1. YAZARLAR

  2. Musa Üzer

  3. Merhametsiz Siyasetten Medet Ummak

Merhametsiz Siyasetten Medet Ummak

Haziran 2017A+A-

Cumhurbaşkanı Erdoğan zaman zaman FETÖ’ye yönelik operasyonları kast ederek “Acımak yok! Acıyanlar acınacak hale gelirler!” çıkışı yapmak suretiyle operasyonlar ve kararnamelere yönelik tepkileri sert bir şekilde bastırıyor. Bir boyutuyla Erdoğan’ın içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi anlamak mümkün. Çünkü AK Parti iktidarı döneminde olağanüstü imkânları Fethullahçıların hizmetine sunan bizatihi kendisiydi. Bu hareketin gücü yüz iken yüz milyon oldu. Bütün uyarılara rağmen Erdoğan bunların başkasına hayat hakkı tanımayan kadrolaşma politikalarına göz yumdu. Farklı İslami cemaatlerin bu yöndeki eleştiri ve şikâyetlerine kulak asmadı. Açtığı imkânlarla omuzlarına apoletler alanlar, hemen arkasında yaverlik yapanlar gün geldi onu devirmeye, sadece onun canına değil bütün bir toplumun hayatına kastetmeye kalktı. Bu zaviyeden bakıldığında Erdoğan’ın öfkesini anlamak mümkün.

Lakin problem; öfkenin süreklilik hali ve gerçekte kime yöneldiği ve bir türlü hukuk devleti olmayı becerememiş Türkiye gibi ülkelerde bunun realitede neye tekabül ettiğidir. Bu öfke, Fethullahçılarla bir şekilde irtibatı olmuş, onların dershanesi, bankası, okulu, sendikası, hastanesi vb. kurumlarıyla ilişkisi olmuş, para yatırmış, çocuğunu okutmuş, abone olmuş herkesin FETÖ üyesi kapsamında işlem görmesine cevaz veren bürokratik zulme onay vermeye yol açıyor. Hatta hiç bunlarla alakası olmayıp da mağdur edilenlere şefaat edecek olanlara da kapıyı kapatıyor. Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Cumhurbaşkanı Erdoğan dün olduğu gibi bugün de derin bir yanılgı içindedir. Açık bir şekilde yanlış yapmaktadır. FETÖ isimli örgütle mücadele yanlış söylem, zemin, argümanlar ve aktörler üzerinde yürümektedir. Başta kendisi olmak üzere devletin bütün makamları tarafından yıllarca taltif edilmiş, kurumları ve kadroları itibariyle himaye görmüş, legalite ve daha önemlisi meşruiyet açısından Nirvana’ya ulaşmış bu harekete (cemaat de denilebilir örgüt de fark etmez) insanların safiyane duygularla girmesinden daha doğal bir şey olamaz. Zaten onun içindir ki kendisi bunları tanımlarken “tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet” gibi çok yerinde ve haklı tespitte bulunmuştu. Devlet bu ilkeye göre hareket etseydi problemin büyük bir kısmı kolayca hallolmuş olacaktı.

Türkiye toplumu açısından büyük oranda 17/25 Aralık ve MİT tırları süreci sonrasında Fethullahçılara yönelik bakış açısında önemli kırılma yaşandı. Hatta cemaatin içinde de benzer durum yaşandı. Ve en nihayetinde ise 15 Temmuz darbe ihanetiyle de daha şok edici bir sürece evrildi. O ana kadar 17/25 Aralık süreci gibi durumları izahta güçlük çeken hareket müntesipleri darbeyi anlamlandırmada tam bir tökezleme içine girdiler. Unutmayalım ki bugün güya bunlara karşı Erdoğan’ın yanında olduklarını söyleyen birçok kişi o dönemde kendisinden çok farklı noktada ve söylemde idiler. Dolayısıyla bu örgüte sempati ile bakanların kafasının karışmasından daha doğal bir şey olamaz. Bir kısmı yenilginin sahibi yoktur gerçeğinden yola çıkarak bedel ödememek için olayı sahiplenmez iken Cumhurbaşkanının taban diye bahsettiği insanlar ise bizatihi işin yanlışlığı duygusuyla olayı lanetleme ya da reddetme tavrına girdi. Eğer kurgusallık ve evham gibi unsurlara kapılmadan vakaya yaklaşılırsa bu durum net bir şekilde görülecektir.

Kediye Ciğer Teslim Operasyonları

15 Temmuz sonrasında beklenen şey ne idi? Önce örgütün şemasını, grafiğini, sistematiğini, mantığını, kadro zeminini, mücadele zeminini doğru bir şekilde çıkarmak... Bunu kim yapacaktı? MİT, Emniyet ve askerî istihbarat. Peki, bu oluşumların “dinî” bir oluşumu sağlıklı ve hakkaniyete dayalı objektif, nesnel değerlendirebilecek bir yapısı var mı? Türkiye gibi yıllarca İslam’a ve İslami değerlere düşmanlık temelinde bir rejim inşa etmiş bir ülkenin en soğuk yüzlü kurumlarından bunu beklemek safdilliktir. Erdoğan’ın da iradesi ve desteğiyle geçmişleri sabıkalı bu kurumların halkın dinî duyarlılığını yansıtacak kadrolaşma politikasını, değişimini zaten Fethullahçılar yapıyordu. Onların da ihaneti ve ardından tasfiyesiyle bu kurumlar büyük oranda yine başta Erdoğan olmak üzere Müslümanların değerlerine uzak insanlara kaldı. Elifi görse mertek zannedip rahatsız olanların bilgi fişi nasıl esas alınabilir? Öyle ya Erdoğan’ın kendisi bizzat kimin FETÖ’cü olduğunu tespit etmiyor. Bitti mi?

Hayır! Olayın bir de yargı aşaması var. Yakın zamana kadar CHP’nin gücünün özellikle üst yargıda yüzde doksanlarda olduğu bir mekanizmadan söz ediyoruz. Erdoğan’ın da desteğiyle yargıdaki CHP, Alevi, sol kadrolaşmayı makul zemine çekmek için bu alanda da Gülencilerin önü açıldı. Özellikle 2010 Referandumu sonrasında ciddi oranda örgütlenmeyi de sağladı nitekim. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşanan tasfiyeler sonrasında bu kadroların yargı alanındaki ağırlıkları tekrar öne çıkarken geri kalan unsurlar büyük oranda “skor” peşinde koşan hukuk nasipsizleriyle dolu. Öteki cenah tipik laik-Kemalist ideolojik saiklerle dindar kadrolardan önüne gelen her zanlıya tutuklama kararı verme zevkini doya doya yaşıyor. Cezaevlerindeki başörtülü sayısı Kemalist dönemin toplamından daha fazla. Burada ciddi bir yanlışlık yok mu? Zulüm değil mi? Bu goller kimin kalesine gidiyor? 

Herkes İllegal ise Legal Kim?

Örgütün hiyerarşik yapısı ve sorumluları açısından bakıldığında aynen Şiilerdeki gibi takiyyeci bir yapıda olmalarından dolayı bunların tespitinin zor olduğu itirazı makul görünebilir. Oysa hayatın olağan akışı perspektifi çerçevesinde örgütlerin legal, illegal, askerî kanat yapısı üzerinde bilgisi olan herkes alan tekabüliyeti sayesinde nokta atışı yapabilir. Ama kafası hiç bu yönde çalışmayanlar 17/25 Aralık ve MİT tırları operasyonunun başarısız olmasından örgütün önemli noktalardaki sorumlularının ise ellerini kollarını sallaya sallaya yurtdışına çıkmalarını sadece seyrettiler. Tıpkı 15 Temmuz darbesinin ardından Adil Öksüz’ün güvenlik güçlerinin elinden rahat bir şekilde kaçması gibi. Geriye kim kaldı? Büyük oranda ne olup bittiğini anlamakta güçlük çeken, cemaate sempati besleyen hatta içinde olup ama darbe planının içinde olmadığından net bir şekilde emin olan insanlar. Ne olup bittiğini anlamakta güçlük çekilmesini bazıları anlamakta güçlük çekebilir. Oysa durum anlaşılır bir çerçevede. Yıllarca kendi başına düşünebilme özelliği kazanmamış, cemaat ve önderine aşırı, abartılı ve dahi mutlak bir bağlılık içerisinde olmuş insanın travması az bir şey midir?

Bürokratik Oligarşinin İnsafından Medet Umma

15 Temmuz darbesinden sonra istihbarat örgütleri, asker ve emniyet, yargı ve mülki amirler adeta bütün cemaat mensubu ya da sempatizanına illegal örgüt ve askerî kanat üyesi muamelesi yapmakta. Tam bir mantıksal saçmalık. Elli bin kişi darbe mi planlamış ya da darbeden haberdar mıydı? On binlerce kişinin darbeden haberdar olduğu iddia ediliyorsa o halde istihbarat örgütleri niçin ve nasıl oluyor da haberdar değildi. Yok, eğer bu insanlar haberdar değildi ise darbe suçuna ortak edemezsiniz ve milat olarak 15 Temmuz sonrası aidiyet ve bağlılığı esas almanız gerek hukuken. Başkasının mağduriyeti üzerinden ahkâm kesip “Ama efendim olağanüstü hal koşulları var, olur böyle vakalar!” diyenler kendileri benzer bir şey yaşasın! Bakalım, olur muymuş böyle vakalar?Ya da ‘necip ve kerim devletimiz’ en sonunda af çıkarıp hepsini görevine iade eder diyenler kendileri de aynı hal ve ahvale razı olsunlar. Darbe davası ile örgüt davasının ayrılması bu bağlamda çok da önem arz etmiyor. Çünkü örgüt davaları da darbe davasının ağırlığı altında yürütülmekte. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi muhalif ya da muarız olarak değerlendirdiği kesimlere yönelik akıl ve mantıkdışı politikalarıyla doludur. Bizatihi Cumhurbaşkanı Erdoğan İslamcı gelenekten gelen bir siyasetçi olarak bunu çok iyi bilmektedir. Nitekim ‘Çözüm Süreci’ne start verdiği dönemlerde devletin Diyarbakır zindanlarında uyguladığı zulüm ve vahşetin PKK’yı büyüttüğünü, yapılan zulümlere tepki ile yetişen nesiller gerçeğini haklı olarak kamuoyunun önünde defaatle dile getirdi. O halde aynı yanlış niçin tekrar ediliyor? Kurumsal refleksleri ve siyaset geleneği belli bir oranda oturmuş devletlerde ‘yeni siyasal kültür’ inşa etmek zordur. Değişim-dönüşüm iddiasıyla yönetime gelen siyasetçi on yıllarca işleyen çarka bir anlamda teslim olup zamane insanı olur. Dolayısıyla bu bağlamda Erdoğan’ın Fethullahçılara karşı uyguladığı yöntem bir mirasın devamıdır. Ne var ki bu miras temiz değil, adil hiç değil. Nitekim benzer yöntemi Fethullahçılarda muktedir olduklarında muarızlarına uygulamaya çalışmışlardı.

Vur Ama Bir Dinle!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce çokça güvenip yol verdiği Fethullahçıların ihaneti ardından bunlara asla güvenmeyecek bir noktaya gelmesi anlaşılabilir bir durumdur. Ama peki Türkiye gerçeği, bürokratik oligarşi gerçeği, resmi ideolojinin ortaya çıkardığı memur tipolojisi esas alındığında bir Müslüman olarak bu bürokratlara güvenmesi de neyin nesidir? Erdoğan, Allah’tan korkan bir insandır ama acımak yok diye talimat verdiği bürokratın böyle bir derdi mi bulunmakta? Peki, acımak niçin yok? Acıma kime karşı olmaz? Niçin sorgulanmıyor? Şöyle bir düşünelim lütfen: Anadolu’nun orta ölçekli bir şehrinde İslam’a meyilli bir insan olarak bu cemaatle tanışıyorsunuz. Onların da katkısı ile namaza başlıyorsunuz, helal ve harama azami dikkat eden bir insan oluyorsunuz. Sohbetlere katılıyorsunuz. Himmet toplantılarına iştirak edip kazancınızdan infak ediyorsunuz. “Hocaefendi” namlı Fethullah Gülen’i çok seviyorsunuz, sohbetlerini devamlı takip ediyorsunuz. Devletin ve hükümetlerin de bu cemaati desteklediğini gördükçe gururlanıyorsunuz hatta. Sonra bir gün geliyor, yine dindar olan hükümet ile cemaatin kavgaya girdiğini görüyorsunuz. Suçlamalar, operasyonlar derken bir darbe teşebbüsüne yakalanıyorsunuz. Başta Gülen olmak üzere örgütün sorumlularının başarısız darbeyi sahiplenmemelerinden kim yaptı sorusuna cevap ararken bir gece yarısı evden alınıp tutuklanıyorsunuz. Ve üç çocuğunuzun rızkını da temin ettiğiniz işinizden de bir kararname ile ihraç ediliyorsunuz.

Bu ve buna benzer tablo o kadar çok yaşanıyor ki AK Parti’nin bakanları, milletvekilleri, il başkanları, yetkililerinin elinde binlercesi var. Türkiye’de Fethullahçı olmanın en genel anlamda hikâyesi budur. Adeta susturucu bir silah olarak öne sürülen ByLock ise insanların yaka paça cezaevine konulması için yeter sebep değildir. Devlet ByLock olayını bir veri olarak elinde değerlendirebilir elbette. Lakin bir kişinin ByLock yüklemesi hatta aktif olarak kullanması illa o kişinin örgüt üyeliği kapsamında değerlendirilmesini gerektirmez. Çünkü bahsedilen örgütün kapsamı, yaygınlığı, devlet ve toplum nezdindeki yayılımı ve itibarını göz önünde bulundurma zorunluluğu var. Örneğin bir kişinin dindarlık saikiyle içinde olduğu bu cemaatte bolca nasihat, vaaz, sohbet, vird, dua az biraz da siyaset paylaşımında bulunduğu ByLock paylaşımına olağanüstü örgütsel eylem muamelesi yapmak devleti tanıyan insanların zekâsıyla dalga geçmektir. Bir menfaat şebekesi örgütlenmesi olan Pelikancı ahlaksızların vicdanları katlederek öne sürdüğü delillere AK Parti’nin yetkilileri dahi inanmıyor.

Onun için himmet, dershane, sohbet üçgeninden ortaya çıkan cemaat ilişkisinden illegal örgüt çıkarmak doğru değildir. O zaman devlet bırakınız üyeliği bu örgütün yöneticisidir, her şeyidir. Ve devleti yöneten kadrolar da aynı suça ortaktır. 16 Haziran 2013’te dahi Türkçe Olimpiyatlarına katılıp konuşma yapan Başbakan Tayyip Erdoğan’dan aldığı güçle cemaate katılacak, destek verecek ve hatta o etkinliğe katıldığı için bir kişi örgüt üyeliğinden yargılanacak ama Erdoğan “Rabbimden af diliyorum, milletimden özür diliyorum!” sözüyle işin içinden çıkacak. 15 Temmuz darbe sonrası Fethullahçılara yönelik hükümetin uyguladığı politika ise tek kelime ile fecaat! Örgüt sosyolojisi, Türkiye’de cemaatler ve siyaset, Türkiye tarihi, bürokratik mekanizma, ideolojik yargı ve resmi ideoloji, ordunun kurumsal kimliği ve darbeci yapısı, MİT’in (bugüne kadar olduğu gibi bugün de darbeyi ıskalayan) tarihi, on beş yıllık AK Parti iktidarının dindarlık politikasını inşa ettiği zemin vb. olay ve olguları gözönünde bulundurmadan, serinkanlı, tutarlı analiz ortaya koymadan, yakın ve orta ölçekli planlama dahi yapmadan zücaciye dükkanına ayağına kıymık batırılmış fili sokmak gibi örgüt, cemaat, taraftar, partizan, sempatizan, bankaya para yatıranın da bankada çalışanın da öğrenci bursu verenin de alanın da işleme tabi tutulduğu acayip bir süreçten geçiyoruz.

Yolumuzun Esası Aklımızın/Kalbimizin Banisi

Böyle bir vakaya nasıl ve niçin acıma olmayacakmış anlamak mümkün değil. Yolumuzun esası “Acıyanlar acınacak hale gelirler!” benzeri retorikler değildir. Rabbimiz Kitab-ı Kerim’de birçok ayette Müslümanlara “Affederseniz şüphesiz bu, sizin için daha hayırlıdır!” buyurmaktadır ki şüphesiz bunda akıl sahipleri için hesaplanabilen ya da gaybi olan ibretler vardır. Müslüman hangi makamda olursa olsun varlık âleminde niçin bulunduğunu unutmadan hareket etmek zorundadır. Bizim elimizle olacak olan geniş halk kitlelerinin kalplerinin İslam’a ısındırılması, kalplerinin yumuşamasına vesile olmaktır. Bütün bir Mekke’ye Ebu Leheb, Ebu Cehil muamelesi yapmadı âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz.Peygamber(s) tebliğ ve davetinde. Oysa o şehrin insanı onu öldürmek istedi, davetine küstah tavırlarla yüz çevirdi ve kendilerine hakaretler, işkenceler ve boykotlar dayatıldı. İnsani açıdan bakıldığında Mekke’nin altının üstüne getirilmesini haklı kılacak objektif koşullar çoktan oluşmuş idi. Ama o yapmadı. Düşman şaşırdı. Kalpler yumuşadı. Yirmi yıl boyunca davete küstahça sırt çevirenler nasıl bir dalaletin içine düştüklerini anladılar.

Hz.Peygamber’in (s)nasıl bir ahlak, hukuk, adalet üzerinde olduğunu herhalde Mekkelilerden daha iyi anlayacak kimse yoktur. Bir kez olsun yalan söylediğine şahit olmadıkları o insanı öldürmek için gittiklerinde emanet sahiplerine ulaştırılacak malları bulanlar onlar idi. Şimdi de başkomutanları Hz.Peygamber’in emirlerini bekleyen binlerce silahlı Müslümanın elindeler. Ne muhteşem bir sahne! Her türlü haksızlık ve zulmü işlemiş Mekkeliler biliyorlar ki Muhammed’ül Emin’in kumandanlığındaki ordudan serkeşlik, haydutluk, hukuksuzluk, çifte standart, eşkıyalık, çirkeflik sadır olmaz. Geçmişte yaptıklarını düşündüklerinde yüzlerine korku geliyor ve ağır bir muamele ile cezalandırılacaklarını düşünüp umutsuzluğa düşüyorlardı. Lakin hadisenin diğer boyutunda “âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed” bulununca işin rengi değişiyordu.

‘Marifet’ o dur ki güçlü pozisyonda iken affetmek, kin ve intikam almayı geride bırakıp, beşerî ve dünyevi hırs, arzularına yüz vermeyerek davranmaktır. İşte Mekke’nin fethi sahnesi tam da bunu göstermekte. Defalarca kendisini öldürmeye çalışanların yaşadığı şehir, kendisine, arkadaşlarına işkence edenlerin sığınağı, Bedir’de, Uhud’da kendisiyle savaşanları barındıran şehir binlerce savaşçının muhasarası altında. Dört bir koldan girilen şehrin altını üstüne getirmek için savaş hukukunun bütün kuralları yerine gelmişti aslında. Ve amma mağrur, gururlu, kibirli, zafer kazanmış kumandan edasıyla değil mahcup ve başlar secdeye ayarlı bir şekilde bir zamanlar kendilerine kan kusturulan, yollarına diken serpilen, üzerlerine pislikler saçılan şehre girildi. Bakara Suresi 58.ayeti kerimesinde Hz.Musa’nın yanında bulunan İsrailoğullarına buyrulduğu gibi “Ya Rabbi bizi affet!” duası ve sakalı devesinin semerine değecek kadar başı öne eğik şehre giren Hz. Muhammed (s)’in “Allah’ım hayat ancak ahiret hayatıdır.” perspektifinden biran bile gafil olmayarak.

Siyer kaynakları sayıları 17’yi bulan bir grubun merhamet kapsamına alınmadığını aktarır. Ki bunlar da Abdullah b. Ebu Sarh gibi daha vahiy kâtipliği yapıp irtidat ettikten sonra yazarken vahye başka şeyler de kattığı iftirasında bulunan ya da cariyesi Fertena’ya Hz. Peygamber’e dil uzatan şarkılar söylemesini emreden Abdullah b. Hatal gibi küfürde gerçekten de ileri giden, azgın kişilerdi. Bunların Kâbe’nin örtülerine sarılmış olsalar dahi öldürülmelerini emreden Hz. Peygamber, Mekke halkına ise Ebu Süfyan’ın evine sığınanların güvenlikte olduğunu, Kâbe’ye sığınanların ya da evlerinde kalanların güvenlikte olduğunu buyurdu. Allah Resulü’nün rehberliği bir kez daha müminlerin önünde. Birkaç gün öncesine kadar küfrün önderliğini yapan Ebu Süfyan’ı dahi sistemin içine çekecek bir ince davranış…

Şehrin altı üstüne gelmedi ama kalpler altüst oluş yaşıyordu. Bu ne muazzam bir dengedir. Savaş peygamberi ve rahmet peygamberi dikotomisi olması gereken ölçüde, insanlığın ihtiyaç duyduğu kıvamda işliyordu. Korku ve heyecan içerisinde titreyerek kendisine doğru gelen bir Mekkeliye; “Sakin ol, korkma! Ben bir kral değilim! Ben ancak güneşte kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum!” diyor kaç savaşı yönetmiş rahmet peygamberi. İçlerinde suikast düşüncesi taşıyan Fadale b. Umeyr ya da fırsatını bulduğunda yeniden bir ordu toplayıp savaş açmayı kafasında tasarlayan Ebu Süfyan gerçekliğini ters yüz eden merhamet, şefkat, anlayış, hikmet abidesi Hz. Peygamber’in yönetimi ile tarihin seyri değişiyor. İşte Resul’ün sünneti! Her Müslüman idarecinin, kumandanın, yöneticinin, devlet adamının, siyasetçinin örnek alması gereken rol model. Mekke halkına yaptığı konuşmada ise Yusuf Suresi 92. ayet-i kerimesini hatırlatıyordu. “Ey Kureyşliler! Ey Mekkeliler! Şimdi size ne yapacağımı umuyorsunuz?” diye soruyor usvet’un hasene olan peygamber. Kureyşliler: “Biz, senin hayır ve iyilik yapacağını umuyoruz. Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin; kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun. Eline imkân geçti iyi davran!” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ben size, Yusuf (as)’ın kardeşlerine dediği gibi diyeceğim: ‘Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.’ Gidiniz! Sizler, özgür ve serbestsiniz!” diyerek bir anlamda genel af ilan ediyordu. Musa gibi şehre girip Yusuf gibi davranıyordu. Tevhidî çizgiyi tarihsel süreklilik perspektifinde gösteren Hz. Peygamber insanlığın ihtiyaç duyduğu hayat tarzını ilk elden göstermiş oluyordu.

Hz.Peygamber’in bu eşsiz ahlakını şekillendiren Rabbimizin ayetleri müminlerin de ahlakını merhamet merkezli bir ilişki biçimiyle inşa ediyordu. Nitekim Şura Suresi 36-39. ayetlerinde şöyle buyurulur: “Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir. Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar. Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında şura iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.” Âl-i İmran Suresi 159. ayette de “O zaman, Allah'tan bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Ve eğer sen, kaba, katı yürekli olsaydın, mutlaka senin etrafından dağılırlardı. Artık onları affet ve onlar için mağfiret dile ve işler konusunda onlarla müşavere et!” buyurulur. Hz. Peygamber’in insanları nasıl etrafında toparladığının güzel davranışla ilişkisi hatırlatılmakta. Enfal Suresi 33. ayette ise “Hâlbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir.” buyruğuyla Rabbimizin katında mağfiret dilemenin karşılığı hatırlatılmakta. İnsanın eylemlerinin son tahlilde ikili değer sisteminde değerlendirileceğini ortaya koyan Fussilet Suresi 34. ayet-i kerimesi de kötülüğün iyilik karşısındaki acziyetini, iyiliğin bizatihi iyi olmaktan kaynaklı meşruiyet gücünün hasım/düşmanda yol açacağı değişimi hatırlatarak müminlerin izlemesi gereken yolu gösteriyor: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kişi sanki candan bir dost oluvermiştir.”

Baş Aşağı Bir Cemiyeti, Baş Yukarı Edecek Bir Kudrete Sırt Çevirmek

Varlık âlemi bizatihi Allah’ın sonsuz rahmetiyle kuşatılmış bir hakikat üzerinde. Mahlûkata gösterilen merhamet kalbin rikkati ve inceliğine işarettir. Siyasetçinin, yöneticinin de elinin altındakilere merhameti ise siyasetçinin kalbi olan ‘yönetme’ inceliği ve rikkatine işarettir. İnceliği zaaf ve tehlike olarak anlamak kabalığı karakter edinmişin işidir. Müslüman bir siyasetçinin, Allah’tan korkan bir yöneticinin son tahlilde amacı geniş insan kümelerini cezalandırmak değil, kazanmaktır. Suç ve cezanın toplumsal değerlendirilmesi gerçekliğinin yanıltıcı olduğunu görmek gerek. 15 Temmuz sonrası doruğa çıkan süreçle birlikte uygulanan politikaların iler tutar yanı yok. Samimi ve safiyane duygularla bir cemaat ilişkisi içerisine girmiş insanlara bir çıkış kapısı göstermeden en ağır biçimde cezalandırmaya çalışmak akıl kârı olmadığı gibi adil de değildir. Buna çözüm olarak gösterilen itirafçılık dayatması ise başlı başına bir olay. Kime neyi anlatmasını istiyorsunuz? Ya sizin muhatap olduğunuz binlerce insan sadece himmet, sohbet, ders, burs ilişkisini sadece biliyorsa? Allah’tan korkan biri sırf işsiz kalmamak için ders halkasındaki isimleri versin öyle mi? İnsanlardan nasıl istenebilir bu? Anne-babası basit gerekçelerle zindana atılmış, işinden edilmiş o çocukların kalbini okuyamıyor musunuz? Fethullahçılardan zerre miktarı hazzetmeyen akrabaların zindana atılmış yakınlarını sahipsiz bırakmayacağını, bu memleketin kültürünün buna izin vermeyeceğini görmüyor musunuz?

Geliniz görünüz ki memleket sathında rahatsızlıklar, şikâyetler ayyuka çıksa da iş değişmiyor. Çünkü bütün yollar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın haklı olsa da zararı faydasını aşan bitimsiz öfkesine gelip tıkanıyor. Hükümet yetkilileri, parti organları Erdoğan’ın karşısında dut yemiş bülbüle dönüyor. Erdoğan, Üstad Necip Fazıl’ı çok sever. Ezberinde birçok şiiri var. Biz de meramımızı Üstad’ın gerçekten de güzel Reis Bey tiyatro eserinden bir pasajla bitirelim:

Reis Bey: Merhamet! İnsanlara merhameti öğretmek! İnsandaki kötülük iktidarını hohlaya hohlaya yumuşatmak! Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir! Baş aşağı bir cemiyeti, başyukarı edecek bir kudret! Acımasızca idama götürdüğüm çocuk, bana 'Buz çölünde yol alıyorsunuz!' demişti. Hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz! Aldığımız nefesler bile sipsivri kayalar şeklinde donuyor! Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz! Damak kirletiyor, el solduruyor! Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmaya kalkıyoruz! Olur mu hiç? Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! Yazıktır kaplana! Günahtır kaplana! Merhamet!

Hâkim: O halde ceza ölçüleri, hak, adalet ve kanunlar lüzumsuz öyle mi?

Reis Bey: Öyle değil! Bunlar, doktorun çare bulamayınca bütün bir uzvu budamaya mecbur kalması gibi iç tedavi üstünde tedbirler.

Savcı: Efendim! Merhamet ekmek olsa da bütün insanlığa dilim dilim dağıtılsa; payına hiçbir şey düşmeyecek olan lanetli budur! Üstelik yüce reislik makamından bitirimhanelere düşüp ipten kazıktan kurtulma insanlar arasında eroin çetesi kuran bu bedbahtın, karşınızda kurtarıcı edasıyla adalet dersi vermeye kalkışması tam bir şenaattir! Kendisine yine reislik makamındayken söylediği bir sözü hatırlatırım; bizi daima işlenen suçun cüzzamlı suratına bakmaktan kaçıran bu edebiyat esnaflığını bir yana bıraksınlar! Ve bu görünen suçun görünmeyen bir yanı varsa onu ortaya döksünler!

Reis Bey: Sayın Savcı beni eski anlayış ve prensiplerimle mahkûm ettirmek istiyorlarsa; bilsinler ki ben zaten onun mahkûmuyum...Boş toprakta define aranırcasına suçlu aranmaz. Ancak meydana çıkarsa görülür. Kimseyi cebime eroin koymakla suçlandıramam ve benim hesabıma da suçlandırılmalarına razı olamam. Eğer gerçek suçlu gerçekten aramızdaysa, benim hesabıma mutlaka bağışlanacağını fakat kanun hesabına muhakkak kıstırılacağını bilerek kendi kendisine ortaya çıkmasını dilemekten başka yapabileceğimiz başka hiçbir şey yok.

Savcı: İşte, af ve merhamet rejiminin insandaki kötülük iktidarını ortadan kaldıracağı tezine en güzel fırsat, buyursunlar, gerçek suçluyu ortaya çıkarsınlar.

Reis Bey: Benim merhamet tezim bir dedektiflik kaidesi midir ki suçluyu bulsun… Ben diyorum ki her fert başucuna, “Suçlu benim! Herkes suçsuz!” levhasını asmalıdır! Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz, herkesin herkesi affetmesindedir! Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum... Hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk “Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz!” dedi. Ağladıkça anlıyorum. Ağladıkça anlıyorum! Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim! Hem de öylesine kaybettim ki Amerika'da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa, “Katil kim?”... “Benim!” diye haykırabilirim! Soğuk kış geceleri köprü altında yatan çocukların vebali benim boynumda! Gömleğimin yakasında! İsterse çareme adli tıp baksın! Fakat bir hastaneye girsem de kan kanseri çeken hastalar görsem; “Acaba onları bu hale ben mi getirdim?” diye düşünüyorum!

Ben ne yaptım? Uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim? Hangi mukaddesi kirlettim ki kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum! Dışımda ne arıyorlar? İçime doğru suçluyum ben! Bir de kalkmış, belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum...

Reis beyefendi, ceketim benimdir, cep ceketime aittir, eroin de o cebin malıdır. Ben suçluyum, bana acımayın Reis beyefendi. Bana acımak merhamete haksızlık olur!

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR