1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Pasaportlar, hapishaneler, Filistin ve Pakistan’ın resmi siyonizm karşıtlığı!
Pasaportlar, hapishaneler, Filistin ve Pakistan’ın resmi siyonizm karşıtlığı!

Pasaportlar, hapishaneler, Filistin ve Pakistan’ın resmi siyonizm karşıtlığı!

Pakistan’ın yönetici eliti, Filistin’i şiirsel bir metafor olarak kullanır, ancak politikada onu terk eder. Konuşmalarında Gazze için yas tutarken, Gazze’nin yıkımını diplomatik olarak yönetilebilir kılan ilişkileri sürdürür.

05 Haziran 2026 Cuma 10:00A+A-

Prof. Junaid S. Ahmad’ın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


İslamabad’da, pahalı otel kâğıtlarına basılıp diplomatik bir kahve eşliğinde, ücretsiz belirsizlikle servis edilmesi gereken ve en altında “gerçeklik izleri içerebilir” şeklinde küçük bir uyarı bulunan bir tür analiz vardır. Middle East Eye’da yakın zamanda yayınlanan “Pakistan Neden İbrahim Anlaşmalarına Katılmayı Reddedecek?” başlıklı yazı, bu türe muhteşem bir şekilde uymaktadır:

Bu yazı, elitlerin koreografisini ülkenin gerçek siyaseti, pasaport yazıları anti-emperyalizm, GHQ, Başbakanlık Konutu ve Serena Oteli lobisi arasında yapılan konuşmaları ise 240 milyonluk bir ülkenin nabzı olarak yanlış yorumluyor.

Bu bir analiz değil. Jeopolitik iç görü kılığına girmiş elit dedikodusu.

Pasaport bir devrim değildir

Evet, Pakistan pasaportları İsrail’i hariç tutuyor. Evet, Pakistan Siyonist devleti resmi olarak tanımadı. Evet, bu önemli. Ancak bunu Pakistan’ın benzersiz ahlaki istisnacılığının kanıtı olarak şişirmek bilgeliğin değil; seyahat belgesi mistisizmidir.

Yaklaşık kırk kadar Müslüman çoğunluklu devlet de İsrail’i tanımamaktadır. Pakistan, Arap ihanetlerinin denizine karşı kahramanca direnen tek başına bir anti-Siyonist fener değildir. O, İsrail’i koruyan emperyal mimariye derin bir şekilde iç içe geçmiş olmasına rağmen resmi olarak İsrail’i tanımayan birçok devletten sadece biridir.

Asıl mesele, İslamabad’da bir İsrail büyükelçiliğinin bulunup bulunmadığı değildir. Asıl soru, Pakistan’ın iktidar düzeninin, Siyonist üstünlüğü mümkün kılan bölgesel sisteme – Amerikan askeri gücü, Körfez otoriterliği, gözetleme işbirliği, borç bağımlılığı, komprador elitler ve halk siyasetinin sistematik olarak boğulması – maddi olarak karşı çıkıp çıkmadığıdır.

Bu açıdan bakıldığında, devletin sicili ‘ilkesel bir reddetme’ değildir. Dışişleri Bakanlığı mührü taşıyan cilalı bir ikiyüzlülüktür.

Sivil toplum, görünüşe göre yakınlarda görüldü

MEE makalesinin en çekici hayali, normalleşmeyi engelleyen Pakistan’ın “canlı ve çekişmeli” siyasi manzarasını betimlemesidir. Bu iyimserliğe hayranlık duyulur. Aynı zamanda, yazarın son zamanlarda Filistin bayrağını sallamaya, Gazze protestosu düzenlemeye, İmran Khan’ı savunmaya, askeri kurumu eleştirmeye ya da Pakistan’ın dış politikası hakkında uzaktan da olsa dürüst bir şey söylemeye çalışıp çalışmadığını merak ederiz; tabii ki isyancı adayı muamelesi görmeden.

Küçük Filistin protestoları, genellikle silahlı ayaklanmalara ayrılan ciddiyet ve panikle bastırıldı. Pakistan’ın Filistin dayanışması konusunda en tutarlı ve cesur isimlerinden biri olan Senatör Mushtaq Ahmad Khan, saygın analistlerle dolu konferans salonlarının tamamından daha fazla ahlaki netlik sergiledi. Yine de bir şekilde, Pakistan’ın parlamentonun, medyanın, sivil toplumun ve kamuoyunun hep birlikte dış politikayı görkemli bir şekilde şekillendirdiği, gelişen bir demokratik pazar olduğuna inanmamız isteniyor.

Eğer bu canlılıksa, felç durumuna bir özür borçluyuz.

Elitler halk değildir

Pakistan halkının anti-Siyonizm konusunda derslere ihtiyacı hiç olmamıştır. Onlar nesiller boyu Filistin’in işgaline içgüdüsel, ahlaki, dini ve siyasi olarak karşı çıkmışlardır. Aynı içgüdüyle ülkelerindeki otoriter yönetime de karşı çıkmışlardır. İşte bu bağlantı, iktidara yakın analizlerin koparmak için bu kadar çaba sarf ettiği şeydir.

Pakistan’ın yönetici eliti, Filistin’i şiirsel bir metafor olarak kullanır, ancak politikada onu terk eder. Konuşmalarında Gazze için yas tutarken, Gazze’nin yıkımını diplomatik olarak yönetilebilir kılan ilişkileri sürdürür. İsrail’i kınarken, para, tanınma, silah, kredi, istihdam kanalları ve rejimin hayatta kalması için Washington, Riyad, Abu Dabi ve daha geniş imparatorluk çevresine bağımlıdır.

Bu anti-Siyonizm değildir. Anti-Siyonist bir imaj oluşturma çabasıdır. Bu, imparatorluktan çok kendi halkından korkan bir devlet için dekoratif bir süs olarak Filistin'dir.

İmran Khan istisnası

Pakistan ve normalleşme üzerine yapılacak herhangi bir ciddi tartışma, MEE makalesinin nazikçe üstü kapalı bir şekilde değindiği bir gerçekle yüzleşmek zorundadır: 2020'de olanlar. İmran Khan, Pakistan'ı İsrail'i tanıma veya normalleşme yönünde ilerletmesi için askeri kurumlardan, Washington'dan ve Körfez başkentlerinden muazzam bir baskı gördü. O reddetti.

Daha da önemlisi, gerçek gücünün nerede yattığını anlamıştı: Rawalpindi’nin izninde değil, Washington’un onayında değil, Körfez’in himayesinde değil, Pakistan halkının ezici ahlaki duygusunda.

Bu reddi bir dipnot değildi. Bu, en temel siyasi gerçekti. Khan’ın tutumu, Pakistan’da Filistin meselesinin sadece bir dış politika dosyası olmadığını açıkça ortaya koydu. Bu, halkın ahlaki bir sınır çizgisidir. Bugün hapiste olması, çelişkiyi daha da keskinleştiriyor: normalleşmeye direnen adam bir hücrede otururken, Siyonizm’e karşı esneklik isteyen siste şimdi Filistin’i devletin ikiyüzlülüğünün kutsal sözlüğünde tekrarlıyor.

Yolun aşağısındaki hapishane, kahve eşliğinde alıntılanan isimsiz herhangi bir yetkiliden daha fazla bilgi veriyor bize Pakistan’ın Filistin politikası hakkında.

İbrahim Anlaşmaları: Siyasi makyaj

Trump’ın Pakistan ve diğer ülkelerin İbrahim Anlaşmaları’na katılmasını talep etmesi, stratejik bir deha olarak algılanmamalıdır. Trumpizm bir doktrin değildir; anlaşma yapma kisvesi altında gizlenmiş ve seçim kampanyası mikrofonlarından haykırılan emperyalist bir dürtüdür.

Bir gün bir anlaşmaya işaret eder. Ertesi gün ise Müslüman ülkelerin normalleşmeye katılmasını talep ederek Siyonist lobiye retorik bir kemik atar. Bu talep, çoğu zaman gerçekçi bir beklenti olmaktan çok siyasi bir tiyatro işlevi görür: Müslüman rejimler teatral bir şekilde reddeder, ucuz iç meşruiyet kazanır ve başka kanallardan aynı emperyal düzene hizmet etmeye devam eder.

Bu, bölgesel siyasetteki en eski numaradır: sembolü reddet, yapıyı koru. Büyükelçiliği reddet, bağımlılığı sürdür. Tel Aviv’i kınayın, Washington’a itaat edin. Filistin’den bahsedin, Pakistanlıları disipline edin. Yurtdışında bayrağı sallayın, yurtiçinde vatandaşı kırın geçirin.

Demokrasi olmadan siyonizm karşıtlığı bir tiyatrodur

MEE makalesinin ölümcül zayıflığı, Pakistan’ın İsrail’i tanımayı reddetmesini, çok daha karanlık bir sorgulamanın giriş cümlesi olarak değil, siyasi erdemin kanıtı olarak ele almasıdır. Pakistan, kendi ülkesinde aynı egemenlik dilini yeniden üretirken Siyonizme anlamlı bir şekilde karşı çıkamaz: güvenlikleştirme, baskı, seçkinlerin cezasızlığı, kontrol altındaki medya, hapsedilmiş muhalifler, ortadan kaybolan aktivistler ve halkın inisiyatifinden duyulan korku.

Siyonizm, Filistinlilerin siyasi inisiyatifinden korkar. Pakistan'ın iktidar kesimi ise Pakistanlıların siyasi inisiyatifinden korkar. Bağlamlar farklı olsa da, içgüdü rahatsız edici bir zarafetle birbirine benziyor: halkı kontrol etmek, direnişi suç saymak, meşruiyeti tekelleştirmek, muhalefeti kargaşa olarak nitelemek ve tüm bu düzeni istikrar olarak pazarlamak.

Yani evet, Pakistan muhtemelen İbrahim Anlaşmalarına katılmayı reddedecektir. Ancak bunun nedeni, yöneticilerinin Filistin'in kahramanca koruyucuları olması değildir. Reddedecekler çünkü tanıma, siyasi açıdan hâlâ çok hassas bir konudur. Bunu halk bu hale getirmiştir. Trajedi ise, Filistin'i savunan aynı insanların kendi cumhuriyetlerinde egemenlik haklarından mahrum bırakılmalarıdır.

İşte bu yüzden Serena Oteli’nin anti-Siyonizm teorisi çöküyor. Devletin sesini duyuyor ve ona toplum diyor. İktidarla röportaj yapıyor ve yankıyı sokak sesiyle karıştırıyor. Pakistan’ın pasaportunu görüyor ama Pakistan’ın hapishanesini görmüyor. Resmi olarak tanınmama durumunu fark ediyor ama yapısal işbirliğini görmezden geliyor.

Pakistan halkı Filistin’i seçti. Yöneticileri ise idareyi, bağımlılığı ve korkuyu seçti. Ve devlet, kendi vatandaşlarını kontrol altına alınması gereken bir güvenlik sorunu olarak görmeyi bırakana kadar, anti-Siyonizmin her resmi gösterisi, çok sık olduğu gibi, hapishane parmaklıklarının arkasından sallanan bir bayrak, gardiyanlar tarafından verilen bir vaaz, boyun eğme mimarisinin içinden yapılan bir dayanışma bildirisi olarak kalacaktır.

O halde mesele, Pakistan’ın İsrail’i tanıyıp tanımayacağı değildir. Daha derin soru, Pakistan’ın kendi halkını tanıyıp tanımayacağıdır.

 

*Prof. Junaid S. Ahmad, Hukuk, Din ve Küresel Siyaset dersleri vermektedir ve Pakistan’ın İslamabad kentinde bulunan İslam ve Dekolonizasyon Araştırma Merkezi’nin (CSID) direktörüdür. Kendisi, Adil Bir Dünya için Uluslararası Hareket, Nekbe’den Kurtuluş Hareketi ve İnsanlığı ve Dünya Gezegenini Kurtarma Hareketi’nin üyesidir.

HABERE YORUM KAT