1. YAZARLAR

  2. Hülya Alper

  3. Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller

Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller

Ağustos 1994A+A-

Bir mümin, hayatının her noktasını inandığı esaslarla uyumlu hale getirmek; inancını yaşantıya dönüştürmek, inancıyla çelişmeyen bir hayat tarzını benimsemek ve bununla da yetinmeyip kabul ettiği esasları etrafına tebliğ etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük iman sahibi olmanın tabii bir sonucu olarak görülmelidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim incelendiğinde iman ve amelin beraber zikredilmesi, cennetin sadece iman edenlere değil, iman edip salih amel işleyenlere va'd edilmesi bunu destekler.

Bu sebeple kişinin Allah'a tümüyle itaatkar bir kul olması ancak bütünüyle İslami bir hayat sürmesi; İslam'ın hayatının her noktasında hakim bir unsur olmasıyla gerçekleşir. Tabii İslami bir hayat sürmenin içinde İslam'ı tebliğ etmek de vardır. Zira tebliğ etmek de ilahi bir buyruktur ve tebliğ görevini yerine getirmeyen bir müslümanın, diğer emir ve yasaklara riayet etse dahi, Allah'a bütünüyle itaatkar olduğu söylenemez. Dolayısıyla Allah Teala'ya kul olmayı kabul eden her insan öz bir ifadeyle kendinin ve çevresinin İslamlaşması için mücadele etmekle yükümlüdür.

Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller adlı eserinde İslamlaşma mücadelesi nereden başlamalı?, İslamlaşma nedir? gibi sorulara cevaplar aramakta; içinde bulunduğumuz durumu daha iyi tahlil etmemizi sağlayacak açıklamalar yapmaktadır.

Kitap, yazarın Ensar Vakfı bünyesi altında yapmış olduğu çeşitli konferansların bir derlemesi olup, problemler derinlemesine incelenmekten ziyade, genel boyutlarıyla ele alınmış, müslümanları ilgilendirip Türkiye toplumunun gündemini meşgul eden muhtelif konularda görüşler serdedilmiş, müslümanların birleşmesinde Ensar Vakfı'nın yerine ağırlık verilmiştir.

Eserde tebliğ faaliyetinin özellikle İmam-Hatip bünyesi altında gerçekleşmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Ancak yazara göre İmam-Hatiplilik bir okuldan mezun olmakla değil de İmam-Hatip ruhunu taşımakla, İslam'a hizmet gayesiyle hareket etmekle gerçekleşir. Bir manada imanının şuurunda olan, tebliğ yükümlülüğünü ifaya çalışan her müslüman İmam-Hatiplidir.

Kitapta İslamlaşma kavramı ele alınmış ve İslamlaşmanın fertten başlayıp topluma doğru uzaması gereken bir hareket olduğu belirtilmiştir. Bu düşünceler şu cümlelerle ifade edilmiştir: "...İslamlaşma dediğimiz zaman birinci derecede biz kendimizin İslamlaşmasını anlayacak ve öncelikli hizmeti buna sarf edeceğiz." "İslamlaşmada ikinci adım, en yakınınızı yani eşinizi ve çocuğunuzu içine almaktadır." (s. 103-104). "Mesela düşüncenizi İslam düşüncesine, imanınızı İslam imanına uygun hale getirirsiniz ama ahlakınız ona uymazsa, bu sefer de sizin İslamlaşmanız tam değildir. O halde bizim iş hayatımız, dünya ile olan ilişkimiz, kazancımız, mevkiimiz, vazifemiz de İslam'ın dışında kalmıyor...." (s. 105) Benzeri cümlelerle eserde Din'in hayatın her safhasını içeren bir yapısı olduğu, müslümanın İslami ve gayrı İslami bir hayatı olamayacağına değinilmiştir. Hatta yaşantısında ilahi emirlere uygun bir hayat tarzı sürmeyen bir kişinin durumu, ömrünü tebliğle geçirmiş olsa da, sorgulanmıştır.

Ancak eserde dindarlığın sadece belirli esasları kuru bir tasdik veya belirli kuradan şekli uygulamanın ötesinde, bir hayat tarzı, bir tercih olduğunu düşündüren ifadelerin zikriyle beraber, ömrü boyunca fahişelik etmiş bir kadının, ahir ömründe bir köpeği sulamakla cennete konulduğu rivayetine yer verilmesi anlaşılamamıştır. Her ne kadar istisnai bir durum olduğu belirtilse de, bu rivayetin ortaya konan genel din anlayışıyla bağdaştırılması oldukça güç olan yönleri olduğunu ileri sürmek mümkündür. Üstelik itikadı ve gaybi karakter arz eden bir konuda, kesin bilgi ifade etmeyen bir rivayete dayanılması usul açısından da eleştiriye açıktır.

"İslamlaşmayı nasıl sağlayacağız?" ve "Sivil Kurumları Oluşturalım" başlıkları altında İslamlaşma metodu hakkında şu cümlelere yer verilmiştir. "Toplumu İslamlaştırmak için iki noktadan gidileceği hep söylenegelmiş; biri tabandan ve eğitim suretiyle ve bu uzun vadeli, ikincisi de tavandan -bu ta eski zamanlardan günümüze tartışıla gelmiştir- mesela okuyun Akif'in Safahatını, işte orada Mısır'da Cemaleddin Efgani ile Şeyh Muhammed Abduh'un arasında geçen, bu konu ile ilgili bir tartışmadan bahseder. Onlardan ilki, mesela Abduh, işte gençleri okutmak, iyi kaliteli birer insan olarak yetiştirmek, onlar vasıtasıyla da insanları eğitip İslamlaştırmak, böylece müslüman tabanı oluşturarak, ondan sonra da tavanı oluşturmayı savunur. Halbuki onun üstadı sayılan Cemaleddin Efgani ise, siyasi yoldan gidilerek üstten, tavanı elde etmek, önce müslümanlardan orayı oluşturmak, ondan sonra tabana inme konusunu müdafaa eder... Bana sorarsanız, ikisini de ihmal etmemek lazım derim ve demin söylediğim gibi, tavuk-yumurta misalidir;-birisini ihmal ettiğinizde diğerini yürütemezsiniz, yürütemiyorsunuz." (s. 114). "Haddizatında bunlar birbirine bağlıdır. Eğer siz tabanda faaliyet gösterememişseniz, sözlerimin başında uzun uzun anlattığım gibi, insanları teker teker müslüman kılmağa muvaffak olamamışsanız, o zaman siz tavanda bir iktidarı zaten oluşturamazsınız. Mesela demokratik yoldan oluşturamazsınız; çünkü yeterli oyunuz olmaz. İhtilalle de oluşturamazsınız; çünkü o da güç ister. Sizin öyle gücünüz bulunmaz.

Öyleyse, bir kere bu uzun vadeli eğitim yolu kaçınılmaz, zaruri ve öncelik itibariyle tek yol gibi gözüküyor, öncelik itibariyle tabii. Fakat o faaliyetinizin selametle yürüyebilmesi, engellenmemesi için, bu sefer, içinde bulunduğumuz toplumun yönetim mekanizması neyse, mesela siyasi mekanizması, ekonomik ve kültürel ve siyasi güçleri nasıl odaklaşıyor, oluşuyor ve nasıl etkiliyorsa, bunu kavrayarak yolumuzun önüne taş ve engel olmamaları için, o vadilerde meşgul olmak, o kulvarda da at koşturmak gerekmektedir. O halde bu anlamda bir yandan tepeden, fakat, öte yandan ısrarlı, kararlı, devamlı, öncelikli olarak tabandan gitmek suretiyle İslamlaşma hareketine devam etmek zarureti vardır." (s, 155-156). İslami mücadele içinde olan her müslümanın, yazarın bu açıklamalarını dikkate alması ve üzerinde düşünmesi gerekir. Çünkü genelde müslüman gruplar belirtilen iki metoddan sadece birine ağırlık verip diğerini reddetmiş veya meşgul olmamışlardır. Bu vasatta her ikisine de dengeli bir ağırlık verilmesi gerektiğinin ortaya konması önem taşımakta, İslami harekete ufuk açmaktadır.

"Münkere karşı" başlığı altında İslamlaşma hareketinde, karşılaşılan İslam dışı bir durumda alınması gereken tavır tartışılmış, Ebu Hanife'nin Emevi sultanlarına karşı sergilediği davranış örnek olarak verilmiştir (s. 138). Bilindiği üzere Ebu Hanife, Hz. Ali efradını gizli olarak desteklemiş ve muhalefet şuurunu beslemiş bir kişidir. Dolayısıyla müslümanların içinde bulundukları gayr-i İslami şatları değiştirecek güçleri olmadığında mevcut duruma boyun eğip, bir mehdinin gelip kendilerini kurtarmasını beklememeleri gerekir. Bir yandan toplumun İslamlaşması için gereken her türlü mücadeleye devam ederken, İslam'a aykırı olan uygulamalarda da en azından muhalefet şuuru taşımalıdırlar.

"İslamlaşma Yöntemi" isimli kısımda fertlerin İslamlaştırılması için sivil kurumların oluşturulması gereği üzerinde durulmuştur. Zira yazarın deyimiyle "Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir davası yoktur." (s. 153) Her ne kadar kendisinin demokratik ve laik bir hukuk devleti olduğunu belirten TC devletinin İslami bir kaygısı olmadığı yazar tarafından ortaya konmakta, yine laikliğin İslam'a aykırı olduğu ortaya konmakta ise de kitabın bir başka yerinde devlet ve rejim ayrımı yapılarak devletin bizim olduğu şikayetimizin yönetim ve yöneticilerden olduğu ileri sürülmüştür (s. 77). Ancak nasıl bir ayrım yapılabildiği vuzuha kavuşamamıştır.

Yazar şöyle devam eder: "Kendisi iyi müslüman olmayan insanlardan bir İslam toplumu teşekkül etmez. Kendisi İslam olmayan bir toplumdan İslam devleti oluşmaz. O halde, şeriat şeriat diyenler, İslam devleti İslam devleti diyenler, önce aynanın karşısına geçip kendi nefislerinde İslam devletinin hakim olup olmadığına baksınlar." (s. 141) cümleleriyle bireyin İslamlaşmasının toplumun İslamlaşması ile olan sıkı irtibatı vurgulanmıştır. Bu irtibatın vurgulanması tamamen yerinde olmakla birlikte, niçin özellikle şeriat ve İslam devleti diyenlerin muhatap alındığı açık değildir, Zira bu kavramların bilincinde olmak, olmayanlara göre belirli bir dini şuur seviyesinin varlığını gösterir. Sanıyoruz, burada dini bir hayat tarzı olarak benimsemedikleri halde, konuşmalarında dini istismar edenler kasdedilmiş olmalıdır.

Eserde müslümanlarla yakın alakası olan çeşitli konularda açıklamalar yapılmıştır. Mesela tartışmaları halen devam eden laiklik konusunda şu ifadeler bulunmaktadır: "Benim anlayışıma göre laikliğin her şekli İslam'a aykırıdır. Laiklik insan fıtratına zıttır. Çünkü insan bölünmez. İnsan caminin içerisinde Allah'ın ve ahiretin, caminin dışında dünyanın adamı olamaz. Bu insan fıtratına aykırıdır. Neden? Çünkü laikliğin olduğu bir toplumda laiklik, nasıl tatbik edilirse edilsin, İslam toplumlarında laiklik ancak böyle kabul edilebilir ve uygulanır. Hoca! Batıda laiklik başka türlü tatbik edilebilir diyebilirsiniz. Ama İslam toplumlarında laiklik, ancak Cezayir'de olduğu gibi, bizde olduğu gibi tatbik edilir. İşte o yerlerde müslümanlar, yani insanlar zulüm görür, haksızlık görür. Bu açıdan laiklik insan haklarına da aykırı hale gelir." (s. 68) Bu arada bazı bölümlerde modern dünyanın diline doladığı insan hakları, demokrasi, sivil toplum, çoğulculuk, müsamaha gibi kavramların tamamının bir aldatmaca olduğu dile getirilmiştir (s. 11-7). Günümüzde müslümanları sömürü yolu olarak kullanılmak istenen bu tür kelimelere karşı mü'minlerin bilinçlendirilmesi gereği ve bazı müslümanların konudan habersiz olduğu gerçeği düşünüldüğünde yapılan bu açıklamaların değeri ve önemi artmakta, müslümanların bilinçlendirilmesine yardımcı olmaktadır.

Çeşitli bölümlerde İslamlaşmanın önünde içten ve dıştan kaynaklanan engeller olduğu ideolojik, ekonomik, pedagojik pek çok engelin bulunduğuna dair açıklamalar yapılmıştır. İçerde İslam'ı engellemek isteyenlerin durumu şu cümlelerle özetlenmiştir: "İçerde de İslam'a karşı çeşitli ideolojiler var. Ama ben İslam'a karşıyım demiyor, bakın ne diyor: 'Ben müslümanım; İslam'a evet, şeriata hayır.' Demiyor mu, ben mi uyduruyorum? Diyor, İslam'a evet, şeriata hayır. Sonra ne diyor? 'Uslandırılmış İslam'a evet, fundamentalizm'e hayır.' 'Biz size müslüman olmayın demiyoruz; ama fundamentalist olmayın diyoruz,' kim diyor? Amerika, Fransa, Almanya, yani bütün gayr-i müslümler diyor. Şimdi bunların içerde işbirlikçileri var; bunların işbirlikçileri de aynı şeyi söylüyorlar... Biri de Kur'an diyordu ondan vazgeçti şimdi; yakınlarında birisi baktı bu Kur'an biraz problem çıkaracak; ilk günler ezan, Kur'an ve Bayrak diyordu, sonra biri ikaz etti, ona dedi ki bu Kur'an'ı söyleme; bu netamelidir, bunun içine girdiğin zaman çıkamazsın, ezan o kadar zararlı değil, sen o ezanı söyle; ama öyle Kur'an'ı fazla telaffuz etme. Bayrak; bayrağı da söyle, zararı yok. Yani bayrağınıza dokunmuyoruz, ezanınıza dokunmuyoruz, imanınıza, ibadetinize dokunmuyoruz, ama şeriata geçit yok." (s. 118-119). Yazarın fundamentalist İslam'ı reddederek kendilerine müslüman görünümü veren kişilerin de aslında İslam'a karşı olduğunu belirtmesi, bu konulardan habersiz ve bilgisiz olan halkın aydınlatılması ve aynı zamanda muhaliflerinin kim olduğunu bilmesini sağladığı için dikkate değer.

Eserde İslamlaşma üzerindeki engellerden bahsedilirken, müslümanların kendi içlerindeki bölünmüşlüğüne, parçalanmışlığına da değinilmiş, durumun İslamlaşma üzerindeki olumsuz etkileri irdelenmiş, müslümanların teşkilatlanması ve birlik olmasının gereği üzerinde durulmuştur.

Bu tanıtım yazısında kitapta farklı konulara yer verilmesi sebebiyle eserin bütününün özetlenmesi usulünden ziyade, kitaptan bazı pasajlar aktarılmak suretiyle okuyucunun genel bir malumat kazanması amaçlanmıştır.

Netice olarak genel muhtevası açısından kitap, bilhassa İslami şuura erme aşamasında, mücadeleye yeni adım atmış olanlara tavsiye edilebilir bir el kitabı mahiyetindedir. Ayrıca Türkiye'nin içinde bulunduğu şartları bilen, deneyimli, tecrübe sahibi bir kişinin yorumları ve düşünceleriyle meselelere bakma imkanı tanıması açısından da bigane kalınamayacak bir eser niteliğindedir.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR