1. YAZARLAR

  2. Ali Değirmenci

  3. Sıra Dışı Bir Hayat Hikâyesi: Zemahşerî

Sıra Dışı Bir Hayat Hikâyesi: Zemahşerî

Temmuz 2016A+A-

Semasının Yıldızı Olan İnsanlardan Biri

İnsanın tanımaktan, tanışmaktan mutluluk duyduğu kişiler olur bazen.

Özellikle zorlu süreçlerde, sıkıntılı dönemlerde kişiye şevk ve coşku veren, umut ve azim aşılayan kişilerdir bunlar. Yalnızlığınızı azaltır ve yürüdüğünüz yolun biraz daha ışımasına, anlam ve güzellik kazanmasına yardımcı olurlar. Onca yıl üzerine titrediğiniz bazı değerlerin, çabalar bütününün, emeğin, düşünsel yöneliş ve didinmenin büsbütün boş, yararsız olmadığını gösterirler size. Göğsünüzdeki sıkıntının hafiflemesini, dilinizdeki düğümün yavaş yavaş çözülmesini sağlarlar. Yolda olmanın, yürümenin, koşturmanın, okumanın ve yazmanın, öğrenme ve paylaşma konusunda asla pes etmemenin değeri konusunda yoldaşlık, arkadaşlık, rehberlik ederler. Yüreklendiren bir sevince, bir menzil bilincine, bir duruş ve ahlaka, bir ihtimam ve itminana kavuşursunuz onlarla birlikteyken. Meyveli bir ağaç gibidirler, dallarını silkeledikçe üzerinize onlarca güzellik dökülür. Kendi ham, çürük ya da nazlı meyvelerini bile kendileri gösterir, hiç çekinmeden onları ayıklamanıza eşlik ederler.

Şükür ki böyle insanların yaşayanları, aramızda dolaşanları var.

Bir de tarihten bize seslenen; hayatları, çabaları ve eserleriyle geçmişin bukağılarını kırarak günümüze gelen insanlar da var. Kıyıya vuran ve içinde değerli bilgiler barındıran bir denizci şişesini bulup onu çözme ve kıymetini bilme noktasında kendisine de bir pay çıkaran insanlar gibi heyecanlanıyoruz onları duyunca, bulunca, tanıyınca. Tarih de bu konuda çok cömert değil çünkü. İğneyle kuyu kazıyorsunuz bazen, tarihin bazı dönemlerinde düzgün ve etkili çehrelerle, biyografilerle karşılaşabilmek için. İnsanoğlu, kendi eksiklerini görmede kolayca dalgınlaşırken başkalarının hatalarını, günahlarını hemencecik dev aynasına çıkarmakta da fazlasıyla mahir öteden beri. Fakat bulunca da yeni ve çok değerli bir dost edinmiş gibi seviniyoruz için için. Büyük insanların, öncülerin, kahramanların yer aldığı tarihsel panoramada ilim, sanat, düşünce konusundaki yükseltiler daha seyrek, daha az üstelik.

El-Keşşâf adlı meşhur tefsirinin çevirisi dolayısıyla yeniden gündeme gelen Zemahşerî de bu isimlerden biri oldu benim için. Böyle bir karşılaşma içinde tanımış oldum tarihin içinden süzülüp gelen bu önemli çehreyi.1

Etrafımdaki insanlara da yeri geldikçe sordum Zemahşerî’yi. Tarihçiler, ilahiyatçılar, kitap yazmış hocalar vardı aralarında. En çok konuşan on cümle kuruyordu onun hakkında. Üstelik tefsiri, dil alanındaki güçlü birikimi, bazı sıra dışı görüşleri hakkındaydı bu cümleler daha çok. Bu durum, dikkatimi çekti. Normalde tersi olur. Bir insanın hayatı, yapıp ettikleri, kişisel başarıları ve yenilgileri, sevinçleri ve acıları hakkındaki bilgilerimiz daha fazladır eserlerine, düşünce dünyasına nazaran. Bir insanın bu yönleri de çok önemlidir elbette. Bazılarına göre daha önemlidir hatta. Fakat Zemahşerî hakkında söylenenlerde eserin ya da kırık dökük bazı bilgilerin;onun fazlasıyla sıra dışı hayatının, biyografisinin üstünü büyük ölçüde örttüğünü, çok gerilere ittiğini, silikleştirdiğini görüyoruz. Biyografisi de eseri kadar ilgi çekici, öğretici, değerli oysa. Özellikle edebiyat tarihçilerinin bir dönem kutsal bir üçgene çevirdikleri o meşhur “devir-şahıs-eser” dolayımında bakıldığında hayatının, çabalarının, yaşadıklarının eserinden kopuk olmadığını, onu bütünlediğini, daha da ilgi çekici hâle getirdiğini söylemek mümkün.

Çok yakından bakınca ve elimize cımbızı alınca çok büyük sayılan insanların bile çok sayıda eksiğini, kusurunu, yanlışını bulmak, sayıp dökmek zor bir şey değil. Zemahşerî için de çeşitli tartışma başlıkları açılabilir, ayrıntılara inildiğinde eleştirilebilecek bazı yönleri, tercihleri, pişmanlıkları olabilir elbette.Fakat birazcık adalet ve hakkaniyet sahibi olan muarızları, düşmanları bile onu birçok noktada takdir etmek, onun hakkını teslim etmek zorunda kalmışlardır. Çoğu zaman âdil bir hakem olmayan; genellikle arkası güçlü olanın, sesi çok çıkanın, taraftarı fazla olanın koluna giren zaman bile onun ismini unutturamamıştır.

Yaşadıkları dönemde semasının en büyük yıldızlarından olan kişileri, bir çırpıda mazinin tozlu dehlizlerine iteklemenin kolay olmadığını görmek de bir insan, bir okuyucu, kendi kıyısına vuranların kıymetini bilen bir talip olarak bizi ayrıca sevindirmektedir.

Zindandaki Babayı Göremeden, Takma Bacakla Geçen Bir Gençlik

Zemahşerî’nin eserlerini ana dilinden okuyabilecek, çözümleyebilecek, tartışabilecek gücüm, birikimim, imkânım yok benim de. Bu yazının derdi, konusu da bu değil zaten. İlgili okuyucuya onun hayatından bazı sahneler, ayrıntılar aktarmak, bazı hususlara dikkat çekmek niyetindeyiz sadece. Bilenler için de iyi bir tekrar olur belki hatırlattığımız şeyler.

Her şeyden önce başlı başına bir “başarı öyküsü” sayılabilir Zemahşerî’nin hayatı. Olumsuz koşulları, büyük engelleri aşmanın, inat ve ısrar etmenin, çalışmanın ve didinmenin, talebe olmaktan hiçbir zaman vazgeçmemenin, özgüven ve azmin pek çok örneğine rastlıyoruz bu bütün içerisinde.

Savaşların, göçlerin, iktidar mücadelelerinin ve kültürel karşılaşmaların neredeyse dur durak bilmediği ilginç bir coğrafyada doğduğunu görüyoruz ünlü müellifin. Amu Derya olarak da tesmiye edilen Ceyhun Nehri’nin suladığı ve deltalarının Aral Gölü’ne aktığı topraklarda yer alan Hârizm’de. Günümüzde İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın paylaştığı geniş bir bölge Hârizm. Adlandırılması da ona göre ufak tefek değişiklikler içeriyor. Zemahşerî’nin doğduğu yıllarda Harzemşahlar Devleti’nin egemenliği vardı bu bölgede. Bugün Türkmenistan’ın eyaletlerinden biri olan Taşavuz (Daşoğuz) vilayetine bağlı Zemahşer yöresinde dünyaya geldi. Doğum tarihi 18 Mart 1075 olarak gösteriliyor kaynaklarda genellikle.2 Bu bölgenin gururu, övünç kaynağı olarak görüldüğü için “Fahr-i Hârizm” olarak da anıldığını biliyoruz daha sonraki yıllarda.

Asıl adı Mahmud. Doğduğu yörenin adından dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke’de, Kâbe’ye yakın bir evde yaşadığı için de “Allah’ın komşusu” anlamına gelen Cârullah lâkaplarıyla da anılmış. Tam künyesi Ebu’l Kasım Cârullah Mahmud bin Ömer bin Ahmed el-Zemahşerî şeklinde veriliyor. Bizim için çok önemli olmamakla birlikte kökeni hakkında da çeşitli tartışmalar var. Fars asıllı olduğunu söyleyenler ağırlıkta olsa da Türk olduğuna dair karineler daha güçlü görünüyor. Eserlerinin neredeyse tamamını Arapça kaleme aldığını biliyoruz.

Dindar bir ailenin çocuğu olduğu söyleniyor Mahmud’un. Büyük bir ihtimalle Müslümanlığın canlı bir şekilde yaşandığı bir çevre söz konusuydu. Belki kitap okuyanlar, dil bilenler ve ders halkaları içinde yetişenler de vardı onun ailesinde ve yaşadığı yakın çevrede. Birçok âlim gibi Zemahşerî’nin de ilk eğitimini babasından aldığını öğreniyoruz zira. Şiirlerinde dedesi ve babasıyla ilgiliolarak geçen bazı ifadelerin yanı sıra, babasının imamlık yapması da bu kanaati pekiştirmektedir. Çevredeki yöneticilerin, dahası dönemin Selçuklu vezirinin bile bir şekilde dikkatini çekmesi, babanın konumuna ve kimliğine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Doğduğu yıllar, Melikşah’ın hükümdar olduğu yıllar.

İşte böyle bir ortamda doğan Mahmud, çok küçük yaşlarda okuma yazma öğrendi ve Kur’an’ı ezberledi. Bu sırada, kaç yaşındayken olduğunu tam bilemesek de önemli bir olay yaşandı. Bacağından yaralandı Mahmud. Durumu ciddi olduğu için tek çare olarak bacağı kesildi. Bu durumun onu nasıl sarstığını, incittiğini, bedeniyle birlikte ruh dünyasını nasıl etkilediğini tahmin etmek zor elbette. Uzun elbise giyerek yaşadı ondan sonra.

Onun topal kalmasına yol açan durumla ilgili olarak çeşitli rivayetler ileri sürülüyor. Bir yolculuk sırasında şiddetli soğuktan ayağının donması bunlardan biri. Damdan veya binek hayvanından düştüğü için sakat kaldığını söyleyenler de var. Çocukluk yıllarında bir kuşun ayağını kopardığı için annesinin bedduasını alması nedeniyle bu sıkıntının başına geldiği de söylenmiş. İbn Hallikân’ın naklettiği bir rivayete göre Zemahşerî, insanların kesik bacağı sebebiyle kendisi hakkında yanlış bir düşünceye kapılmasından endişe ettiğinden, ayağının şiddetli soğuktan donması yüzünden kesildiğine dair birçok kişinin şahitliğini içeren bir belge düzenletti.3

Yaşanan bu olay, ailesini de üzdü. O zamanın imkânlarının elverdiği ölçüde, gençliğinin baharındaki oğulları için takma bir bacak yaptırdılar. Hızlı yürümeyen, koşamayan, ata binmekte zorlanan delikanlının ileride diyar diyar gezmesi, onlarca şehri ziyaret etmesi; başına gelen bu olaya teslim olmama, bu büyük engele yenilmeme isteğine de bağlanabilir bir yönüyle.

Babası, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak, durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak Mahmud, babasına okumak, tahsil görmek istediğini bildirdi. Kısa bir tartışmadan sonra babasını ikna etti. Kendi ısrarı üzerine medreseye gönderildi. Hârizm’in yolunu tuttu. Günümüzün bazen parmağını bile kıpırdatmakta zorlanan çocuklarını, gençlerini düşündüğümüzde, gerçekten etkileyici bir kişiliğe, ufka ve iradeye sahip olduğunu söylemeye bile gerek kalmıyor Zemahşerî’nin. Coğrafyanın ve tarihî koşulların önüne diktiği surlara ya da zindanlara diklenmekle yetinmiyor Zemahşerî, başına gelen ve hareketlerini sınırlayan büyük bir kazayı da ciddi bir mücadele isteğiyle aşma konusunda örneklik sergiliyor. 

O, hasret ve birçok zorluk içinde Hârizm’de bulunurken başka bir can sıkıcı, can yakıcı gelişme daha yaşandı. Kaynaklarda nedeni hakkında fazla bilgi bulamadığımız fakat siyasi olması muhtemel bir soruşturma sonucunda babası tutuklanıp zindana atıldı. Ailenin acısı ve sıkıntısı iyice artmış oldu.

Hüzün ve yokluk içinde birbirini kovalayan bu yıllarda genç Mahmud, Hârizm’de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Mudar Mahmud bin Cerir el-Dabbî'den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin ve hocalarının etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Kaynakların söz birliği etmişçesine vurguladıkları gibi üstün zekâsı ve gösterdiği başarı sayesinde, hocası el-Dabbî’den maddi ve manevi destek gördü. Zemahşerî, daha sonra Buhara’ya gitti. Bu önemli şehirde de ilim tahsiline devam etti. O yirmi bir yaşındayken, yıllardır mahpus olan babası 1095 yılında hapishanede vefat etti.

Buhara’dan ayrılan Zemahşerî, daha büyük bir merkez olan Bağdat’a gitti. Burada da çeşitli hocalardan edebî ilimler, nahiv, hadis ve fıkıh dersleri aldı. Bazı müellifler onun Horasan ve İsfahan’a da gittiğini söylemektedirler. Buralarda bazı devlet yöneticileriyle de kısa temaslarının olduğu hatta Melikşah’ın oğlu Muhammed ile görüştüğü ve dönemin geleneğine uyarak ona bir kaside sunduğu da dile getirilmektedir. Daha sonra, bu kasidelerden bazılarını yazdığı için pişmanlık duyacağını da yeri gelmişken belirtmiş olalım.

45’inden Sonra Gelen Dinginlik

Zemahşerî hiç evlenmedi.

Genç ya da çocuk denecek yaşta başına gelen kazanın ve ilim tahsili için sürekli dolaşmasının evlenmemesinde, evlenip bir yuva kurmamasında etkili olduğu düşünülebilir.

Yaşadığı sıkıntıların, tanık olduğu olumsuzlukların ve yakasını bırakmayan talihsizlik ve hayal kırıklıklarının, onun hırçınlığını artırmanın yanı sıra öğrenme ve kendini yetiştirme iştiyakını da artırdığı, pekiştirdiği görülüyor. Bu alanda dur durak bilmeyen çabası, erken yaşlarda görülme, keşfedilme isteğini de öne çıkardı. En üst devlet yöneticilerine yazdığı bazı şiirlerde, değersiz kişilerin yüksek mevkilere geçtiğinden yakındığını, kendisinin ise üstün meziyetlerine rağmen adına ve birikimine lâyık bir konumda olmadığını söylüyor nitekim. Muhtemelen, Mutezilî olmakla açıkça iftihar etmesi ve kendisini fazla övmesi gibi nedenlerle beklediği ilgiyi görmedi.

Zorluklar ve yakınmalar içinde geçen günlere rağmen bitip tükenmez bir ilim iştiyakıyla diyar diyar dolaşan Zemahşerî, 1118 yılında şiddetli bir hastalık geçirdi. İşte bu sırada bir rüya gördüğü ve bu rüya üzerine devlet adamlarına bir daha methiye yazmamaya, onlardan asla ihsan ve makam talep etmemeye karar verdiği söyleniyor onun hayatından söz eden eserlerde. Bu karar, hem onun dünyevî beklenti ve taleplerini törpülemiş hem de ister istemez bu tür fikirlerle de hemhal olan zihninin daha da berraklaşmasını, daha bağımsız ve özgün düşünebilmesini sağlamış olmalıdır. Hayatının ilk 45 yılında şöhretine uygun bir konuma ulaşmak isteyen, yoksulluğunu ve sıkıntılarını azaltacak bir makam ve mevki isteğini gizleyemeyen, hırçın ve biraz da kibirli bir şahsiyet olarak görünen Zemahşerî, hastalığından sonra adeta bir durulma ve olgunlaşma sürecine girdi. Ölünceye dek kanaatkâr ve mütevazı bir insan olarak yaşadı.

Sağlığına kavuştuktan sonra Mekke’ye gitmek üzere yola çıktığını görüyoruz Zemahşerî’nin. Bu yolculuk esnasında önce Bağdat’a uğrayıp buradaki bazı âlimlerle sohbet etti. Mekke’ye vardığında Emir İsa bin Vehhâs tarafından karşılandı. Bir süre sonra bütün Arap yarımadasını dolaştı. Çeşitli Arap kabilelerine misafir oldu. Filoloji alanında “dillerin sultanı” olarak nitelendirdiği Arapçanın incelikleri ve farklı lehçeleri hakkında geniş bilgi edindi. İki yıl sonra tekrar Hârizm’e döndü.4

Doğduğu bölgeye geri dönen müellifin, ailesinden geride kalanlar olup olmadığını, burada neyle uğraştığını ve nasıl geçindiğini, çocukluk ve gençlik arkadaşlarıyla irtibatının devam edip etmediğini bilmiyoruz ne yazık ki. Annesine ne oldu? Kardeşleri neredeydiler? Bacağını kesen yarı hekim hâlâ yaşıyor muydu? Gençken gönlünü titreten bir sevdiği var mıydı? Savaşın hiç bitmediği bu bölgeden geçen askerî birlikleri, orduları, atlıları gördüğünde içinde bir boşluk ya da bir sızı hissediyor muydu? İran’a ve Ön Asya’ya doğru akan göçerlerle oturup hiç sohbet etmiş miydi? Ona çeşitli işlerde yardımcı olan ve yanında kalan bir yardımcısı, yamağı var mıydı? Bu sıralarda yazıp yırttığı şiirler de oldu mu? Bazen anıların tutuşturduğu zihnini susturmakta zorlanıyor muydu? Bilmiyoruz.

Zemahşerî, artık belli bir yaşa ve tanınırlığa ulaştığı için memleketinde Hârizmşahlar hükümdarı Kutbuddin ve oğlu Atsız tarafından ilgi gördü. On yıl burada kaldı. Sakinleşti. Bedenini, zihnini ve yüreğini olabildiğince yatıştırdı. Okumayı ve yazmayı sürdürdü. Yıllar, olgunluk yaşlarına yaraşır bir ciddiyet ve sabırla akıp gitti üzerinden.

Mekke’nin “Cârullah” Olmaya Çağrısı ve el-Keşşâf

Hârizm’deki on yıllık bir ikametten sonra yeniden seyahate çıktığını, yollara düştüğünü görüyoruz Zemahşerî’nin. Bu kez yolda Bağdat’a değil Dımaşk’a uğradı. Dımaşk’ta bu sırada, Şam ve çevresinde kurulan ve Büyük Selçuklu Devleti'ne tâbi bir atabeylik olan Böriler hüküm sürüyordu.5 Bölge halkını ve yöneticilerini, yıllardır hem Haçlılara hem de Bâtınîlere karşı verdikleri mücadeleden ötürü öven Zemahşerî’nin şehirde birkaç yıl kaldığı sanılmaktadır.

Mekke’ye vardığında yine ilgiyle ve sevgiyle karşılandı. Bir gün bir sohbet esnasında, onun birikimine ve hafızasına hayranlık duyan şehirdeki bazı Mutezile âlimleri ve eski dostu İbn Vehhâs, tefsir yazması konusunda talepte bulundular, bu konuda onu teşvik ettiler. Misafir olarak görülmüyordu artık. Mekke’de, Kâbe’ye yakın bir evde oturduğu için “Cârullah” olarak çağrıldığı da oluyordu. Bir gün Kâbe’ye 100 metre uzaklıkta küçük bir dağ olan Ebû Kubeys’e çıkarak “Ey Araplar, gelin atalarınızın dilini benden öğrenin!” diye bağırarak dil konusunda Araplara meydan okuduğu rivayet edilir. Dile hâkimiyetinin; yazdığı eserlerde ve söylediği şiirlerde, kasidelerde, methiyelerde açıkça görüldüğünü dost düşman herkes teslim etmektedir.

Teklifi, talebi geri çevirmedi; arkadaşlarının, dostlarının ısrarına boyun eğdi. Aklına yatan bu iş üzerinde yoğunlaştı ve yazmaya başladı. Nihayet, iki yıl dört ay gibi kısa bir zamanda, birçok özelliğinin yanı sıra dirayet tefsirinin zirvelerinden biri olarak telakki edilen meşhur tefsirini tamamladı.

Bir süre sonra memleketine dönmek üzere tekrar yola çıktı. 1138 yılındaki bu seyahati esnasında yine Bağdat’a uğradı. Burada ders verdi. Aynı zamanda, o dönemde hem çeşitli alanlarda âlimler -ve yüksek devlet görevleri için- büyük memurlar yetiştiren hem de Bâtınîliğe ve Şii yayılmasına karşı Sünni uyanışı yeniden kurumsallaştıran Nizamiye Medresesi müderrislerinden ders ve icazet aldı. Altmışlı yaşları çoktan yarılamış bir insanın bu öğrenme isteği ve ilim cehdi, her yönüyle dikkat çekici elbette.

Bugün“İslamî ilimler” başlığı altında tasnif edilen çeşitli dalların yanı sıra dil ve edebiyat alanlarında, sayıyı azaltan ve daha da çoğaltanlar olmakla birlikte, 50’yi aşkın eser bırakan Zemahşerî, özellikle Doğu ülkelerinde büyük bir ilgiyle karşılandı. Hârizm’e giderek bugünkü Özbekistan sınırları içindeki Cürcaniye (Ürgenç / Gürgenç) şehrine yerleşti. 13 Haziran 1144’te, bir arife gecesi bu şehirde Hakk’a yürüdü.

İlme Adanmış Bir Ömür

Dil, edebiyat ve tefsir alanlarında büyük bir otorite olarak kabul edilen Zemahşerî, arkasında kitaplık çapta bir eser bırakmasının yanında, çok sayıda öğrencinin de yetişmesine, tanınmasına katkıda bulundu. Çeşitli bölgelerde, şehirlerde verdiği dersler büyük ilgi gördü. Kendisi Hârizm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde sahasında zamanının önemli âlimleri arasında yer aldı. Ondan ders alan bazı öğrencileri de önemli hatipler arasında gösterildiler; medreselerde ders ve camilerde vaaz verdiler.

Kendisi bizzat Ebu’l Kasım el-Mutezilî şeklinde takdim edilmeyi istemesi ve Mutezilî olmaktan şeref duyduğunu belirtmesine rağmen, başka mezhep ve ekollerden âlim ve müfessirler arasında da onu “asrının imamı” olarak nitelendirenlere ve büyük Hanefî fakihleri arasında gösterenlere rastlıyoruz. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda onun eserlerinden ve özellikle el-Keşşâf’tan önemli ölçüde yararlandılar. Fahreddin er-Râzî, Ebu’l Berekât en-Nesefî, Şeyhülislam Ebussud Efendi, Kadı Beydâvî ve son dönem müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, bu konuda örnek gösterilebilir.

Zemahşeri, fıkhî açıdan Ehl-i Sünnet’in Hanefi mezhebine mensuptu. Bütün muarızlarına rağmen ona dönük ilgi ve saygı, ölürken Mutezile’den dönüp tövbe ettiğine dair söylentilerin çıkarılmasına dahi yol açtı. Evet, Mutezilî oluşundan dolayı çok eleştirildi ve bu yüzden çok muhalif ve düşman da kazandı. Zaman zaman Ehl-i Sünnet âlimlerini tahkir etme derecesine varan, keskin ve katı bir tutuma sahipti. Böyle olmakla birlikte, Zemahşerî, farklı ekollere bağlı çok sayıda öğrenciyle ilgilendi, kendisi de ömrünün sonuna kadar farklı görüşteki âlimlerden, hocalardan ilim öğrenmeye devam etti. Arapçanın dışında Türkçe ve Farsçayı iyi derecede bilmesine rağmen eserlerinin büyük bir kısmını daha önce dile getirdiğimiz üzere Arapça olarak kaleme aldı.

En önemli eseri Keşşâf Tefsiri olarak şöhret bulan tefsiriydi.

Bu eserinde Kur'an-ı Kerim'in dilindeki üstünlük ve incelikleri göz önünde bulundurmuş, bu sayede İslâm âleminde büyük bir şöhret kazanmıştı. Çok sayıda müellif ve müfessir, genellikle soru-cevaplı bir muhavere şeklinde kaleme alınan bu eserden yararlandı. Tefsir, zorluklarına rağmen, çeşitli dillere tercüme edildi. Ancak müellifi Mutezile mezhebinden olduğu ve mezhebini teyit eder biçimde bazı açıklamalara gittiği için (kulların fiillerinin yaratıcısı olması, Allah'ın ahirette müminlerce görülmesinin imkânsız olması, fâsığın mümin veya kâfir olmayıp ikisi arasında bir merhalede olması, sihrin hakikatinin olmaması gibi) bu tefsir eleştirilere de maruz kalmış ve eserdeki Mutezile mezhebinin görüşlerine uygun tevillerin ayıklanması, çürütülmesi ve reddedilmesi amacıyla birçok eser, şerh, hülâsa ve hâşiye kaleme alınmış, kullandığı hadislerin de tetkiki ve tahrici yapılmıştır.6

Zemahşerî, bazı yönleriyle Malikîliğede sert eleştiriler getirmesine rağmen, Kuzey Afrika’nın önde gelen bilginlerinden İbn Haldun’un da övgüsünü kazandı. 1119–1121 yılları arasında yazıp tamamladığı el-Mufassal adlı eseri de özlü ama değerli açıklamalar içeren bir eserdir. Müellifindiğer eserleri arasında; eski atasözlerinden oluşan bir derleme, kendisine ait özdeyişlerin yer aldığı üç derleme, ahlak konusunda bir dizi söylev, şiirlerinden oluşan ve bir yazma nüshası Türkiye’de, Süleymaniye Kütüphanesinde bulunan Divan’ı sayılabilir.7

Zemahşerî, Hz. Peygamber dönemi şairlerinden Kaab bin Züheyr’in ünlü şiiri “Kaside-i Bürde”ye de bir nazire yazmıştır.8

 

Dipnotlar:

1- Şimdiye dek Türkiye’de sadece belli isimlerin, uzmanların okuyabildiği eser, Harun Ünal tarafından çevrilmeye başlandı ve ilk cildi geçtiğimiz aylarda Ekin Yayınları etiketiyle okuyucuya takdim edildi. Ardından, eserin Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığınca da tercüme edildiği haberi geldi.

2- Muhtemelen takvim çevirilerinden kaynaklanan ufak farklılıklar da görülüyor doğum tarihi konusunda. TDV İslam Ansiklopedisi’nde 27 Receb 467 / 18 Mart 1075 şeklinde verilirken, 1074 olarak veren kaynaklara da rastlıyoruz. Harun Ünal tarafından çevrilen ve Ekin Yayınları tarafından basılan Keşşaf tefsirinin takdim yazısında da doğum yılı 1074 olarak verilmiş söz gelimi.

3- Mustafa Öztürk - Mehmet Suat Mertoğlu, Zemahşerî, TDVİA, C. 44, s. 235.

4- Mustafa Öztürk - Mehmet Suat Mertoğlu, Zemahşerî, TDVİA, C. 44, s. 235.

5- Zahireddin Tuğtekin tarafından 1104 yılında kurulan Böriler Atabeyliğine 1154’te Nureddin Zengi son verdi. İkinci Haçlı Seferinde büyük sıkıntılar ve korkular yaşayan Dımaşk halkı, birkaç kuşatmanın ardından, zamanla adaletine, cesaretine ve merhametine güvendiği Nureddin Mahmud’a savaşmadan kapılarını açtı. Muhtemelen 1130’ların başında şehre gelen Zemahşerî’nin, burada TâcülmülûkBöri ve onun oğlu Şemsülmülûk İsmail ile görüştüğüne dair aktarımlar vardır.

6- Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, Ankara 1960, C. II, s. 291-293.

7- Ana Britannica, Zemahşerî, C. 22, s. 555.

8- Kenan Demirayak, Kasîdetü’l Bürde, TDVİA, C. 24, s. 568.

Bu yazı toplam 6160 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR