1. YAZARLAR

  2. Vehbi Göktaş

  3. Kur'an ve Sünnet Sempozyumu Üzerine

Kur'an ve Sünnet Sempozyumu Üzerine

Aralık 1997A+A-

İrfan Vakfı'nın düzenlemiş olduğu "Kur'an ve Sünnet Sempozyumu" 1-2 Kasım tarihlerinde Ankara'da yapıldı.

Sempozyumun açılış konuşmasını İrfan Vakfı Ankara Şube Sorumlusu Ali Kaçar yaptı. Kaçar, "Neden Kur'an ve Sünnet sempozyumu?" sorusunu, son günlerde Rasulullah'ın sünnetine şüphe ile yaklaşılmaya başlanıldığı, bunun için de bu konuyu tartışmanın ihtiyaç haline geldiğini vurgulayarak cevapladı.

Sempozyumun "Açılış Bildirisi"ni Hasan Karakaya yaptı. Karakaya, Sempozyumun konularından birinin Kur'an olduğunu vurguladı ve Kur'an'ın korunmuşluğu üzerinde durdu. Karakaya, "günümüze kadar kimse Kur'an'a gölge düşürememiştir, düşüremeyecektir, O'na batıl ne önünden ne de arkasından yaklaşamaz. Kur'an'ın bizim savunmamıza ihtiyacı yoktur. Çünkü Kur'an ilahi koruma altındadır" dedi.

Sempozyumun ikinci konusunun Sünnet olduğunu söyleyen Karakaya, Hz. Peygamberin Sünnet açıklayıcı olduğunu, bu nedenle ona itaatin Allah'a itaat anlamına geldiğini vurgulayarak konuşmasının son bölümünü yakın dönemlerde sünnete karşı oluşturulan anlayışlara ayırdı ve Nisa sûresi 80. ayet göz önüne alındığında, "Sünneti almayalım Kur'an bize yeter" söyleminin çıkmaza girdiğini ifade etti. Ancak, sünnet kavramının açık ve net bir tanımının yapılmaması konuşmada kastedilen sünnet karşıtı çevrelerin kimler olduğu noktasında şüpheler uyandırmıştı.

Başkanlığını Prof. Dr. Mahmut Kaya'nın yaptığı 1. oturumda tebliğciler Prof. Dr. Said Şimşek ve Prof. Dr. Bekir Karlığa idi.

Said Şimşek "Kur'an Ahkamının Evrenselliği" adlı tebliğinde, evrensellikle kastının zaman ve mekanda sınırsızlık olduğu vurgusuyla başladı. Şimşek; "Peygamberlerin getirmiş oldukları vahiyler evrensel mahiyettedir. Aynı zamanda önceki peygamberlerin getirmiş oldukları mesaj içerisinde ahkamla ilgili bazı meselelerde değişiklikler söz konusudur. Bu değişiklikler çok büyük çapta değildir. İhtiyaca binaen ortaya çıkmışlardır. Önceki Peygamberlerin vahiyleri bu yönüyle tarihseldir. Fakat Hz. Peygamber son peygamber olduğu için onun getirdiği vahiy evrenseldir" dedi. Tarihi süreç içerisinde çeşitli medeniyetlerle karşılaşılması sonucu sapmaların yaşandığını vurgulayan Şimşek, Kur'an'dan çeşitli okuma yöntemleri çıkarıldığını, bu yöntemleri çok önemseyenlerin, Kur'an'ın inanç, ibadet ve ahlakla ilgili ayetlerinin evrensel, hayatla ilgili ahkam ayetlerinin tarihsel olduğunu iddia ettiklerini dile getirdi.

Şimşek, Kur'an'daki ahkamla ilgili ayetlere yaklaşımını şöyle ortaya koydu: "Kur'an'ın ortaya koyduğu bir hüküm değişecekse Kur'an'ın değişeceğine kendisi işaret eder. Eğer Kur'an'da illet veriliyorsa ve bu illetin ortadan kalktığı kesinse o zaman ahkam değişebilir, illet verilmiyorsa siz kendiniz illet takdir edemezsiniz, zanni olanla katî olan değiştirilemez. Tarihselliğin içtihadlarda aranması mümkündür. Fakat maalesef bugün tarihsellik Kur'an'da aranmaktadır'.

Oturumun ikinci konuşmacısı olan Prof Dr. Bekir Karlığa "Goldziher'in Kur'an'a Yaklaşımına Eleştirel Bir Bakış" adlı tebliğine tarih boyunca oryantalizmin, emperyalizmin ileri bir karakolu olarak görev yapmaya çalıştığını vurgulayarak başladı. Oryantalizm ve Goldziher'in Kur'an'la ilgili görüşleri üzerinde uzun uzadıya duran Karlığa, Goldziher'in yönteminin kısa sürede İslam dünyasına yansıdığını ifade etti. Muhammed Arkoun ve onun vurguladığı okuma biçimleri üzerinde duran Karlığa tüm bu çabaların Kur'an'ın insanüstü özelliğinin ortadan kaldırılması ve sıradanlaştırılması amacına yönelik olduğunu ifade etti. "Zikri biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette biziz" (15/9) ayetiyle noktaladığı tebliğinde Karlığa beklenenin tersine Goldziher'in tezlerini eleştirel olarak ciddi ve yeterli bir şekilde ele alamadı.

Oturumun sonunda Said Şimşek'e gelen nesh ve tarihsellikle ilgili bir soruyu Said Şimşek, Kur'an'da neshin olmadığını, Kur'an'da neshin olduğunu kabul etmenin Kur'an'da çelişkilerin varlığını kabul etmek anlamına geleceğini. Kur'an'da da çelişki olmadığına göre neshi kabul etmenin mümkün olamayacağını vurgulayarak cevapladı.

Öğleden sonra devam edilen ve başkanlığını Prof Dr. Said Şimşek'in yaptığı sempozyumun ikinci oturumunun tebliğcileri Prof. Dr. Mehmet Ali Sönmez. Prof. Dr. Ahmet Önkal, Prof Dr. Nazif Şahinoğlu, Prof. Dr. Abdullah Aydınlı idi.

Prof. Dr. Mehmet Ali Sönmez "Kur'an'a Göre Sünnet" adlı tebliğinde sünneti oluşturan malzeme üzerinde durdu ve İbn Hibban'ın "Rasul'ün sünneti emirler, nehiyler, haber bildiren, mubah bildiren fiiler, Ef'al olmak üzere beş ana kışıma ayrılır. Her kısımda mü'minleri bağlaması açısından ortalama 80, toplam olarak da 400 çeşit sünnet mevcuttur" tasnifini aktardı. "Sünnetin Kur'an açısından değeri nedir?" sorusunun cevabında Peygamberimizin masumiyetini vurguladı ve "sünnet mü'minler için numune-i imtisaldir" diyerek sünnetin bağlayıcı ve hatadan uzak olduğunu ifade etti.

Kur'an'daki hikmet tabirinin sünnet anlamına geldiği konusunda ulamanın ittifak ettiğini, "Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye kitabı sana hakla indirdik (4/105) ayetindeki "Allah'ın sana gösterdiği şekilde" ifadesinin hikmetten maksadı ortaya koyduğunu, Hikmet'in Allah'ın rasule göstermesi olduğunu belirtti. Peygamber'in sözlerinde ve içtihadı fiillerinde hatadan beri olduğunun ve Rasul'ün sünnetinin vahy-i gayr-i metluv olduğunun bu ayetten çıkartılabileceğini ifade etti.

Oturumun ikinci konuşmacısı Prof. Dr. Ahmet Önkal'ın tebliği "Vahiy Sünnet ilişkisi ve Vahy-i Gayr-i Metluv" idi. Önkal bu konudaki görüşleri özetleyerek şöyle dedi:

"Sünnetin tamamıyla vahiy mahsulü olduğunu savunan görüşün temsilcileri İmam Safi, İbnü'l Hibban, İbn Abdül Ber, İmam Gazali, Ebul Vefa, Serahsi, Şatibi, Beyhaki, Razi günümüzde ise Muhammed Hamidullah, Mevdudi, Talat Koçyiğit, Mehmet Erdoğan'dır.

Bu düşünceye göre Hz. Peygamber herhangi bir emir davranış ve hükmünde Cenab-ı Hak tarafından ya doğrudan veya Cibril vasıtasıyla kendisine ulaştırılan bilgi doğrultusunda hareket eder. Şayet yanlış bir içtihatta bulunmuşsa mutlaka ikaz edilir. İçtihadı tashih edilmemişse cenabı hakkın takririnden ve onayından geçmiştir. Bu görüşün savunucularına göre vahiyle sünnet arasında çok da fark yoktur. Fark sadece lafzındadır.

Bu görüşü benimseyen ulemanın belli başlı delilleri Necm sûresi 3-4, Yunus sûresi 15, Ahkaf sûresi 9. ayetlerdir. Fakat ben şunu ifade edeyim ki bu ayetlerde kastedilen Hz. Peygamber'in bütün davranışları değil, Kuran'ı ifade etmektedir. Kendisini yalancılıkla suçlayan kafirlerin ithamına karşılık Kur'an'ın beşer sözü olmadığının vurgulanması için inzal olmuştur".

Hikmeti sünnet olarak değerlendirenlere "Hikmet sadece sünneti mi karşılamaktadır?" sorusunu soran Önkal, bu konuda biraz daha geniş düşünmek gerektiğini belirtti.

"Peygamberimizin beşer olma özelliğinin gözardı edildiği ilk görüşe mukabil ikinci görüşe sahip bir grup da Allah Rasulü'nün peygamberlik özelliğini gözardı ederek Peygamber'in Kur'an dışında vahiyle hiçbir ilgisinin olmadığını iddia etmiştir" dedi. Bu görüşün sunucuları olarak Seyid Ahmet Han, Emir Ali, Ebu Reyye ve Ahmet Akbulut'u saydı.

Sünnetin vahiyle ilişkisi noktasında Hayri Kırbaşoğlu ve M. Zeki Duman'ın kendilerine has düşüncelerini de serdeden Önkal, tebliği "Tüm bu görüşler ve delillere göre şu hususu kabul etmemiz gerekir ki Peygamberimizin bütün fiil ve davranışlarının sünnetin ürünü olduğunu söylemek mümkün değildir; ama sünnette vahye ait hiçbir etkinin bulunmadığını da iddia etmek doğru olmayacaktır. Sünnetin kısmen vahiy ürünü, kısmen de Hz. Peygamber'in kendi görüş ve kanaatlerinden oluştuğunu söylememiz mümkün gözük­mektedir" diyerek sözlerini noktaladı.

Oturumun 3. konuşmacısı Prof. Dr. Nazif Şahinoğlu idi. Şahinoğlu "Hz. Peygamber'e Sari Denilebilir mi?" adlı tebliğine mutlak ve gerçek Şari'nin yüce Allah olduğunu, Hz. Muhammed'in de Allah'ın izniyle, onun adına gerektiği zaman ilave bilgiler verdiğini, kanun koyduğunu, kurallar vazettiğini ve Hz. Muhammed'in yüce Allah gibi mutlak ve gerçek sari olmadığını vurguladı ve "Bu bağlamda Hz. Muhammed mecazen saridir" dedi.

Vahy-i gayr-i metluvu" kanıtlama çabasına girişen Şahinoğlu, Peygamberimiz'den 'Bana kitap ile birlikte bir misli daha verildi" rivayetini nakletti ve burada "misrden kastın vahy-i gayr-i metluv olduğunu belirtti; fakat bu "mislin" neden korunmadığı yazılıp, muhafaza edilmediği noktasındaki şüpheleri aydınlatıcı hiçbir açıklamada bulunmadı.

Oturumun son konuşmacısı Prof. Dr. Abdullah Aydınlı idi. Aydınlı, "Yaşayan Sünnet, Vaz'i sünnet gibi ayrım yeni sosyal bilimler açısından cazip gelen yaklaşımlardır. Ancak bunların vakıa ile ilgisi ne kadardır yani tarihte ilgili alimlerin kullandıkları kelimelerle, konunun aslıyla ilgileri ne kadardır, işte bu ilgiyi göstermek, bunların isabetlilik durumlarını ortaya koymak için bu kelimenin ilk asırlarda kullanılışına bakmamız yararlı olacaktır" diyerek sünnetin başlıca hangi mânalara geldiğini açıkladı.

Sempozyumun II. gününün 1. oturumunda Doç. Dr. Ali Akyüz "Sünnetin nNakledilmesinde Gösterilen Hassasiyet" adlı bir tebliğ sundu.

Oturum ikinci konuşmacısı M. Beşir Eryarsoy'un tebliği "Sünnete Yanlış Yaklaşımlarda Yaşayan Sünnet ve Hadis Ayırımı" idi.

Eryarsoy, rivayet ve dirayet ilimleriyle sünnet ya da hadis ilimlerini ortaya çıkaran faktörler üzerinde durarak, terim olarak Sünnet ve hadisin hadisçilere fıkıh usulcülerine ve fıkıhçılara göre tanımını nakletti ve kendisinin hadis usûlü alimlerinin yaklaşımına uygun olarak her ikisini (hadis-sünnet) aynı alanda kullandığını belirtti.

"Yaşayan Sünnet tabiriyle bir hadis usulü ilmi terimleri arasında rastlayamadık elimizdeki hadis ıstılahlarını temel alan kaynaklarda da bu terimi görmedik. Buna bağlı olarak kullanılan yaşayan gelenek ve diğer tabirlerin varlığını da bu eserlerde tesbit edemedik" dedi.

Yüce Allah'ın Kur'an'da, Rasulullahı örnek almamızı, O'na uyup itaat etmemizi emrettiğini, belirten Eryarsoy, "Yanlızca ameli tevatür ya da yaşayan sünnet çerçevesi bu emirlerin gereğini yerine getirmek için yeterli olabilir mi" diye ekledi ve yaşayan sünnet tabirini ortaya koyanları etkileyen temsilciler olarak Goldziher, Seyyid Ahmet Han, ve Fazlurrahman'ın görüşleri üzerinde durdu.

Oturumun 111. konuşmacısı "Ahad Hadislerin İtikatta Delil Oluşları" tebliği ile Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu idi.

Koçkuzu, hadislerle ilgili polemikleri ona olan ilgi olarak yorumladı ve bunu sevindirici bulduğunu ve bu konularda herkesin araştırma ile yükümlü olduğunu vurguladı. Koçkuzu, "Terminolojik ihtilaflar dışında haberü'l vahid itikadda delil olmaz fikri muhaddislerin kanaati değildir ve yanlış bir kanaattir. Bu ortada mevcut olmayan bir şeyi istemekle eş anlamlıdır" dedi.

Koçkuzu, konuyla alakasını kuramadığımız ihtisaslaşma konusu üzerinde durdu ve sünnet münakaşalarının mütehassıs kimseler tarafından yapılması gerektiğini vurguladı.

"Ahad Hadislerin İtikadda Delil Oluşları" adını taşıyan bu tebliğinde, ahad hadislerin "nasıl" delil olabileceğine yönelik hiçbir açıklamada bulunamadı. Sadece "ahad hadisler itikadda delil olur" lafzını bol bol tekrarladı.

Oturumun son konuşmacısı Prof. Dr. Salahaddin Polat "Sünnetin Anlaşılmasında Yeni Metodoloji Arayışları Üzerine" adlı tebliğini sundu.

Sempozyumun son oturumunda ilk konuşmacı Yrd. Doç. Dr. Ali Çelik "Sünnetin Aktüel Değeri" adlı tebliğinde sünnetin gerek dini gerek dünyevi hayatımızdaki değerine dikkat çekti.

Tarihte sünneti anlama noktasında ifrat ve tefrite gidildiğini ve vasatın tutturulamadığını belirten Çelik, Kur'an diyenlerin Rasulü postacı konumuna indirgerken; diğerlerinin ise onu insanüstü bir varlık haline soktuklarını, sünneti anlamanın yolunun Rasulü tanımaktan geçtiğini vurguladı.

Oturumun II. konuşmacısı Prof. Dr. Ahmet Ağırakça; "Kur'an ve Sünnette Siyasal ve Toplumsal Esaslar" adlı tebliğinde. İslam'ın siyasal ve toplumsal yönünü şu ifadelerle vurguladı;

"İslam'ı sadece ibadetlerle sınırlamak kuru bir şekilde kalbe veya camiye hapsetmek anlamına gelir, İslam'ın siyasal ve toplumsal yönünün olmadığını, İslami hükümlerin sadece % 5'inin bu konularla diğer hükümlerin şahsi ve ailevi problemlerle ilgili olduğunu söylemek Kur'an ve Sünnete aykırı bir iddiadır. Aslında İslam dünyasında İslam'ın siyasal ve toplumsal hayattan uzaklaştırılması gayreti Batı dünyasının Uzakdoğu ile birlikte oluşturmak istediği dünya köyü projesinin bir uzantısıdır.

İslam din ve devlet ayırımını kabul etmez. Hz. Peygamber devlet başkanı, ordu komutanı idi. Bu duruma göre İslam hem dini hem de dünyevi, hem maddi hem manevi aynı zamanda idari ve siyasi açıdan siyasal kurallara sahip olan bir din olarak toplumun ikiye bölünmesine müsaade etmemektedir. Yani din ayrı devlet ayrı demek tamamen dine aykırıdır".

Oturumun II. konuşmacısı Prof. Dr, Mahmut Kaya ise "Tasavvufun Sünnette Yeri Var mıdır" adlı tebliğinde, İslam'ın ilk iki asrında tasavvuf diye bir kavramın müslümanların gündeminde olmadığını vurguladı. Tasavvuf kavramının göreceli olduğunu, her sufinin kendine has bir tasavvuf tanımı yaptığını, 5. yy'da Gazali'nin şeriatla tasavvufu bağdaştırmaya çalıştığını, tasavvufun H. 6. yy'larda farklı bir çehreye büründüğünü, felsefeleştirildiğini ve ontolojiye ağırlık verilmeye başlandığını ifade etti.

"İbn Arabi'nin sistemi Eflatuncu doktrinlerden ilhamını alan, yer yer İslam dünyasında yaşayan Hinduizmden, Budizm'den, Eski İran kültüründen renkler taşıyan çok boyutlu bir dünya görüşüdür" diyen Kaya, Tasavvufun dayandığı ilkelerin te'vil ve batini yorum olduğunu vurguladı.

Oturumun son konuşmacısı Ömer Küçükağa "Halkın Kuran ve Sünnete Yanlış Yaklaşımları' adlı tebliğinde yanlış anlayışları maddeleştirdi fakat bu maddeleri açmak için zamanı kalmadı.

Sonuç

Sempozyumda tek ciddi görüş farklılığı Said Şimşek'in "Kur'an'da nesh yoktur" teshiline Hasan Karakaya'nın kapanış konuşmasında "Kur'an'da nesh vardır" iddiası ile karşı çıkışı oldu.

Yoğun bir katılımın yaşandığı sempozyumda selamlama konuşmalarından kapanış konuşmalarına kadar genellikle sünnet konusunda farklı düşünen her ekolün aynı kategoriye konup, ihtilafları körükleyen, art niyetli. samimiyetten yoksun veya oryantalistlerden etkilenen konumunda takdim edilmesi çok sağlıklı bir tutum değildi. Ayrıca sempozyumda yer alan tezler, genellikle "Hadis Ekolünün söylemini gümdemleştirirken. "rey ekolü"nün ve imam Ebu Hanife gibi dirayet ehlinin görüşlerine yer verilmemesi önemli bir eksiklikti.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR