‘Onların ‘kalb'leri seninle, kılıçları sana karşı!.'
'Düştü Huseyn atından, sahra'y-ı Kerbelâ'ya..
Cibril, var git, haber ver, Resul-i kibriyâ'ya..'
Dün, Hicrî -Qamerî takvimin Muharrem 'Onuncu Günü' ve de İslam takviminin 1448'inci yılının ilk ayı olan Muharrem'in 10'uncu günü idi.
Bazı Müslüman kitleler dün için özel anma âyinleri ve merasimleri tertipleyip gözyaşı yılının dökerek, 1400 yıl öncelere aid bir mücadele karşılarında yeniden cereyan ediyormuş gibi saflarını belirliyorlar ve bir kısım kitleleri ise, o 'Âşûrâ ' gününün ne olduğundan bile haberiz gözüküyorlar ve hattâ o gün şerefine yapılan 'âşure' tadlılarını kaşıklıyorlardı. Halbuki o günden haber veren bazı hadis rivayetleri asırlarca, nesilden nesile aktarılıp durmuştu..
O '10'. Gün'e de, eğer kelimelerin taşıdığı özel bir mâna olmasaydı, 'günlerden bir gün idi..' denilebilirdi.. Ama, 354 günlük ay yılını esas alan ve Hz. Peygamber (S)'in, Mekke müşriklerinin baskıları üzerine, Mekke'den, (o zamanki ismiyle) Yesrib'e (Medine'ye) Hicret etmesini esas alan Hicrî- Qamerî takvimden söz ediyoruz..
Kelime mânası itibariyle, 'onuncu' demek olsa da, 'Muharrem ayının 10'ncu günü için kullanılan 'Âşurâ Günü' denilince, bütün Müslüman halkların inanç sistemlerinde, kültür ve tarihe bakışında, bambaşka bir tablo çıkmaktadır karşımıza..
Hattâ, kabul edelim ki, o farklı bakış ve yaklaşımlarından dolayı İslam Milleti'nin kitleleri arasında, gizli veya açık bir soğukluk ve hattâ kırgınlık oluşmuştur, 1400 yıldır..
Bu yüzden, kitleler arasında asırlardır dilden dile, nesilden nesile anlatılagelen o yaklaşım farklılıklarına, gerçek olup olmadığının tesbiti son derece zor olan bir takım 'rivayet'ler de eklenmiş, ayrı bir hava oluşmuştur.
Hattâ o kadar ki, Arabça'da '10' demek olan 'aşere' kelimesi bile, o mânasından uzaklaşmışçasına, İslam tarihinde, 'Hicret-i Nebevî'nin 61. Yılında gerçekleşen bir büyük faciayı anlatmak için, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiğinden; İslam kültür ve tarihinde, 'Aşûrâ' olarak yer alan bu kelime, acılı, yürek yaralayıcı bir faciaya mahsus bir ıstılah'a, özel bir terime dönüşmüş olup, asırlardır, etkisinden bir eksilme meydana gelmeksizin devam etmektedir.
Keza, Hak ve Bâtıl mefhumları, zamanla ve mekânla sınırlı değildir. Çünkü, mükevvenât, (yaratılmışlar âlemi), 'âlem-i ezdad'dır', (her şey zıddıyla kaimdir); yani, 'zıddı olmayan, sadece Allah'u Teâlâ'dır; Allah'u Teâlâ'nın zıddı yoktur; ezelîyyet ve ebedîyyet, (öncesizlik ve sonrasızlık) zatî sıfatlardandır..
*
Konu derin, netâmeli ve bugün de acı veren bir facia etrafında şekillenen bir ümmet dâvası ve tarih safhasıdır.
Netâmeli oluşunun temelinde, konunun bugün Müslümanların Sünnîlik, Şiîlik veya Alevîlik terimlerine göre ayrışmasının da konusudur.
Sünnîlik, Hz. Peygamber (S)'in Kur'an hükümlerini ve 'sünnet'ini, söz ve hareketlerini, İslam'ı bu aslî çerçeveye göre İslam Milleti'nin birliğini korumak ve geliştirmekteki söz ve davranışlarını esas alır.
Şiîlik ise, Müslümanlar arasında özellikle de yönetim konusunda ortaya çıkan ihtilaflarda, Kur'an'ın yorumunu ve Hz. Peygamber'(S)in 'Sünnet'ini, yani söz, amel ve davranışlarını kabullenmek iddia veya inancına dayanır. Yani, Ahzâb Sûresi, 33. âyette belirtilen ve 'Ehl-i Beyt'in 'tathîr' kılındığı ve günahlardan arındırıldığı, 'Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden , günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor' mealindeki hükmü esas alan yorumlara..
Ki, bu âyetin hükmünden genelde anlaşılan, Hz.Peygamber (S)'in eşleri, çocukları ve kızı Fatima ve damadı Hz. Ali'nin oğulları Hasan ve Huseyn ve de Hz. Huseyn neslinden diğer 9 İmam'ın anlaşılması hususunda cumhûr-u ulemâ büyük çapta ittifak etmiştir.
Şiî Müslümanlar bu yorumu, (Hz. Ali ile Hz. Fatima'dan oğulları olan Hz. Huseyn neslinden 9 İmam'a da teşmil ederek) 12 İmam'la tamamlamışlar; onların mâsum, ismet sahibi, günahsız oldukları inancına dayandırmışlardır.
Bu arada, Şia Müslümanlarının inanç sistemi içinde, bir de, 'Alevî' ıstılahı vardır; 'Hz. Ali'yi sevmek, muhabbet besleme, çıkacak ihtilaflarda onun tarafında yer almak' anlayışı.. Ama, bu açıdan, sadece şiî Müslümanlar dışında Sünnî Müslümanlar veya bunu dışında başkaları var idiyse; Hz. Ali'yi sevmeyen ve ona husûmet besleyenler mi vardır?
*
Bu açıdan, şahıs planında İslam büyüklerini sevmek için kullanıldığında her Sünnî Müslüman da, Alevî'dir ve aynı şekilde Bekrî'dir, Ömerî'dir, Osmanî'dir.. Ve Hz. Ali de kendinden önceki üç halifeyle hiç bir düşmanlığı , soğukluğu olmayan bir İslam büyüğüdür.. Ama, İslam geleneğinde, fanî olan insanlara değil, evveli Allah'a bağlı olmak esastır.
Nitekim, Hz. Peygamber (s)'in rıhletinden, irtihalinden sonra, Hulefâ'y-ı Râşidiyn diye anılan ilk 4 halife arasında bir husûmet söz konusu olmamıştır ve her birisi Bekrî'dir, Ömerî'dir, Osmanî'dir, Alevî'dir.. Bunun içindir ki, ilk 4 halifenin belirlenişinde hiç bir kırgınlık ve anlaşmazlık olmamıştır.
Ve...
Hz.Ebubekr hasta yatağında dünyaya gözyummuştur. Onun yerine getirilen Hz. Ömer 10 yıl sonra katledilmiştir..
Onun yerine Hz. Osman getirilmiş ve Hz. Osman'ın da katledilmesinden sonra Hz.Ali , Ümmet'in başına getirilmiştir.. 4-5 sene kadar sonra o da katledilince.. (Yani, Hz. Ebubekr hariç, ilk 4 Halife'nin son 3'ü katledilmiş ve Hz. Ömer zamanında Şam Valisi tayin olunan Muaviye'nin Hz. Ali'yle girdiği Sıffîn Savaşı.. Ve sonra Hz. Ali'nin de katledilmesi..
Yerine getirilen Hz. Hasan'la Muaviye arasında bir sulh anlaşması imzalandığı açıklandıysa da, Şam'daki Vali Muaviye kendi iktidarını oluşturmuştu..
*
Ve, Muaviye'nin ölüm haberinden sonra ise..
Yerine kimin geleceği düşünülüyordu.. Muaviye'nin oğlu Yezid gösteriliyordu.. Esasen, yaşlı Muaviye hayattayken, kendinden sonrası için, oğlu Yezid'e 'biat'lar almaya başlamıştı.. Halbuki, yapılan andlaşmaya göre, Muaviye kendisinden sonra kimseyi yerine göstermeyecekti,
Ve Hz. Huseyn, bir gece, dostlarıyla, Mescid'de yatsı namazı sonrasında sohbet ederken, gece karanlığında hızla gelen atlıları görünce, 'Muaviye'nin ölmüş olabileceğini' söyledi dostlarına..
Nitekim, kısa süre sonra da, resmî vazifeliler geldiler ve Hz. Huseyn'in de hemen Hükümet binasına giderek, Yezid'e biat etmesini istediler.
Hz. Huseyn, gecenin o saatinde ve gizlice biat etmenin yanlış olacağını ve sabah olduğunda halkın da huzurunda gerekli huzurunda gerekli işlemin yapılmasını teklif etti..
Ve hemen o gece de, Hacc farizası için geldiği Mekke'de Hacc'ın gerekli rükunlarını tamamlayamadan o gece Mekke'den ayrılmaya ve kendisine onbinlerce mektup yazıp, biatlarını bildiren Kûfe halkının davetine itimad ederek, yakın dostlarını haberdar edip yakın dostlarıyla birlikte yola çıkmak kararını verdi.
Hz.Huseyn, kendisine binlerce mektup yazan Kûfe'ye doğru giderken, yolda Arab edebiyatının ünlü ve büyük isimlerinden Ferezdaq'a rastlar ve ona, Kûfe halkının durumunu sorar. Ferezdaq, çok müthiş bir karşılık verir: 'Onların kalbleri seninle, kılıçlara sana karşı..'
Bu çarpıcı cevabı sadece o hadiseyle ve sadece o zaman ve mekânın özel şartlarına bağlı saymamak ve kalblerindeki inanca bağlılıklarını söyleyebilen nicelerinin de, zoru görünce ne ilginç zaaflar sergileyebileceğine örnek gösterenler çıkacaktı..
Netice, aynen de, Ferezdaq'ın dediği gibi olmuştur.
(Konunun devamına gelecek yazıda da devam edelim, inşaallah..)
*
'Venezuela Depremi' üzerine, bir-kaç cümle:
Güney Amerika'nın en kuzeyinde 900 bin km.kareyi aşan bir yüz ölçümü ve 25 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Venezuela ülkesinde dün sabah, 7,5 şiddetinde meydana gelen depremde sayıları onbinlerle ifade edilen ölümler meydana gelmiş olup, henüz ulaşılamayan bölgelerdeki muhtemel kayıplarla bu can kaybının 100 bini bulacağı belirtilmektedir. Devlet Başkanlığı'na halkının seçimiyle gelmiş olan Maduro'nun, Amerikan emperyalizminin 'kral'ı Trump'ın öve-öve bitiremediği ve benzeri ülkelere de gözdağı olan Devlet Başkanları'nı kaçırma eyleminin yapıldığı bir ülke Venezuela.. Her ne kadar, petrol zengini olarak biliniyorsa da, genel olarak dünya ortalamasının altında bir ekonomik yapıya sahip bir ülke..
Türkiye'de üniversitelerde okuyan Venezuelalı ve batısındaki komşusu olan Kolombiyalı bazı öğrencilerle o ülkenin genel yapısı hakkında az da olsa bir kanaatim var.
Bu vesileyle belirtelim ki, sadece ülkemizde veya diğer Müslüman coğrafyalarında bir takım tabiî afet ve felaketler meydana geldiği zaman yardımlaşma duygularımızın daha bir coştuğunu tekrara gerek bile yok.. Ama, bu gibi hadiselerde, başka ülkelere uzak durduğumuzu kabul edelim.. Be vesileyle, Venezuela'ya da, 'Mazlum ve mağdura, yardım bekleyen çaresiz inanlara dini- inancı sorulmaz..' fehvâsınca/ anlayışınca, hem Türkiye devletinin ve hem de Müslüman halkımızın diğer depremlerde harekete geçirdiği hamiyetli davranışını Venezuela konusunda da göstermesi son derece elzemdir, gereklidir.
Unutmayalım ki, kendi ülkemizde meydana gelen felâketler üzerine, dünyadan gelen yardımları, nasıl 'insanlığın tabiî bir gereği' olarak görüyorsak; dünyanın başka yerlerindeki insanlar da, Allah'ın o çaresiz ve yardım bekleyen kulları da biz Müslümanlar tarafından sevindirilmelidir.
*
STAR




YAZIYA YORUM KAT