Peygamberi iletişim ve nezaket ahlakı
21. yüzyılın post modern çağında insan ilişkilerinin hem bireysel hem de toplumsal boyutu hızla bir değişim ve dönüşüme uğramaktadır. Teknolojik olarak gelişmiş ancak insan ilişkileri de bir o kadar zayıflayıp gerileyen bir sosyal düzen hâkim olmaya başlamaktadır. Diğer bir deyişle dayanışma ve iş birliğine dayalı ilişkiler yerini daha seküler ve bireyselciliğin ön planda olduğu topluluklara bırakmaktadır. Bu değişim ve dönüşüm sürecinde, çevremizdeki birçok kişinin dünyanın artık eskisi gibi olmadığını söyleyerek hayıflandığına tanık oluruz.
Bu hayıflanma durumu tartışmaya açık ayrı bir meseledir. Çünkü insanlar tarih boyunca neredeyse her dönem ve çağda iletişim kurarken birbirlerini incitecek tutum ve davranışlar sergilemiş, salih amellerin karşısında habislikler de var ola gelmiştir. Ancak bu yüzyıla özgü bir durum varsa, o da insanların tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar konforlu ve teknolojik imkânlara sahip olmalarıdır. Bu durumun sağladığı sözde avantajlar, bireylerdeki kendi kendime yeterim, bir başkasına ihtiyacım yok anlayışını -diğer bir ifadeyle bireyselciliği- gündelik yaşam alışkanlığına dönüştürmeye ortam hazırlamıştır. Nitekim son dönemlerde hızla yayılan konformizm tutkusu, toplumsal birliktelik bilincini zayıflatmış, Kur’an’da vurgulanan güzel ahlaki tutum ve davranışları seküler bir erozyona uğratmıştır. Bu erozyon halinin yarattığı sosyo-kültürel ortamın bedeli insan ilişkileri açısından da oldukça ağır olmuştur.
Bunun yansımaları, gün geçtikçe artan toplumsal huzursuzluklar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Her geçen gün akrabalık bağları zayıflamakta, komşuluk ilişkileri eski gücünü kaybetmekte, cemaat ve topluluk bilinci aşınmaktadır. Hayatın hemen her alanında hoşgörü, nezaket ve güzel üslup giderek daha az görünür hâle gelmektedir. Bir zamanlar toplumsal yaşamın temel öğelerinden olan “akrabalık bağları/sıla-i rahim, komşuluk ilişkileri, yardımlaşma ve dayanışma, hoşgörü, saygı, güven, vefa, misafirperverlik, paylaşma, empati, sorumluluk duygusu, fedakârlık” gibi değerler bugün adeta nesli tükenmekte olan erdemlere dönüşmüştür. Gündelik yaşamda sosyal ilişkilerimizi ayaktan tutan bu erdemler, tatlı bir aşınmayla değil, kaba bir yontulmayla karşı karşıya. Hız-haz çağı şeklinde tarif edilen günümüz dünyası, insan ruhunun en zarif yapısını temsil eden nezaketin de aynı hızda erimeye başladığı bir dönemi ifade eder.
Konuya biraz farklı pencereden bakalım. Soruyorum; bir ülkenin gelişmişlik düzeyini ekonomik kalkınma, teknolojik gelişme, kentleşme veya yüksek teknolojik araçlara sahip olması mı belirler? Eğer cevabınız hayır ise bu denklemde insanlarının birbirine hitap etme şekli veyahut nezaket ilişkilerinin nerede durduğu üzerine tefekkür etmek ve söz söylemek gerekir. Bugün kamusal alanda, sokakta, iş yerlerinde, özel/mahrem alanlarda ve sosyal ilişkilerde ciddi bir üslup problemi ile karşı karşıyayız. “Hayır! Gerçek şu ki insan, kendisini ihtiyaçsız gördüğü zaman mutlaka azar.” (Alak 96:6-7) ayeti bağlamında bugünkü üslup ve nezaket problemlerinin temelinde insanın kendini yeterli ve üstün görmesi (müstağnilik) hastalığının yattığını söylemek yerinde olacaktır.
Müstağnileşmeye gündelik yaşamdan somut örnekler vererek meseleyi daha anlaşılır kılmak istiyorum. İletişim kurduğumuz kişiye karşı kullandığımız kaba sözcükler bu sorunların temel bileşeni olarak zikredilebilir. Bu tutum, öncelikle kişinin iç dünyasını karartmakta daha sonra toplumsal düzlemde bilinçli/bilinçsiz bir kötülük hali olarak yaygınlaşmaktadır. Nihayetinde bu ve benzeri ahlaki zaafları iç dünyalarında taşıyan bireyler, diğer insanlarla iletişim kurduklarında çoğunlukla kaba, kırıcı veya incitici bir dil kullanırlar. Espri adı altında dile getirilen hakaretler ve incitici ifadeler, karşı tarafın kırgınlığını “Sen de çok narinsin.” şeklinde küçümseyen bir duyarsızlık ve bağnazlık biçimine dönüşebilmektedir. Oysa bir insanın kırılması, sebebi ne olursa olsun, inciten tarafın tutumunu haklı kılan bir gerekçe olarak görülemez.
Komşuluk ilişkilerinde ve apartman adabında da benzer bir durum görülmektedir. İnsanları rahatsız eden davranışlar, kötü muamelede bulunan kişinin hakkı ve özgürlüğü olarak görülmeye başlanmış; bu durum cahilce bir körlüğe dönüşmüştür. Bir başkasının sınırlarını ihlal etmek, kişinin kendi sınırlarının müstağniliğine evrilmiştir. En basit insani ilişkiler (nezaket ve görgü kuralları) bile rafa kalkmış; bir başkasının telefonuna cevap vermek dahi yük hâlini almıştır. Saatlerce reels kaydıran sosyal medya insanı, bir başkasının hâlini ve hatırını sormaya, hatta telefonuna cevap vermeye vakit bulamadığını iddia ederek bu noktaya gelmiştir.
Bu meyanda diğer bir problem de günümüz insan ilişkilerinde neredeyse tüm eylemlerimizin belli bir araçsallaştırmaya hizmet etmesidir. Menfi çıkarların ön planda tutulduğu bu ilişki tarzında bir başkasına sırf insan olduğundan ötürü değer vermek yerine vitrindeki statüsüne göre bir münasebet kurulmaktadır. Maalesef ki cemaat/cemiyet gibi grup yapılanmalarında da benzer problemlerin olduğuna zaman zaman tanık olabiliyoruz. Grup içi aidiyet ilişkilerinde de bu araçsallaştırma algısının öne çıktığını görmekteyiz.
Tüm bunların karşısında peygamberi duruşu konumlandırabiliriz. Hz. Muhammed (s.a.v) (ki o yüce ahlak üzeredir ve onun ahlakı Kur’an ahlakıdır) karşısındaki kişi kim olursa olsun bir başkasıyla karşılaştığında selam vermede önce davranırdı. Yüzüne tebessümle bakar onunla iletişim halindeyken bütün bedeniyle ona yönelir ve ilgisini başka tarafa vermezdi. Totalde şahıs, konum ve maddi durum ayrımı yapmaksızın bütün insanları kucaklayan bir iletişim dili/üslubu kullanırdı.
Peygamberimizden (Allah’ın selamı onun ve takipçilerinin üzerine olsun) öğrendiğimiz bu metot ile şunları söyleyebiliriz: Müslüman nazik ve nezaket sahibi olmak zorundadır. Bu, en az namaz, oruç ve hac kadar önemli bir dinî sorumluluktur. Hiçbir insan bir başkasından üstün değildir. Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayetinde; ilmi, kıyafeti, maddi gücü, yaşı, mevkii veya makamı sebebiyle bir kimseye ayrıcalık tanınmamıştır. Üstünlüğün ve değerli olmanın tek ölçüsü takvadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” buyrularak insanın değerinin sahip olduğu imkânlarla değil, ahlaki ve manevi olgunluğuyla ölçüldüğü açıkça ifade edilmiştir.
Hz. Peygamber'in sahip olduğu bu güzel ahlakın nasıl inşa edildiğini ve bir müminin hangi ahlaki ilkeleri benimsemesi gerektiğini yine Kur'an-ı Kerim öğretmektedir. Allah Teâlâ, insanlara güzel söz söylemeyi emrederek şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara, 2/83). Bunun yanında dikkat çekici örneklerinden başka biri, bazı bedevilerin Hz. Peygamber’e hitap şekilleridir. Rivayetlere göre Medine’ye gelen bazı bedeviler, Resulullah’ın istirahat ettiği sırada onun odalarının dışından yüksek sesle, “Ey Muhammed! Çık yanımıza!” diye seslenmişlerdi. Bu kaba ve saygısız tavır üzerine Allah Teâlâ onları uyararak şöyle buyurmuştur: “Sana odaların arkasından bağıranların çoğu akıl etmezler. Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Hucurât, 49/4-5). Bu ayetler, yalnızca Hz. Peygamber’e karşı gösterilmesi gereken saygıyı değil, aynı zamanda insanlarla iletişimde sabır, nezaket ve ölçülü davranmanın önemini de ortaya koymaktadır. Nitekim Uhud savaşında okçular tepeyi terk etmiş, Müslümanlar mağlup olmuş ve birçok sahabe şehit olmuştu. Ancak peygamber efendimiz onlara güzel söz ile muamele etmişti. Bu husus Kur’an’ı Kerim’de şöyle vurgulanır:
“Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış. Karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân Suresi 159. ayet).
Bir başka ayette ise öfkesini kontrol eden ve insanları affeden kimseler övülmektedir: "Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever." (Âl-i İmrân, 134. ayet)
Kur'an'ın ahlak anlayışı yalnızca bireysel ibadetlerle sınırlı değildir. İnsanlarla güzel geçinmek, merhametli olmak, adaletli davranmak ve kötülüğe iyilikle karşılık vermek de bu ahlakın temel unsurlarıdır: "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluverir." (Fussilet, 41/34). Resulullah (s.a.v.) da güzel ahlakın dinin merkezinde bulunduğunu şu hadisi ile ifade etmiştir: “Allah katında müminlerin iman bakımından en olgun olanı, ahlakı en güzel olanıdır.”
Sonuç olarak günümüzde yaşanan birçok bireysel ve toplumsal problemin temelinde ahlaki değerlerde meydana gelen aşınma bulunmaktadır. İnsanların birbirine karşı ilgisizleştiği, nezaketin zayıfladığı ve menfaat ilişkilerinin öne çıktığı bir dönemde Kur'an'ın ahlak ilkelerine ve Hz. Peygamber'in örnekliğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Müslüman için güzel ahlak bir tercih değil, imanının ve kulluğunun ayrılmaz bir parçasıdır. Toplumsal huzurun, kardeşliğin ve güven ortamının yeniden tesis edilmesi; Kur'an'ın öğrettiği ahlakın öğrenilmesi ve Hz. Peygamber'in yaşayarak ortaya koyduğu örnekliğin günlük hayata taşınmasıyla mümkün olacaktır.


YAZIYA YORUM KAT