1. HABERLER

  2. İSLAM DÜNYASI

  3. PAKİSTAN

  4. Pakistan’da Ordu ve Siyaset İlişkisi
Pakistan’da Ordu ve Siyaset İlişkisi

Pakistan’da Ordu ve Siyaset İlişkisi

Pakistan’da haftalar süren spekülasyonların ardından ordunun üst kademesine atamalar yapıldı.

29 Kasım 2016 Salı 20:30A+A-

Ömer Aslan / Anadolu Ajansı

Pakistan’da haftalar süren spekülasyonların ardından Tümgeneral Kamar Cavid Bacva, Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı olarak atandı. Aktif ve gerçek gücün Silahlı Kuvvetler Komutanında olduğu sistemde Tümgeneral Zübeyir Hayat da rütbesi yükseltilerek Genelkurmay Başkanlığına atandı. 

Obama dönemi Savunma Bakanlarından Robert Gates’in anılarında belirttiği gibi ‘Pakistan’da gerçek gücün sahibi’ olan ordu, her ne kadar rutin şekilde siyasete müdahil olsa da 1999 yılından bu yana yönetimi eline almadı. Aksine 2013 yılında ülke tarihinde ilk defa seçilmiş bir hükümet görev süresini tamamladı. ‘Pakistan’ın en sevilen adamı’ olarak nitelenen General Rahil Şerif’in emekliliği sonrası yeni ordu komutanını terörle mücadele, Taliban’la müzakereler ve Afganistan, Hindistan, Çin ve ABD ile ilişkiler başlıklarıyla yoğun bir gündem bekliyor.

Ordunun devleti

Pakistan Ekim 1958’de üç hafta arayla meydana gelen iki darbeden günümüze dek beş askeri darbe geçirdi ve demokrasi tarihinin büyük bir kısmında askeri yönetimler hakim oldu. Ülkenin kuruluşundaki gelişmeler -özellikle güçlü sivil liderler olarak Cinnah ve Liyakat Ali Han’ın vefatı ve sonrasında devamlı istikrarsızlık- orduyu tek bütüncül ve en güçlü siyasi aktör olarak bıraktı.

Siyasi istikrarsızlık ve dizginlenemeyen entrikalar ortasında Genel-Vali Gulam Muhammed, Eyüp Han’ın da işbirliğiyle 7 Ekim 1958’de sıkıyönetim ilan etti, daha sonra yönetime el koyduğunu açıkladı. Ancak bu iki-başlılık çok uzun sürmedi ve sıkıyönetim ilanından sonra icra gücünü elinde bulunduran Eyüp Han, anlaşıldığı kadarıyla Muhammed’in telefonlarını dinleyen ordusu eliyle aynı ay içerisinde Muhammed’i görevden aldı ve yönetime el koydu. Pakistan ordusu bu darbelerden daha önce ekonomi gibi alanlara sızmaya başlamıştı ancak ülke siyasetine müdahalesi darbeden sonra kalıcı hale geldi.

Her askeri müdahale Pakistan ordusunu ekonomiden kamu yönetimine kadar sisteme daha fazla angaje etti. Zülfikar Ali Butto dönemi kısmen hariç tutulacak olursa, bu durum neredeyse Soğuk Savaşın tamamında devam etti. Ordu, 1971’de Devlet Başkanı, 1973 seçimlerinde Başbakan olan Zülfikar Ali Butto’nun ilk döneminde sessiz kalmayı tercih ettiyse de 1977 yılında Ziya ül-Hak liderliğinde Butto’yu devirdi. Ordunun içerisinden çıkıp askeri müdahaleyle yönetimi ele geçiren ve kendi yönetimlerinin tek rakiplerinin siyasetçiler değil “ordu” olduğunu bilen askeri liderler Pakistan ordusunun siyasi rolünü beslediler. Ordu, Devlet Başkanı Ziya ül-Hak’ın 1988’de uçak kazasında ölmesinden sonra da ülke siyasetinde güçlü olmaya, hükümetler oluşturup hükümet devirmeye devam etti.

ABD, ordu üzerinden ilişki kurdu

Pakistan’ın eski Dışişleri Bakanlarından Hina Rabbani Kar’ın (2011-2013) da dediği gibi, ABD birçok başka ülkede yaptığı gibi, Soğuk Savaş boyunca ve ardından Pakistan’da işlerini orduyla görmeyi tercih etti. Birçok ülkede ordular sivillere göre daha anti-komünistlerdi ve serbest seçimlerin yol açabileceği sürprizlere karşı güvenlik sibobuydular. Pakistan’ı ziyarete gelen üst düzey ABD’li heyetler, önce Karaçi’ye, başkent İslamabad’a taşındıktan sonra ise Genelkurmay Başkanlığının yer aldığı Ravalpindiyi de ziyaret etmeyi adet haline getirmişlerdi.

Kimin ordu komutanı seçildiği de bu bakımdan ABD hükümetleri için oldukça önemliydi. 1990’ların başlarıyla beraber Pakistan ordusunda İslamcı generallerin yükselmesinden endişe duyan ABD makamları, özellikle Saddam’ın Kuveyt’i işgaline destek veren ve İran’a yakın duran Ordu Komutanı General Mirza Aslam Bey’den (1988-1991) büyük rahatsızlık duymuştu. Öyle ki, o dönem yine Başbakan olan Navaz Şerif, Pakistan Devlet Başkanı ve birkaç generalin de desteğiyle ve Amerika’nın da uygun gördüğü General Asıf Navaz’ın bir sonraki Genelkurmay Başkanı olacağını, teamüllerde pek de yeri olmayan bir biçimde Aslam Bey’in emekliliğinden tam iki ay önce açıkladı. Genelkurmay Başkanlığına aday olan diğer isim Hamid Gül’dü ve General Bey’in isteği de görevi ona devretmekti. Ama Amerikanın İslamabad Büyükelçisi Robert Oakley, Gül’ü ‘Saddam Gül’ olarak adlandırmıştı. Ordu Komutanı olan Asif Navaz ise daha Genelkurmay Başkanı olarak atanmadan, General Bey’in ağırladığı üst düzey İranlı ziyaretçilere Bey’in ‘topal ördek’ olduğunu ve onun yerini aldığında döneminde yapılan tüm faaliyetleri ve verilen sözleri gözden geçireceğini söylemişti.

Pakistan Cumhurbaşkanı Faruk Legari (1993-1997) Zülfikar Ali Butto’nun ABD’de okuyan ve ülkeye döndüğünde ABD büyükelçiliğince desteklenen Benazir Butto’yu ordunun talebi üzerine Kasım 1996’da görevden azletti. Ancak son kararı vermeden önce eski Dışişleri Bakanı Sahipzade Yakup Han ve Ziya ül-Hak’ın Kurmay Başkanı Seyyid Refakat Han, ABD’nin İslamabad Büyükelçisi Tomas Simons’u ziyaret ettiler ve kahve içerken ABD’nin Butto’yu ne kadar önemsediğini ve azledilmesi halinde büyük tepki verip vermeyeceğini anlamaya çalıştılar. Simons, yıllar sonra verdiği bir röportajda ziyaretin sebebini sonradan anladığını ve Butto’ya yönelik plan kendisine söylendiğindeki aldırmaz tepkisiyle verdiği sinyalin ‘istem dışı’ olduğu iddia eder. Bu anekdotlar, ABD’nin İslamabad büyükelçisinin Pakistan siyasetindeki önemine işaret eder.

1999’da Başbakan Navaz Şerif’e darbe yaparak yönetime ele koyan Pervez Müşerref, 11 Eylül saldırılarıyla ABD desteğini yanına alsa da, ABD’nin Afganistan’ı işgali sonrasında Amerikan piyonu gibi görünmesi yönetiminin meşruiyetini azalttı. Müşerref orduyu siyasete daha da angaje etti; askerler sokakta dükkan dükkan gezerek ödenmeyen vergileri toplamaya çalıştı ancak bu halkın askere olan tepkisini arttırdı. Devlet Başkanı Müşerref, üniversitelere emekli generalleri rektör olarak atadı. Ordunun zaten fazla olan siyasi gücünü daha da arttırdı. Ancak ordunun siyasete dahlini öylesine barizleştirdi ki politikası geri tepti. Müşerref’in 2008 yılında çekilmesinden sonra Ordu Komutanı olan General Eşfak Kayani döneminde emekli generallerin üniversite yönetimlerinden çekilmesi sağlandı. Ancak General Kayani de görev süresinin 3 yıl uzatılması nedeniyle popülerliğini yitirdi. ABD’nin Güney Asya politikalarını en yakından ve en üst düzeyde takip eden Bruce Riedel’e göre, General Kayani’nin görev süresinin uzatılmasını sağlayan da perde arkasından çalışan Washington yönetimiydi. Her ne olursa olsun, Müşerref döneminde yapılan yanlışlar ve ordunun sonradan kurumsal olarak pişman olduğu işlere sürüklenmiş olması, Pakistan ordusunun açık askeri darbelerden yüz çevirmesi sonucunu da doğurdu.

General Şerif dönemi

Geçen yıl Pakistan’da görüşme fırsatı bulduğumuz emekli generaller ve diplomatlar, Pakistan ordusunun halen çok güçlü olduğunu, Ordu Komutanı Rahil Şerif’in yönetimi devralmak istemesi halinde bunun serçe parmağını oynatmasına bağlı olduğunu söylemişlerdi. Ancak ordunun Müşerref döneminden dersini aldığını ve Pakistan’ın dertlerini onların bile çözemeyeceğini çok iyi anladıklarını not ediyorlardı. Ordu askeri yönetimle işleri devralması halinde ilk dönemde büyük sevgi ve saygı göreceğini ancak orta ve uzun vadede sorunlar çözülemediğinde yine halkın öfkesine hedef olacağını çok iyi gördü. Kısacası, ordu son dönemde müdahale etme imkanı kalmadığı için, darbe yapmak istemediği için darbe yapmadı. General Rahil Şerif döneminde de ordu, Ziya ül-Hak’ın ölümünden bu yana hakim olduğu otonom alanlarında kontrolünü sürdürdü.

2014’te bir anda Pakistan’da beliren ‘alim’ Tahir ül-Kadri’nin, Pakistan Adalet Hareket partisi lideri İmran Han ile birlikte başını çektiği protestolar İslamabad’ı felç ettiğinde de devreye General Şerif girmiş, taraflar arasında arabulucu olarak hükümeti felç eden eylemlere son verdirmişti. Pakistan ordusu bu dönemde de Afgan politikasını belirledi ve Hindistan’la gerilen ilişkileri kontrolü altında tuttu. Tüm ulusal güvenlik konularında kamu diplomasisini ordu yürüttü. Peşaver’de orduya ait bir okula yapılan Taliban saldırısı sonrasında olduğu gibi ‘Ulusal Eylem Planı’ ismiyle terörle mücadele politikasını Navaz Şerif hükümetine dayattı ve bazı yasaların çıkması geciktiğinde hükümeti uyardı. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ismiyle anılan Çin’in Pakistan’a yönelik devasa ölçekteki stratejik yatırım planını sahiplendi.

Yeni komutan, yeni dönem?

Pakistan’da sivil yöneticilerin belli umutlarla komuta kademesini atadığı ancak bu umutların boşa çıktığı çok sayıda örnek var. Zülfikar Ali Butto’nun olası generaller arasında kıdem bakımından en altta yer almasına rağmen ordu içerisinde kimse tarafından tanınmadığı ve çok pasif durduğu için itaatkar olur umuduyla 1976 yılında Ordu Komutanı olarak atadığı Ziya ül-Hak tarafından devrilmesi ve darağacına gönderilmesi ise büyük bir ironiydi.

Bu açıdan Butto yıllar önce Genel Vali Gulam Muhammed'in ‘müteşekkir olur ve itaat eder’ umuduyla seçtiği Eyüp Han’ı atarken yaptığı hatayı tekrarlamıştı. Yıllar sonra Navaz Şerif, ordu komutanlığı için olası adaylar arasında kıdem sıralamasında en altta yer alan Kamar Cavid Bacva’yı atamayı uygun gördü. Şerif hükümetinin yeni Ordu Komutanı Bacva’yı düşük profilde olduğu için atadığına dair iddialar ortaya atıldı. Ordunun kurumsal olarak bu kadar güçlü olduğu Pakistan’da, bunun pek olası olmadığı ortadadır. Ayrıca Bacva’nın bir general olarak silahlı kuvvetler bünyesinde ciddi bir itibarının olduğu görülüyor. Ayrıca, Pakistan-Hindistan sınırında yıllarca komutanlık yapmış olması da itibarını ve kendisine olan güveni arttırıyor.

Bacva ile ilgili göze çarpan bir başka husus kendisinin ABD’de eğitim almış olması ve Kongo’da uluslararası barış gücüne komutanlık etmesi. Bu bakımdan ABD askeri çevrelerinden son dönemde sıkça bahsedilen ‘Pakistan ordusunun kayıp Amerikan nesline' dahil değil. Bu çevrelerde özellikle 1990’lı yılların başlarında Pakistan’a uygulanan bazı yaptırımlardan ötürü yeteri kadar Pakistanlı subayın ABD’de eğitim alamadığı, dolayısıyla Pakistan ordusunun eskiden olduğu kadar iyi tanınmadığı söylenmekteydi. Ne Ordu Komutanı Bacva ne de yine Batı’da askeri eğitim almış olan Zübeyir Hayat bu ‘kayıp nesle’ ait değiller.

ABD-Pakistan ilişkilerinin geleceği

Ancak son dönemde çok gerilmiş olan ABD-Pakistan ilişkilerindeki hayal kırıklığının devam etmesini bekleyebiliriz. ABD, parası uzun zaman önce ödenmiş olmasına rağmen Pakistan’a 1980’lerin ortalarında söz verdiği F-16 savaş uçaklarını hala teslim etmedi ve ödenen parayı da iade etmeyi reddetti. Clinton ve Obama yönetimleriyle bariz şekilde gelişen ABD-Hindistan ilişkilerinin Trump yönetiminde de devam edeceği görülüyor. 

Trump yönetiminde Hindistan yanlısı tutumu törpüleyebilecek tek faktör, Afganistan’da ABD birliklerine komuta etmiş emekli General Petraeus gibi ABD’li komutanların yeni yönetimde önemli mevkilere gelmesi olacak. Trump yönetiminde adı dışişleri bakanları adayları arasında zikredilen Petraeus, son olarak, yaygın kanaatin aksine Pakistan istihbarat örgütünün Taliban teröristlerini desteklediği iddiasının doğru olmadığını söylemişti. Petraeus’un sözleri Pakistan’da çok olumlu yankılandı. Obama döneminde Pakistan-ABD ilişkilerinin önündeki en büyük engellerden birisi de Amerikan Kongresiydi. O dönem Savunma Bakanı olan Robert Gates bu durumu anılarında, ‘Pakistan’a askeri ve ekonomik yardım için bir paket hazırlamıştık ancak Kongredeki aptallar buna engel oldu’ diyerek anlatır.

Zayıf siyaset, yoğun gündem

Diğer yandan ABD ile ilişkiler nasıl gelişirse gelişsin, Pakistan kendisini Çin çapasına teslim etmiş durumda. Önümüzdeki yıllarda Pakistan’a 46 milyar dolar yatırım yapmayı planlayan Çin’le stratejik ortaklık devlet politikası haline geldi. Pakistan’da günlük hayatı durma noktasına getiren ve ekonomiye zarar veren sürekli elektrik kesintilerinin bu şekilde halledileceğine inanılıyor.

Soğuk Savaş döneminden kalma altyapı (köprüler, yollar, barajlar) Çin yatırımlarıyla yenileniyor ve yenileri yapılıyor. Birkaç hafta önce Pakistan’ın güneyindeki Gvadar limanı Çin yatırımıyla aktif hale geldi ve ilk sevkiyat devlet töreniyle yapıldı. Pakistan ordusunun ülkenin farklı yerlerinde (Karaçi’den Belucistan’a kadar) yürüttüğü terörle mücadelenin amacı ülkeyi Çin yatırımları için güvenli bir yer haline getirmek. Bu da demek oluyor ki ordu da kendisini bu politikaya adamış durumda. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler veya Çin’in Pakistan’a herhangi bir yatırım planı veya askeri eğitim talebini kendisine ve hür dünyaya tehdit olarak gören ABD’de Obama yönetimi Çin’in Pakistan'daki varlığını şimdiye dek sessizce karşıladı.

Hiç şüphesiz yeni Ordu Komutanı’nın gündeminde Afganistan’la gerilen ilişkiler ve ABD’nin de Afganistan’ı istikrara kavuşturmak adına bugüne kadar desteklediği Taliban’la uzlaşı çabaları en önemli maddelerden olacaktır. Henüz kayda değer mesafe alınamayan görüşmelere Afgan Talibanı’nın da anlamlı şekilde katılması için Pakistan’ın, özellikle de ordu kontrolündeki Pakistan İstihbarat Servisinin eline bakılıyor. Pakistan ise henüz bu konuda ciddi bir mesafe alabilmiş değil. 

Pakistanlı Emekli Amiral Arşad Gilani’nin Soğuk Savaş sona ererken “güce sahip olan hiç kimsenin gücünden vazgeçmek istemeyeceğini kabul edelim. Eğer [Butto’nun partisi] PPP [aslında tüm siyasi partiler] gücünü muhafaza etmek istiyorlarsa yönetme konusunda ordudan daha iyi olduklarını ispatlamaları gerekir” demişti ancak Şerif ailesinin de adının karıştığı Panama belgeleri siyasete zaten az olan güveni büyük ölçüde sarstı. Muhalefetin en güçlü ismi olarak görünen eski kriketçi İmran Han ise eylemlerle hükümeti felç etmek ve ordu müdahalesine zemin hazırlamayı amaçlayan bir siyaset izliyor. İmran Han 2014 yılında ortaya çıkan protesto eylemleri sırasında Pakistan ordusunu bir hakeme benzetmiş ve hakemin her an elini kaldırabileceğini söylemişti. Hakem yani ordu elini kaldırdığında Şerif hükümetinin işi bitmiş olacaktı. 

Kısacası, Pakistan’da sivil siyasetin elinin güçlendiği ve başta Afganistan ve Hindistan’la ilişkiler gibi belirli konu başlıklarında ipleri eline aldığı bir durum kısa vadede olası görünmüyor. Ordu ise istikrarsız, kırılgan, Afganistan’ın geleceği nedeniyle büyük bir belirsizliğin yaşandığı; Hindistan ve Amerika arasındaki stratejik ortaklığın derinleştiği ve ülke içinde terör şebekelerinin bulunduğu bir ortamda milli ve siyasete müdahil en güçlü kurum olarak varlığını sürdürmeye devam edecek gibi duruyor. 

 

HABERE YORUM KAT