1. YAZARLAR

  2. Lütfi Çiftci

  3. Şe’âirullah - Allah’ın Şiarları

Şe’âirullah - Allah’ın Şiarları

Mayıs 2019A+A-

-Ya Rasulallah! Hayırlı mümin kimdir?

-Görüldüğü vakit Allah’ın hatırlandığı kişidir.
 

Kur’an, inzal olduğu toplumun aklını, tasavvurunu ve ahlakını inşa ederken ilkelerini vazettiğinde mutlaka somut mesellerle ete kemiğe büründürür ki insan akledebilsin. Bu durumda iman edenlere düşen önemli hususlardan biri, Kur’an kavramlarını anlama cehdidir. Çünkü lisanımızdaki büyük tahribat, ‘tedebbür, tezekkür, tefakkuh ve teakkul’ün tümünü birden kapsayan ve düşünme faaliyeti olan tefekkürümüzün, dimağımızın, anlam dünyamızın yabancılaşmasına sebep olmuştur.

‘Şe’âirullah’, Kur’an’da dört yerde geçer. Bunların tümünde Allah’a izafe edilir. İşaret, alamet, sembol anlamlarındadır. Müminleri, Allah’ın çizdiği sınırlara, ilahi hüküm ve emirlere gerekli saygı ve dikkati göstermeye çağırır. Bir görüşe göre Maide Suresinin 2. ayetinde kastedilen şiarlar; hacda uyulması gereken ‘menâsik’ yani ibadetlerdir. Bu ayetlerdeki şiarlar, Allah'ın buyruklarını ve belirlediği sınırları ifade eder. Hac Suresi 32. ayette Allah'ın şiarlarına saygı göstermenin ‘kalbin takvası’ gereği olduğu; 36. ayette ise kurbanlık develerin Allah'ın şiarlarından olduğu, onlarda hayır bulunduğu belirtilmektedir. Allah'ın nişanlarına, O'na ait yasalara, O'nun tarafından konulan hükümlere, ahlâk kurallarına, prensiplere saygı göstermenin, gönüllerin takvası gereği olduğu vurgulanmaktadır. Yani ancak gönlü Allah'tan korkan kimseler, Allah'ın koyduğu prensiplere, Allah'a varan yol olan dine saygılı olurlar. 

“Şüphesiz, Safa ile Merve (tepeleri) Allah'ın şe’âirindendir. Böylece kim Evi (Kâ'be'yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir.” (Bakara, 2/158)

“Şükrün karşılığını verendir.” diyerek şükretme sorumluluğumuzu hatırlatan bu ayet, yine şükretmenin önemini vurgulayan Bakara Suresinin 152. ayetiyle yakından ilişkilidir. Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “…Öyleyse siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin!”

Bu ayetler bütününde zikir ve şükür, adeta Hz. İbrahim’in kimliğinin anlamını tamamlıyor. Zikir ve şükürle beraber Rabbimiz; “Siz beni anın; hatırlayın ki ben de sizi hatırlayayım. Siz benimle olmaya karar verin; beni önemseyin ki ben de sizi önemseyeyim. Siz beni ciddiye alın ki ben de sizi ciddiye alayım. Siz benimle meşgul olun, bana değer verin ki ben de size değer vereyim.” düsturunu öğretiyor.

Biz ibadetimiz, duruşumuz ve mücadelemizle Allah’ı zikredeceğiz, Allah da bizi rahmetiyle zikredecek ve bizden razı olacak, bu şekilde mukabelede bulunacak. Biz dualarımızla Allah’ı zikredeceğiz ki Allah da bizi destekleyerek zikredecek. Biz hem iyi hem de zor günlerimizde O’nu hamdimizle zikredeceğiz, Allah da yardımıyla bizi zikredecek. Biz O’nu cihadla zikredeceğiz, Allah da bizi zaferle zikredecek. Biz Allah’ı Kur’an ile zikredeceğiz, Allah da Kur’an’ın hidayet nuruyla bizim hem dünyamızı hem de ahiretimizi aydınlatacak. Biz namazla Allah’ı zikredeceğiz, Allah da bizimle beraber olacak, bizi yalnız bırakmayarak, yalnızlığa terk etmeyerek, yar ve yardımcısız bırakmayarak zikredecek.

Bütün bu ilkeleri Rabbimiz, Bakara Suresinin önceki ayetleriyle beraber Hz.İbrahim özelinde ete kemiğe büründürerek anlam dünyamızı zenginleştirmiştir. Şöyle ki Hz. İbrahim, “Benim neslimden önderler çıkar.” diye dua etmişti. Allah, Hz. Muhammed(s) gibi bir önder çıkararak ümmeti olmamızı bize nasip etti. İbrahim bir beyt (ev) yaptı, Allah’ın kabul buyurmasını istedi. Bu, yeryüzünün en sade, en mütevazı, en nakışsız binasıydı. Allah bu binayı, Kâbe’yi, insanlığın gözbebeği, merkezi yaptı. Milyonlarca insanın ağlayarak ziyaret ettiği, yürekleri yanarak dua ettiği bir merkez oldu. “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda bizler için güzel bir örnek vardır.” (Mümtehine, 60/4) Bütün bir kimliğini örnek göstererek Allah, bizden böylesine bir zikir, şükür, sabır, dua ve teslimiyet istiyor.

Müslümanlar Safa ile Merve’de sa’y sorumluluğu ile karşı karşıya kaldıklarında düştükleri tereddüt neydi? Mekke müşrikleri, aslında kendilerinin gerçek anlamda İbrahim çizgisini sürdürdüklerini iddia ediyorlardı. Safa ve Merve arasında sa’y yapıyorlar, Kâbe’yi tavaf edip tazim ve hizmette bulunuyorlardı. Ancak yaptıkları tüm ibadetler öz anlamlarını yitirmiş ve şirk emareleri taşıyordu. Tavaflarını çıplak vaziyette el çırparak yapıyorlardı. Çünkü yeryüzündeki iş ve işlemlerin çekip çevrilmesinde, idare edilmesinde Allah’ı devre dışı bırakarak kamusal alanlar oluşturuyor, tamamen seküler yaşam tarzını benimsiyorlardı. Sonucunda da günah, azgınlık ve zulüm işledikleri kıyafetlerle ibadeti uygun görmüyorlardı. Kâbe’nin içi, dışı ile Merve ve Safa tepelerinde putlar mevcuttu. Tüm bunların kendilerini Allah’a yaklaştıracağına, şefaatçiler olacağına inanıyor, doğrudan Allah’a yönelmeyi; tüm eksikliklerden münezzeh olan Allah’ın şanına yakıştırmıyorlardı. Çünkü yanlış bir Allah tasavvurları mevcuttu.

Kâbe’ye yönelme istekleri olan Allah Resulü (s) ve müminler (Bakara, 2/114), sa’y ve tavafta endişe ve sıkıntı yaşamaktadırlar. (Bakara, 2/158) Rabbimiz burada büyük bir hassasiyeti gündemimize taşıyor. Müslümanlara, müşriklerle aynı pozisyonda ve şekilde, ayrıca putlara doğru ibadet çok ağır geliyordu. Müminlerin cahiliyeden ne kadar tiksindiklerini ve bu konuda ne kadar duyarlı olduklarını görüyoruz. Cahiliyenin izini, etkisini, eserini taşıyan ne varsa hayatlarından söküp atmak istiyorlardı. Şirkin izlerini, küfrün emarelerini, hayatlarından, mabetlerinden, kutsallarından, şiarlarından söküp atmanın gayreti içindeydiler. Cahiliyeyi hatırlatacak hiçbir emare kalmamalı, tamamen arınmalıydılar. Müşriklerle benzer pozisyonlara düşmemek, onların merasim, ayin, tören ve benzeri uygulamalarını, hayatlarında izleri kalmış pratiklerini tek tek söküp atmaya ve onlarla benzeşmemeye büyük hassasiyet gösteriyorlardı.

Bu husus, sadece o dönem Müslümanlara has riskler değildir. Günümüzde de ideolojik olarak karşılaştığımız cahilî uygulamalar ve hayat tarzları nesiller boyunca devam edip gitmektedir. Toplumda bir eylemin yaygın olarak yapılması sebebiyle normal kabul edilmesi veya meşrulaştırma amaçlı teviller, sınırları zorlayan yorumlar, büyük risk oluşturmaktadır. Neslimiz, günümüz cahiliyesinin birtakım uygulamalarında zamanla mahzur görmemeye, endişesini taşımamaya, gerekli duyarlılığı sergilememeye başladığından dolayı ‘benzeşme tehlikesi’ altındadır. Yanlış uygulamaların kanıksandığını, bağışıklık kazanıldığını, bu hassasiyetin zamanla bulanık bir İslami anlayış, çarpık, sakat bir din algısı şekline dönüştüğünü artık görmemiz gerekiyor. Yoğun bir şekilde maruz kalınan zulümlere karşı konjonktürel veya menfaat odaklı suskunluklar, tören, merasim, düğün, tatil, müzik, sanat, alışveriş vb. şeklinde hayatımıza sirayet eden cahilî kirler ve yozlaşmalar aslında bunu ifade etmiyor mu? Cahiliye şiarları ile İslam’ın şiarları günümüzde içiçe giriyor ve farkları yeterince açık şekilde seçilemiyor. Bulanık bir çağda yaşıyoruz. Şiarımız olmayan hususlar gündemimize girip adeta şiarımız haline geliyor.

Rabbimiz bizden net bir çizgi, sahih bir İslam, sağlam bir akide ile -putların ve putçuların hayat üzerindeki müdahale ve etkilerine karşı kendimizi koruyacağımız- salih ameller istiyor. İslam’ın unutulan, üstü küllenen, çarpıtılan, karartılan şiarlarından; marufu emredip münkeri nehyetmek, zulüm karşısında direnmek ve haykırmak, gerek emperyalist gerekse kapitalist sömürülere karşı bilinç oluşturmak, şehadet, cihad gibi şiarları gündemleştirme sorumluluğumuz vardır.

Kâbe, Safa ve Merve, kurban, ezan, Kur’an gibi Allah’ı çağrıştıran ve hatırlatan şiarlar Allah’ın şiarlarındandır. Bizler de Allah’ı hatırlatan, duruş ve eylemleriyle O’nun yoluna davet eden birer şiar olabiliyor muyuz? Sahabe bir gün Allah Resulü’ne sorar; “Ya Rasulallah, hayırlı mümin kimdir?” Şöyle cevap verir: “Görüldükleri vakit Allah’ın hatırlandığı kişidir.” Bu hadiste şu esas ve incelik, bazı soruları gündemimize getirmelidir: Varlığımız, Allah’ın varlığına, birliğine, kuvvetine, kudretine işaret ediyor mu? Bizim duruşumuz, varoluşumuz Allah’ı çağrıştırıyor mu? Bizi görenler bizi gördüklerinde Allah’ı hatırlamak, bizimle irtibatlarında Allah’ı hesaba katmak durumunda kalıyor mu?

Duruşumuz ve varoluşumuz aslında Allah’ın bir şiarı olarak belirmeli, İslam’ı sembolize etmelidir. Kimliğimiz ve kişiliğimiz Allah’ı çağrıştırmalı, insanları Allah’a taşımalı, O’nu hatırlatmalı ve O’nunla buluşturmalıdır. Biz ancak böyle bir misyonla, böyle bir çizgide ve böyle bir varoluşu tamamlayarak gerçekten vahyin şahidi ve yeryüzünün halifeleri olabiliriz.

“Safa ve Merve Allah’ın şiarlarındandır.” derken, bu eylemin sembolize ettiği hakikati anlayabilmeliyiz. Tarif edildiğinde; “Sembolün hareketleri, mektubun zarfına benzerken sembolize ettiği gerçek ise mektubun kendisidir.” denmektedir. Sa’y ile Allah, Hz. İbrahim’in siyahi hanımı ve Hz. İsmail’in annesi olan Hacer’in şiarını günümüze taşıyor. Aksi takdirde niçin şiar olsun ki? Kucağında yavrusu ile bırakıldığı zaman, Hz. İbrahim’e kendisini ıssız bir çölde terkedip nereye gittiğini soruyor. Bu zor durumu, “Allah’ın merhametine ve rahmetine bırakıldıkları” cevabı üzerine; “O halde Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” teslimiyetiyle karşılıyor. Yanlarındaki su ve ekmek bitince çaresizlik içinde Safa’dan Merve’ye koşuşturuyor. Bu şiarın bize verdiği ilk hakikat; kulun Allah rızasıyla cehd ve mücadelesinde gücünün tükendiği yerde Allah’ın yardımının yetiştiği hakikatidir.

Allah’ın öğrettiği doğrularımız ve değerlerimiz üzerinden bir sabır imtihanından geçtiğimizi ve sabredenlerin müjdelendiğini kavradıktan sonra nasıl sabretmemiz gerektiğine dair Hacer validemiz, canlı bir örnek olarak sunuluyor tüm çağlara. Hacer’in yürüyüşüne iştirak etmemiz isteniyor. Safa ve Merve arasında onun izi sürülmeli, ayak sesleri işitilip, ritmi tutturulup, yavrusu için su ararken, yanına yâr ve yardımcı ararken yürek atışları yüreklerimizde hissedilmelidir. Her müminin Hacer’in sünnetini ve sa’yini kıyamete kadar şiar ve ilke edinmek ve kendi çağında onu temsil etmek mecburiyeti vardır.

İslam; dinamizm, hareketlilik ve kıyam demektir. Çölde yalnız kalan bir kadın, bir kulluk yürüyüşü başlattı. İsmail’ini korumak, yavrusunu yaşatmak için umudunu yitirmedi, karamsarlığa mağlup olmadı, sürekli aradı. Kulluk yürüyüşünü en zor şartlarda ne pahasına olursa olsun sürdürmenin takvasını gösterdi. Çünkü biliyordu ki bu bir imtihandı ve “Allah bize kâfidir, O ne güzel vekildir.” ahdi vardı. Bu yürüyüş çağlara örnek kılındı.

İslam’ın bütün ibadetlerinde bir hareketlilik, bir dinamizm, bir yürüyüş veya bir sefer görürsünüz. Namaz ikame edilir, ayağa kaldırılır, kıyamdır, rükudur, kıraattir. Ezan; yürüyüş ve diriliş çağrısıdır. İlim, cihad, hicret, davet, iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek; birer ıslah ve inşa yürüyüşüdür. Zekât; yerine ulaştırılması zorunlu olan üzerimizdeki borçtur. Allah’ın emir ve nehiyleri, sırat-ı müstakim istikametine hidayet eden birer kılavuzdur, Allah’a ulaştıran birer yoldur. Rabbimiz Âl-i İmran Suresinin 133.ayetinde ve Hadid Suresinin 21. ayetinde; “Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) harekete geçin, yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” diyor. Yine Tevbe Suresinin 46.ayetinde cihadsızlığı ve hicretsizliği tercih eden münafıklar için; “(Onlara:) Siz de oturanlarla birlikte oturun, denildi.” demektedir.

İnşallah bizler de Allah’ı işaret eden, hatırlatan, duruş ve eylemleriyle O’na davet eden birer şiar olabiliriz. Allah rızasıyla cehd ve mücadelesinde gücünün tükendiği yerde Allah’ın yardımının yetiştiği kimselerden olan, O’nun doğrularıyla mutabık değerlerimiz üzerinden sabır imtihanımızda zafer kazanan, İslam’ın dinamizm, hareketlilik ve kıyam vasfını kuşanan müminler olarak can emanetini teslim etmeyi nasip eylesin. Âmin…

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR