1. YAZARLAR

  2. Burhan Kavuncu

  3. Kızılderili katliamından Türk milliyetçileri de sorumludur

Kızılderili katliamından Türk milliyetçileri de sorumludur

Ekim 1995A+A-

"Selâm hidâyete tâbi olanlara!" (Tâhâ suresi, 47. ayet).

Kur'an-ı Kerim'de hidâyet, dosdoğru yola (sırat-ı müstakîm'e) erişmek anlamında kullanıldığı gibi, "sonuca ulaşmak, başarmak" gibi manalarda da kullanılmıştır. ("Muhakkak ki Allah, zalim bir kavme hidâyet etmez"). Gerçi sonuç olarak "başarmak", "neticeye ulaşmak" da esas manasına, "sırat-ı müstakim üzere olmak"ta kavuşuyor. "Bizi doğru yola hidâyet et" duamıza karşılık, elbette Rabbimiz de, samimiyetimiz oranında önümüzü açıyor, bizi ebedi saadete ulaştıracak yollarını önümüze seriyor. İşte bu anda, yani hidâyet bize ulaştığında, ona tâbi olmakta tereddüt gösterirsek büyük bir fırsatı kaçırmış oluyoruz. Hayatın anlamı da bu işte: Hidâyete veya bize engel olmak isteyen şeytanın adımlarına uymak. Musa peygamber ve arkadaşlarını selamlarken, onların şahsında yeryüzünün bütün müslüman tâbiînine de selâm gönderiyoruz. Bizim bu selâmımız, hem sevgi, hem barış, hem de bağlılık (velayet) ilanıdır. Sizi, bütün bu manaları müdrik bir şekilde selamlıyorum: Allah'ın selamı üzerinize olsun.

Kıymetli ağabeyim.

Son mektubunuzu okuduğumda sanki, içimde "birbirimizi hiç anlayamıyoruz, başka dillerden mi konuşuyoruz acaba" gibi hisler doğdu. Bu mektuplarımızın birer monologa dönüşme ihtimali her zaman mevcut. İnşaallah bu tehlikeye düşmeyiz.

İnsanları parmak izlerine kadar farklı yaratan yüce Rabbimiz, elbette farklı meşrep veya karakter özelliklerine sahip olmamızı da kendisi murad etmiştir. Hal böyle iken, bizler bütün insanları tek tip düşünmeye mecbur edemeyiz. Nitekim yüce Allah, apaçık beyan edilmiş (mübîn) kitabında "subülenâ" (yollarımız) kavramını kullanıyor: "Bizim uğrumuzda cihad edenlere gelince, elbette biz de onları yollarımıza hidayet ederiz. Şüphesiz ki Allah, iyi hareket edenlerle (muhsinlerle) beraberdir". (Ankebut suresi, son ayet) Ancak Allah'a götüren yolların çok olması, istikamet üzere (müstakim) olan yolun (sırat'ın) birliğine mani değildir. Teşbihteki hata affolunur, birden fazla olan yollar, bir tek istikâmet'e götüren ana yolun şeritleri gibidir. Biz biraz sol şeritte gidiyorsak, gençliğimize verin, Bunları daha çok kendi nefsime söylüyorum. Çünkü sık sık karşılaştığımız "radikal, fanatik, totaliter" gibi suçlamalar sebebiyle, böyle olmamak için biraz daha dikkatli hareket etmem gerekiyor. Başkaları ne derse desin, biz, Abdürrahim Karakoç'un şu dizelerini tekrarlamaktan vazgeçmeyiz:

Ne diyorsa İslam

Uyacağız suç olsa da

Gerçeği örten kefeni

Yırtacağız suç olsa da.

Mektubunuzda dikkatimi çeken bariz hatalara değinmeden önce, sorduğunuz "ulus ve millet" kavramlarına değinmek istiyorum.

Cenab-ı Allah'ın gazap ettiği hususlardan birisi de, ilâhi metinlerin tahrif edilmesidir. Bu sebeple Kur'an kavramlarını kullanırken çok dikkatli olmalıyız. Bunu, şunun için söylüyorum. Millet kavramı, Kur'an-ı Kerim'de bir çok defa tekrar edilen bir kavramdır. Bu kelime doğrudan doğruya "din" anlamında kullanılmıştır. "Millet-i İbrahim", "millet-i hanif" gibi deyimler, ve peygamberimize ısrarla emredilen, "De ki, ben İbrahim'in milletindenim" lafz-ı ilâhîleri bu kelimenin, yani "Millet" in, yüce Kitab'a mahsus vahy kelimelerinden olduğunu gösterir. Diyebilirsiniz ki, "ne farkeder, bir kelimenin kullanışı örfe göre değişemez mi?" Çok şey farkeder. Birincisi, bu kelimenin menşei yani bize aksettiği yer de Kitabullah'tır. Yani biz böyle bir kelimeyi hiç duymamış iken, Kur'an vesilesiyle tanıştık. İkincisi, 20. asra gelinceye kadar, yani en az on asır bu kelimeyi Kur'anî manasında kullandık. Asıl bizim sormamız gerekiyor: Bu Kur'an kelimesini siz (veya hepimiz} niçin ait olduğu yerden koparıyor da, Batılı bir kavram olan "nationalite" karşılığında kullanıyoruz? Rahmetli Akif'in mısrasını tekrarlayalım:

"Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet te ne?"

Bizim ecdadımız bin seneden beri, "İslâm milleti" kavramını kullanırken, bu mukaddes kelimeyi kimin isteği üzerine Türk, Kürt, Arab vesair topluluklar için kullanmaya başlamışız? Tam da bu toplulukların birbirinden koparılmak istendiği bir zamanda, bu değişim tesadüfi olabilir mi?

Geliniz, biz Kur'an kelimelerine sahip çıkalım. Kur'an'ın ve Kur'anî tefekkürümüzün tahrif edilmesine izin vermeyelim Eğer "ulus", "ulusal", "ulusalcılık" kelimeleri hoşumuza gitmiyorsa, "nation", "natîonalizm" gibi asıllarını kullanalım. Böylece Türk nasyonalizmi, Türk kavmiyetçiliği, Türk ulusçuluğu, "millet"in meşruiyet perdesi arkasına saklanamayacaktır.

"İnsanlığın siyasi evrimi neticesinde milliyetçiliğin bugüne kadarki mücadelesinin, daha büyük toplulukların siyasi kurumlaşmasına karşı olduğunu, bugün ise, daha küçük birimlerin siyasi kurumlaşmasına karşı durmak zaruretini" ifade ediyorsunuz. Doğrusu "milliyetçiliğin" insanlığın tarihi evrimi içindeki yerini pek özlü olarak ifade etmişsiniz. Ancak, tarihi gelişmeler her zaman Hakkı temsil etmez. Burada ve her zaman Adalet mefhumuna ulaşabilmemiz için, Kur'an'ın hidayetine, ihtiyaç duymalıyız.

Sizin ve benim ortak tesbitimizi biraz daha açık bir şekilde şöyle ifade edebiliriz: "Nasyonalizm düşüncesinin doğması neticesinde, 19. yüzyılda imparatorluklar dağılmaya başladı ve ulusal devletler ortaya çıktı. Nasyonalistler şimdi de, daha küçük etnik toplulukların (veya kontrol altında tuttukları daha zayıf ulusların) siyasi taleplerini engellemeye çalışmaktadırlar."

Şimdi adaletle düşünmeye çalışalım. Sizin ifadelerinizin anlamı şu değil mi: Milliyetçiliğin geçmişteki mücadelesinin hedefi, müslüman halkların birlikteliği ile teşekkül eden Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması idi. Bu mücadelenin sonunda Sırplar. Yunanlılar, Araplar, vs. ayrılarak bu mücadelenin gereğini yapmışlardır. Yani insanlığın tarihi evrimine uygun hareket ederek, milli siyasi kurumlarını kurmuşlardır. Aslında sizin, milliyetçiliği tarihi bir zaruret olarak gören anlayışına göre hareket eden bu halkları, aynı yazınızın başka bir bölümünde "oyuna gelmekle" suçlamanız tutarlı mıdır? Burada sizi tutarsız olmaya zorlayan, "evrensel bir tutarlılığı olmayan" milliyetçilik ideolojisidir. Nasyonalizm, bütün insanlığa seslenebilecek evrensel bir doğru değildir. Bizim işimize gelmeyen gelişmeler "oyuna gelmek", menfaatlerimiz İse "tarihi tekamül" olabilmektedir. Nitekim Kürtler için de, "Türklerle beraber hareket ettikleri için Rusya ve İngiltere'nin oyununa gelmediler" diyorsunuz. Halbuki zavallı Kürtler "tarihi evrimin" sadece yüz sene gerisinde yürüdükleri için "suçlular", ve sizin tarafınızdan "Türk kültürünün alt grubu" olmayı kabul etmeye zorlanıyorlar.

Eğer insanlığı birbirine bağlayan ulvi bağları koparıp da, ırk, vatan, dil, akrabalık bağları ile bir arada tutmaya çalışırsanız, hele bunu da "İnsanlığın tarihi evrimi" olarak nitelendirirseniz, elbette kendinizi "insanlığı idare ettiği zaman adaleti tesis edecek yegane güç", başkalarını da "bizim alt gruplarımızdan birisi" olarak görme temayülünüz baş gösterir.

İnsanlığın tarihi bir fitnesi var: Bu, bireysel nefs kadar eski olan içtimai nefs'dir ki, bazan kabilecilik, bazan aşiretçilik, bazan da nasyonalizm olarak bir topluluğu diğeri üzerinde haksızlık yapmaya yöneltir. Akrabalık bağlarımızı koruyalım, lakin, insanlığa bunlarla değil, insanlığın ortak değerleri ile, bizi yüceltecek yegane değer olan ilahi bağlarla yaklaşalım.

Hürmetle ellerinizden öpüyorum.

Kardeşiniz Burhan.

(GÜNDÜZ 21 Eylül 1995)

*(Yazann yazısına koyduğu bu başlık gazetede yer almamıştır.)

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR