1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Pax Silica, Gazze soykırımı ve küresel kapitalizmin krizi
Pax Silica, Gazze soykırımı ve küresel kapitalizmin krizi

Pax Silica, Gazze soykırımı ve küresel kapitalizmin krizi

Gazze, 21. yüzyılın ilk yapay zekâ savaşıydı ve eğer Küresel Trumpizm başarılı olursa, burası geleceği domine etme vizyonunun bir deneme alanı haline gelecektir.

26 Mayıs 2026 Salı 11:33A+A-

William I. Robinson & M. Gürsan Şenalp’in Mondoweiss’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


İsrail’in yüksek yoğunluklu soykırımdan düşük yoğunlukluya doğru kaymasıyla birlikte, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, şimdilik uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze’den başka yöne çevirmiştir. Bu soykırım, 75 yılı aşkın süredir devam eden Siyonist yerleşimci sömürgeciliği, işgal ve apartheidin korkunç bir sonucu olabilir; ancak bunu anlamlandırmak için son on yıllarda Ortadoğu ve küresel politik ekonomide meydana gelen köklü dönüşümleri incelememiz gerekir.

Soykırım dürtüsü, Siyonist projenin her zaman bir parçası olmuştur. Ancak bu dürtü, küresel kapitalizmin çığır açan krizi tarafından harekete geçirilmiştir. Ekim 2023'teki El Aksa Tufanı saldırısı, İsrail'e on yıllardır bekledikleri tarihi fırsatı sunmuştur. Siyonistler hâlâ ulaşılması zor Eretz İsrail’in peşinde koşarken, ABD çok daha geniş kapsamlı bir projeye öncülük ediyor; bu proje, Gazze’yi küresel kapitalizmin ve onun çığır açan krizinin tam merkezine yerleştiriyor. Washington-Tel Aviv ekseninin oyun planında Gazze, küresel kapitalizmin yeni ve daha ölümcül bir aşaması için bir deney alanı haline gelmek üzere. Bu makalede ortaya koymak istediğimiz şey işte bu büyük resimdir.

Küresel kapitalizmin günümüzdeki krizi çok boyutludur. Yapısal olarak bu, aşırı birikim krizidir; bu terim, muazzam miktarda sermayenin (kârın) biriktirildiği, ancak bu sermayenin yeniden yatırım için üretken çıkış yolları bulamadığı bir durumu ifade eder. Bu aşırı birikim krizi, ulus ötesi kapitalistlerin devasa miktardaki artı sermayeyi nereye aktaracaklarını bulmak ve kâr elde etmek için yeni alanlar açmak üzere yağmacı bir arayışa girişmesiyle birlikte, genişleme yönünde yoğun bir baskı oluşturmaktır. Bu şiddetli genişleme, savaş, yerinden edilme ve baskı yoluyla dünya çapında pazarların ve kaynakların ele geçirilmesini içermektedir. ABD devleti ve onun ötesinde, bizim “Küresel Trumpizm” olarak adlandıracağımız şey, bu genişleme dalgasında kontrol dışı kalmış bir araçtır. Küresel Trumpizmin merkezinde Washington-Tel Aviv ekseni yer almaktadır.

İsrail’in soykırımının daha geniş bağlamı, son yarım yüzyılda sermayenin ulus ötesi entegrasyonu ve kapitalist küreselleşmenin yol açtığı küresel sınıf ilişkileri ile iktidar bloklarının radikal yeniden yapılanmasıdır. Batı Asya bölgesinde küreselleşme 1980'lerde başlamış ve 1997'de Orta Doğu Serbest Ticaret Bölgesi'nin (MEFTA) kurulması ile bir dizi ilgili ikili ve çok taraflı bölgesel ve bölge dışı serbest ticaret anlaşmaları, yapısal uyum programları ve IMF denetimindeki kemer sıkma politikalarının ardından 2003'te ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle hız kazanmıştır.

Bu entegrasyon, finans, enerji, yüksek teknoloji, inşaat, altyapı, lüks tüketim, turizm ve diğer hizmetler alanlarında bir dizi ulus ötesi kurumsal ve finansal yatırımı tetikledi. Bu, trilyonlarca dolarlık devlet varlık fonları da dâhil olmak üzere Körfez sermayesini, AB, Kuzey ve Latin Amerika ve Asya'yı da içeren dünyanın dört bir yanından gelen sermayeyle bir araya getirerek, hepsini gelişmekte olan küresel birikim devrelerine ayrılmaz bir şekilde bağladı. Bu şekilde, tüm bölge son yarım yüzyılda ortaya çıkan küresel entegre üretim, finans ve hizmet sistemine dahil olurken, ulusal odaklı Arap burjuvazileri ulus ötesi odaklı burjuvazilere dönüştü.

İsrail, dışlanmaktan çok uzak bir şekilde, 1993’te imzalanan Oslo “barış” anlaşmalarının hemen ardından, İsrailli ve Arap burjuvazilerinin ortak sınıfsal çıkarlar geliştirmeye başlamasıyla birlikte, genişleyen bu bölgesel ve ulus ötesi kapitalist ağlara entegre oldu. 2020'de BAE ve Bahreyn, Fas ve Sudan ile birlikte İbrahim Anlaşmaları'nı imzalayarak Mısır ve Ürdün'e katılarak İsrail ile ilişkilerini normalleştirdi; bu açılım, Körfez yatırım gruplarının İsrail ekonomisine milyarlarca dolar akıtmasına olanak sağladı. Ekim 2023'teki El Aksa saldırısı ve ardından gelen İsrail kuşatması, normalleşmeyi bir kez daha askıya aldı. “Barış Kurulu” (bundan böyle Soykırım Kurulu) etrafında şekillenen yeni ABD-İsrail stratejisi, Arap ve bölgedeki diğer devletleri yeniden İbrahim mimarisine dâhil etmeyi amaçlıyor.

Filistinliler fazlalık insanlık haline geliyor

Yirminci yüzyılın sonlarında küreselleşme hız kazanana kadar, İsrail'in Filistinlilerle ilişkisi, sömürgeci gücün sömürgeleştirilenlerin topraklarını ve kaynaklarını gasp edip ardından emeklerini sömürdüğü klasik sömürgeciliği yansıtıyordu. Ancak Orta Doğu’nun küresel ekonomiye entegrasyonu, kitlesel işçi ve sosyal hareketlerin yayılmasına ve tabandan gelen demokratikleşme baskılarının alevlenmesine katkıda bulundu; bu durum Filistin intifadalarında, Kuzey Afrika’daki işçi hareketinde, artan toplumsal kargaşada ve 2011 Arap Baharı ayaklanmalarında yansıdı.

Filistin intifadaları, İsrail’in Yahudi devletini etnik olarak temizleme çabası ile ucuz, etnik olarak ayrılmış işgücüne duyduğu ihtiyaç arasında karşı karşıya kaldığı tarihsel gerilimi şiddetlendirdi. Ancak 1990’larda başlayan küreselleşme, İsrail’e mülksüzleştirme/aşırı sömürü ile mülksüzleştirme/sürgün arasındaki bu gerilimden, ikincisi lehine bir çıkış yolu sağladı. Kapitalist küreselleşme, Küresel Güney'de devam eden yerinden edilme dalgalarını beraberinde getirdi; bu dalgalar, geniş bir iç ve ulus ötesi göçmen ordusu oluşturdu, yeni bir ulus ötesi işgücü hareketliliği ve işe alım sistemi ortaya çıkardı ve dünyanın dört bir yanındaki egemen grupların, işgücünü zayıflatmak ve kârı maksimize etmek amacıyla işgücü piyasalarını yeniden düzenlemesini mümkün kıldı.

Bu geçici göçmen işgücü sistemi dünya çapında yaygın bir olgu olmakla birlikte, siyasi açıdan sorunlu Filistinli işgücüne duyulan ihtiyacı ortadan kaldırdığı için İsrail için özellikle cazip bir seçenek haline geldi. 2010'lara gelindiğinde, Tayland, Çin, Nepal, Sri Lanka, Hindistan, Doğu Avrupa, Filipinler, Kenya ve diğer yerlerden gelen yüz binlerce göçmen işçi – bazı tahminlere göre 600.000'e kadar – İsrail tarım sektöründe ve giderek artan bir şekilde ekonominin diğer sektörlerinde baskın işgücünü oluşturmaya başladı; bu işçiler, dünyanın her yerinde göçmen işçilerin karşı karşıya kaldığı aşırı sömürü ve ayrımcılığın aynı güvencesiz koşulları altında çalışıyordu.

2023 Hamas saldırısının ardından İsrail, kalan 10.000 Gazze'li Filistinli işçiyi Gazze'ye sınır dışı etti. 2024'ün başlarında, savaşın ortasında bile, binlerce Hintli ve diğer yabancı işçi onların yerini almak üzere İsrail'e akın ediyordu. Böylece Filistinl işçiler, giderek daha da marjinalleşen bir fazlalık nüfus haline geldi. 1993'te, tam da Oslo Anlaşmaları'nın imzalandığı yıl, İsrail “kapatma” politikasını dayattı – işgal altındaki topraklardaki Filistinlileri tecrit etme, etnik temizlik ve yerleşimci sömürgeciliğinde keskin bir tırmanış.

Filistinli işçiler, ucuz işgücünden “fazlalık insanlık” konumuna geçerken, sadece topraklarının ve topraklarının altındaki kaynakların ele geçirilmesinin değil, aynı zamanda Orta Doğu genelinde yeni bir küresel kapitalist genişleme dalgasının da önünde bir engel oluşturdu. Bu şekilde, soykırımcı baskılar artmaya başladı. Soykırım, Siyonist devlet için ve aynı zamanda Gazze ve Batı Şeria'nın kuşatılmasını bir tür ilkel birikim olarak gören, ulus ötesi kapitalist sınıfın en şiddetli ve yağmacı kesimleri için giderek daha cazip bir seçenek haline geldi.

Pax Silica ve Soykırım Kurulu

Soykırım Kurulu’nun daha geniş anlamı artık netleşiyor ve günümüzün dünya çapındaki kargaşasının merkezinde yer alan, ortaya çıkan ulus ötesi sermaye hegemonyası kompleksine ışık tutuyor. Bu üçgen blok, dev teknoloji şirketlerini, ulus ötesi finans sermayesini ve askeri-endüstriyel-baskı kompleksini bir araya getiriyor. Büyük Teknoloji, dijitalleşmiş kapitalizmin tüm ekosistemini kontrol ediyor ve muazzam yapısal gücünü faşist devlet aracılığıyla doğrudan siyasi kontrole dönüştürüyor. Gündemini ilerletmek için blok, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin çöküşüyle ortaya çıkan birkaç hastalıklı siyasi semptomdan biri olan ‘Küresel Trumpizm’e yöneldi.

Yeni dijital teknolojiler ve bunları kontrol eden milyarderler, küresel politik ekonomide radikal bir yeniden yapılanma ve dönüşüm dalgasını tetikliyor. Çoğu merkezi ABD ve Çin'de bulunan önde gelen teknoloji şirketleri, muazzam miktarda artı sermayeyi emerek dünyanın dört bir yanından yatırımcıları çekiyor. Dünyanın en büyük 20 teknoloji şirketinin toplam piyasa değeri 2025 yılında 20 trilyon doları aştı; bu, küresel borsa değerlemesinin yaklaşık beşte birini oluşturuyor.

Bu yeni sermaye kompleksi, dijitalleşen, otomatikleşen ve küresel ekonomi ile topluma içselleştirilen ulus ötesi savaş, toplumsal kontrol, baskı ve gözetim sistemlerine derinlemesine entegre olmuştur. Bu sistemler, birikmiş artı sermayenin boşaltılması için önemli bir çıkış noktası sağlarken, aynı zamanda pazarlara ve kaynaklara erişim imkânı da sunmaktadır. Sermaye bloğu, İsrail’e – teknoloji endüstrisine, savaş makinesine ve soykırımına – yoğun bir şekilde yatırım yapmaktadır. İşgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları konusunda BM özel raportörü Francesca Albanese'nin Temmuz 2025 tarihli “İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine” başlıklı raporunda, İsrail'in savaş ve işgal makinesiyle ortaklık yapan 1.650 ulus ötesi şirketten bahsedilmektedir. Raporda öne çıkarılan 60 şirketin listesi, hegemonik sermaye bloğunun “Kim Kimdir?” rehberi gibidir.

İşte burada, İsrail’in yeni sermaye gücü ekseninde oynadığı kilit rol yatmaktadır. İsrail, dünyanın en büyük üçüncü teknoloji merkezidir. Yüksek teknoloji-askeri-güvenlik-gözetim kompleksine dayalı olarak küreselleşmiş ve bu kompleks de sırayla ulus ötesi finans sermayesinin ağlarına entegre olmuştur. Bir parçası olduğu daha geniş küresel ekonomi gibi, İsrail de sürekli yerel, bölgesel ve küresel şiddet, çatışma ve eşitsizliklerden beslenmektedir. Yeniden inşa ile sonuçlanan sonsuz yıkım döngüleri, sadece silah endüstrisi için değil, mühendislik, inşaat ve ilgili tedarik firmaları, yüksek teknoloji, enerji ve diğer birçok sektör için de kâr elde etmeyi beslemektedir.

İsrail soykırımı ve şimdi onu takip edecek Soykırım Kurulu, ulus ötesi sermaye birikiminin yeni biçimleri için korkunç laboratuvarlar niteliğindedir. ABD Dışişleri Bakanlığı, hegemonik sermaye bloğunun yönlendirdiği yeni küresel düzeni Pax Silica olarak adlandırmıştır. Ortadoğu, Trump'ın Ocak 2026 Dünya Ekonomik Forumu toplantısında kurulan Soykırım Kurulu aracılığıyla pekiştirilecek olan İsrail-Körfez devletleri ittifakına dayanan Pax Silica için bölgesel bir koridor olarak ortaya çıkmıştır.

İsrail, Filistinlilere yönelik baskı politikalarında bu iki alanı birleştirmiş olmasıyla, hem dijital hem de askeri teknolojiler alanında bir devdir. Ekim 2025’te açıklanan Gazze için 20 maddelik “barış” planı, “yatırım çekmeye elverişli modern ve verimli bir yönetim” ve bir “özel ekonomik bölge” kurulmasını da içeren Gazze’nin “yeniden geliştirilmesini” öngörüyordu – bu, Gazze Şeridi’ni ulus ötesi kapitalist yağma ve kontrole açmak için kullanılan basmakalıp bir ifadedir. Sadece Gazze’de değil, tüm Ortadoğu’da beklenen bu yeni yatırım dalgası, önce ateşkes yoluyla Gazze çatışmasının “çözülmesine”, ardından da ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in ifadesiyle “Filistin meselesini ikinci plana atarken, İsrail için Ortadoğu’da daha geniş ittifakların yolunu açacak” olan İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesine bağlıydı.

İsrail, Gazze’de yüksek yoğunluklu soykırımdan düşük yoğunluklu soykırıma geçerken, bu Kurul’un amacı Şeridi gaz ve petrol kaynaklarına, sahil gayrimenkullerine ve turizm potansiyeline açmaktır. Ancak asıl görevi, Gazze’yi kamu-özel sektör güç ekseninin bir merkezi haline getirmektir; bu eksenin etrafında teknoloji ve finans sektörleri, egemen bir kurumsal feodal beyliği kurmak için serbestçe hareket edebilecektir. Şeridi yerle bir etmek son derece kârlı olmuştur. İki yıllık yıkımın ardından şimdi, hegemonik sermaye kompleksinin önderlik ettiği “yeniden inşa” adı altında bir servet patlaması yaşanacak.

Gazze için küresel kapitalist planın gerçek boyutu, 20 maddelik planda değil, ateşkes anlaşmasından önce basına sızan bir ABD hükümeti önerisi olan Gazze Yeniden İnşa, Ekonomik Hızlandırma ve Dönüşüm (GREAT) planında ortaya çıktı. Yüksek teknolojili bir Pax Silica merkezine dair bu ürkütücü vizyon, işte bu belgede ortaya konuyor.

GREAT planı, Filistinlilerin başka bir ülkeye “gönüllü” olarak göç etmesini, yapay zeka destekli bir dizi yüksek teknolojili mega kentin kurulmasını ve İbrahim Anlaşması’na katılacak, tanımlanmamış bir Filistin yönetiminin kurulmasını öngörüyordu. Kalmasına izin verilen Filistinliler, İsrail’in biyometrik gözetimi, kontrol noktaları, satın alımların izlenmesi ve İsrail ile normalleşmeyi teşvik eden Siyonist eğitim programları aracılığıyla sıkı bir şekilde kontrol edilen memurlar, profesyonel ve vasıfsız işçiler olarak görev yapacak ve böylece İsrail’in işgalini ve toplama kampı yönetimini resmileştireceklerdi. GREAT vizyonunda, Gazze Şeridi, “Yeni İbrahim Mimarisi” olarak adlandırılan şeyin hazırlık noktası ve giriş kapısı haline getirilecekti.

Gazze, yirmi birinci yüzyılın ilk yapay zekâ savaşı, algoritmik bir soykırımdı. Küresel Trumpizm istediğini elde ederse, Gazze artık egemen sınıfların teknokratik otoriterlik, kan ve sermaye yoluyla yönetmesi için bir deneme alanı haline gelecektir. Trump'ın Ocak 2026'daki Davos toplantısına davet ettiği 60 ülke arasında, başlangıçta yaklaşık 25 ülke Kurul'a katıldı; bunların arasında Endonezya, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Katar ve BAE vardı. Ne Rusya ne de Çin, Kurul'un kurulmasını onaylayan BM Güvenlik Konseyi kararını veto etmedi. İsrail ve Netanyahu'nun Kurul'a dâhil edilmesi, bu maskaralığın daha alaycı bir şekilde ortaya çıkarılması olamazdı.

Şu anda Washington ile Tahran arasındaki kırılgan ateşkes, müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilememesi nedeniyle hâlâ sallantıda. Bu arada, yalnızca 2025 yılında İsrail, “güvenlik” bahanesiyle Filistin, İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen dâhil olmak üzere altı ülkeye saldırdı. Ayrıca Tunus, Malta ve Yunanistan’ın karasularında Gazze’ye giden insani yardım konvoylarına da saldırılar düzenledi. Şu anda ABD ile birlikte yürüttüğü İran'a karşı savaşın üçüncü ayına girerken, güney Lübnan'ı ikinci bir Gazze'ye dönüştürüyor.

Düşük yoğunluklu soykırımda da herhangi bir azalma olmamıştır; aksine, İsrail yüksek yoğunluklu saldırılara geri dönmekle tehdit etmektedir. Aslında Gazze'ye yönelik saldırılar, İran ateşkesinden bu yana %35 oranında artmıştır. Mevcut bölgesel çatışmanın sonucunu tahmin etmenin bir yolu yok, ancak küresel kapitalist sistem patlayıcı çelişkilerinin ağırlığı altında çatlamaya devam ederken, şüphesiz ki tüm bölgesel ve küresel manzara şimdiden kökten yeniden şekilleniyor. İran'a karşı savaş ve İsrail'in Lübnan'a saldırısı, Gazze soykırımının siyasi hedeflerini ve dinamiklerini bölge geneline yayıyor. Bu arada Filistinliler, bir asırdan fazladır yaptıkları gibi direnmeye devam edeceklerdir.

 

*William I. Robinson, Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara Kampüsü’nde sosyoloji, küresel çalışmalar ve Latin Amerika çalışmaları alanında seçkin profesördür. “We Will Not Be Silenced: The Academic Repression of Israel’s Critics” (2018) adlı kitabın ortak editörüdür. En son kitabı “Epochal Crisis: The Exhaustion of Global Capitalism” (2025) adını taşımaktadır.

**M. Gürsan Şenalp, Türkiye’deki Atılım Üniversitesi’nde ekonomi doçenti olan, küresel politik ekonomi üzerine araştırmalar yapmakta ve ders vermektedir.

HABERE YORUM KAT