1. YAZARLAR

  2. Haksöz

  3. İDKAM Etkinlikleri

İDKAM Etkinlikleri

Aralık 1994A+A-

İSLAMİ BASIN SUSTURULMAK MI İSTENİYOR?

12 Kasım'da İslam Dünyası Tarih ve Kültür Araştırmaları Merkezi'nde (İDKAM) "İslami Basın Susturulmak mı İsteniyor" başlıklı bir panel düzenlendi. Paneli Av. M. Ali Devecioğlu yönetti. Panele Değişim dergisinden Kazım Sağlam, Selam gazetesinden Sükuti Memioğlu ve Yeni Yeryüzü dergisinden Ahmet Mayalı katıldılar.

Hak Söz dergisi yazar ve muhabirlerinden Kenan Alpay ise, bir gün önce Bayazıt'daki başörtüsü mağduru hemşire adaylarının yürüttükleri imza kampanyasını görüntülerken Terörle Mücadele ekiplerince gözlemaltına alındığı için panele katılamadı. Kenan Alpay'ın gözlemaltına alınma tarzı da aslında İDKAM'da yapılan panelin muhtevasına uygun bir gerçekliği yansıtıyordu.

Üzücü olan bir durum da panelistler arasında ismi bulunan İmza derginin yazarı ve sahibi Ali Gümüş'ün panele hiç bir mazeret beyan etmeden katilmamasıydi. Ali Gümüş'ün bu tutumu en azından panele katılan dinleyicilere karşı yapılan bir saygısızlıktı.

Panelin açış konuşmasında Av. M. Ali Devecioğlu TC devletinin yönetimini ellerinde bulunduran yöneticilerin Anayasa'da belirtilen hukuk devleti ilkesini ve çoğu zamanda demokratik ilkesini yok saydıklarını ve laik bir diktatörlüğü oluşturduklarını belirtti. Son aylarda İslami basın-yayın organlarına DGM'ler tarafından verilen ağır para cezalarının da, diktatör bir yapının İslami basının varlığına tahammül edememesinin bir yansıması olduğunu belirtti.

Kazım Sağlam ise Türkiye İslami hareketinin sadece Türkiye egemenlerini değil, Yeni Dünya Düzeni'nin çıkarlarını da tehdit ettiği için İslam'ı temsil eden her türlü dinamik unsurun üzerine gidildiğini, bu unsurların en dikkat çekenlerden birisinin de İslami basın olduğunu belirtti.

Yeni Yeryüzü dergisinin 4 yıllık yayın hayatında 7 kez toplatıldığını, son mahkeme ile de dergi yöneticisi Burhan Kavuncu'nun 26 ay hapis ve bir ay da derginin kapatılma cezasına çarptırıldıklarını söyleyen Ahmet Mayalı, TC devletinin hukuk devleti ilkesini çiğnemesinin yeni bir şey olmadığını belirtti. Mevcut rejimin İstiklal Mahkemeleri'nden beri diktatörlük özelliğini devam ettirdiğini söyleyen Mayalı, İslami basına verilen ağır para cezaları ile de müslümanların susuturulmak istendiğini belirtti.

Sükuti Memioğlu ise egemen TC rejiminin genel hastalıkları yanında, özelde İslami basına yönelik davranışlarıyla da aslında gerçek kimliğini dışa yansıttığını belirtti. Egemenlerin hukuk devleti ilkesini ihlal ettikleri en önemli bahane alanlarını ise Atatürkçülük, laiklik, ordu ve bölünmezlik gibi konuların oluşturduğunu açıkladı,

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE SAPMALAR ve KAYNAKLARI

19 Kasim 1994 tarihli İDKAM'daki programda Ömer Mahir Alper'in "İslam Düşüncesinde Sapmalar ve Kaynakları" başlıklı konuşması yer aldı.

Günümüzde, İslam Düşüncesinin problemleri ve çözüm yolları konusunda yapılan çalışmalarda Gelenekçi, Modernist ve Islahatçı olmak üzere üç temel yaklaşımın gözlemlendiği tesbitiyle konuşmasına başlayan Ö. M. Alper, bu üç yaklaşımın genel bir tahlilini yaparak özellikle Gelenekçi ve Modernist yaklaşımdaki zaaflara değindi ve bunun tarihsel köklerini ortaya koymaya çalıştı.

Alper'in belirttiğine göre hem Gelenekçilik hem de Modernizm Kur'an'i değerlerden bir uzaklaşma bir sapmadır. Çünkü birincisi Geleneğin izin verdiği ölçüde vahye atıfta bulunurken, ikincisi Modernitenin izin verdiği ölçüde Kur'an'i vahyi temel almaktadır. Yani birincisi Gelenekle çatıştığında vahyi gelenek lehine te'vil ederken diğeri modernite ile çatıştığında vahyi modernite lehine te'vil etmektedir. Her ikisinin de yanlışlığını vurgulayan Alper, sağlıklı bir bakışın Kur'an'i vahyi temel almaya çalışan ve onu ister Gelenek bağlamında olsun, isterse Modern bağlamda olsun sapma ve hurafelerden arındırmaya çalışan daha dengeli Islahatçı yaklaşımda olduğunu belirledikten sonra; günümüzde varolan ve tarihin bir birikimi olarak tezahür eden teorik ve pratik sapmaların kaynaklarını felsefi anlamda irdelemeye çalıştı.

İslam'ın ilk dönemlerinde müslümanların sistematik bir düşünceye sahip olmadıklarını ama sağlıklı bir dünya görüşüne sahip olduklarını belirten konuşmacı çeşitli iç ve dış faktörlerin zuhuruyla birlikte sistematize olmaya doğru gidildiğini ve özellikle antik kültürün aktarılmasıyla birlikte sistemli felsefelere doğru yol açıldığını belirterek aynı zamanda sapmaların da süreç içinde sistemleştiğini ifade etti.

İslam felsefesi'nin metafizik, epistemoloji ve ahlak gibi temel dallarında Kur'an'ın dünya görüşünden uzaklaştığını vurgulayan Ö. M. Alper, özellikle Gzzali'den zonra İslam Felsefesi'nin diğer İslam düşüncesinin kelam ve tasavvuf gibi disiplinlerini etkilediğini ve onlara meze olduğunu ortaya koydu. Temel alanlarda ki sapmalara örnek olarak Kindi, Farabi, İbni Sina ve ibni Tufeyl gibi filozoflardan parçalar aktaran konuşmacı, daha sonrada İslam dünyasındaki felsefi akımın işrakiliğe ve felsefi tasavvufa kaydığını belirtti. Bu çerçevede varlığın vahdet-i vücutçu yorumunun yapıldığını ifade ederek, bu felsefi akımın İran ve Osmanlı düşüncesinde belirleyici etkisinden söz etti. Halen günümüzde de gerek Modernist söylem içerisinde gerekse de Gelenekçi söylem içerisinde ki teorik ve pratik çabaların tarihsel bir zemini olduğunu vurgulayan konuşmacı, felsefi-teorik yapısı bilinmese de halk arasında sonuç olarak varolan ve yaşayan bir takım sapmalara da değinerek; ancak Kur'an'dan kalkan ve onu temel alan bir yaklaşımın arzu edilen bir dünya görüşüne, varlık ve bilgi yorumuna ulaşabileceğini ifade ederek konuşmasını tamamladı.

TERÖRLE MÜCADELE KANUNU VE DEĞİŞİKLİK TASARISI

IDKAM'daki Kasım cumartesi akşamı Av. Muharrem Balcı, TBMM'ye MGK tarafından dayatılan yeni Terörle Mücadele Kanunu (TMK) Yasası ve TC tarihinde devletin hukuk dışı uygulamaları hakkında aydınlatıcı bir konuşma yaptı. Av. Balcı özet olarak şunları söyledi:

70 yıllık TC. tarihinde T.M.K. ve Değişiklik Tasarısı gibi bugüne kadar değişmeyen mantıkla hazırlanmış bir yığın yasal düzenleme vardır. En başta 2 nolu Hıyanet-i Vataniyye Kanunu. Bu kanunu 29 Nisan 1920'de asker kaçakları ve vatan hainleri için çıkarılmış olmasına rağmen 25 Şubat 1925'de yapılan değişiklikle bu kanunla müslümanlar yargılanmış ve idam sehpaları kurulmuştur. Diğer düzenlemeler ise sırası ile şöyle:

Hilafetin İlgası, Tevhidi Tedrisat Kanunu, Takriri Sükun Kanunu, Türk Medeni Kanunu, Harf Devrimi, Kılık Kıyafet Kanunu ve Şapka İktizası Hakkında Kanun, Kur'an-Ezan ve Kametin türkçeleştirilmesi, laikliğin Anayasaya sokulması, 163. maddenin Türk Ceza Kanununa sokulması, sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal Kanunları ve nihayet T.M.K.

Balcı, tüm bu gelişmelerdeki mantığı şöyle izah etti: "Halka rağmen, halkın maçlarına rağmen azınlık bir sınıf elinde bulundurulan güce dayanarak bazı düzenlemeler yapıyor, müeyyideler konuluyor; fakat başarılı olamayınca cezalarda arttırımlar yapılarak halk sindirilmeye, inanç ve düşünce özgürlüğü mahkum edilmeye, gözdağı verilerek ezilmeye çalışılıyor. T.M.K. ve yeni tasarı gerek terörün tanımı gerekse düşünceyi yasaklayan hükümleri açısından üç temele dayanmaktadır. Ulus Devletçiliği, Atatürk milliyetçiliği ve İnkılapları ve de Laiklik."

T.M.K. Tasarısı, dikkatlice incelendiğinde ve bugüne kadar ki uygulamaların seyrine bakıldığında bu kanun tasarısının hedefinin müslümalar ve Islami hareketler olduğunu belirten Muharrem Balcı konuşmasını şöyle sürdürdü: "T.M.K.'nın kabul edildiği 1991 Nisan'ına kadar müslümanlar sadece fikir suçlusu olarak T.C.K. 163.den cezalandırılırken, kanunun kabulünden sonra terör suçlusu olarak kabul edildi ve cezalandırıldılar. Hele son dönemlerde İslami basın üzerine uygulanan baskılar ve sırf alıntı yaptığından dolayı kapatılan ve terör suçlusu sayılan yayın organlarının çokluğu ve aldıkları astronomik cezalar bu kanaatimizi kuvvetlendirmektedir. Ve bu haliyle bu kanunun tasarısının adı 'Müslümanlarla Mücadele Yasası' olmalıdır. İnsanımız bunu böyle değerlendirmektedir."

Konuşmada T.M.K.'nın bugüne kadar görülen neticeleri de şöyle özetlendi:

- Gözaltı sürelerinin uzatılması ve adam kaybetmeler

- İşkenceler

- Yargısız infazlar

- Tutukluluk sürelerinin uzatılması

- İddianamelerdeki asılsız iddialar

- Polis fezlekelerine dayanan yargı kararlan.

Av. Balcı yeni tasarı ile getirilmek istenen uygulamaların ise yukarıda sayılanlar ile birlikte şunları da kapsayacağını belirtti:

- Rejim, kendisi için tehdid unsuru oluşturan her düşünceyi terör suçu olarak cezalandıracaktır.

- Anayasanın başlangıç bölümünde sayılan Devletçilik, Atatürk İlkeleri ve Laiklik aleyhindeki her türlü düşünceyi suç sayacaktır.

- Suç tasnifi ve belirlemeleri açısından Terörle Mücadele Şubesi'ne ve yargıya sınırsız yorum alanı bırakılacaktır.

- İslami Basının susturulması istenmektedir.

- Her türlü hak arama ve hakkı seslendirme faaliyeti (imza kampanyaları, mitingler, gösteriler) terör eylemi ve suçu sayılabilecektir.

Muharrem Balcı konuşmasını şu ifadelerle bitirdi: "İnsan haklarını hiçe sayan, müslümanlara inançlarından dolayı en ağır cezaları reva gören kanunları keen lemyekün addetmeliyiz. 1991'de 163 kaldırılıp T.M.K. getirilirken davul zurna çalanların veya nasıl olsa bize ilişmez diyenlerin bugün tasarı aleyhindeki kampanyalarının dışındayız. Müslümanları provakasyon mantığı ile mahkum edenlerle, İslam'ın izzetini yaşatmak isteyenler ve İslami hareketi üstlenenler aynı değildir.

HİLAFETİN SALTANATA DÖNÜŞMESİ

26 Kasım 1994 Cumartesi günü İDKAM'da İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Vecdi Akyüz "Hilafetin Saltanata Dönüşmesi Üzerine" konulu bir konuşma yaptı.

Genel perspektif olarak olumlu bir bakış açısından olayları değerlendiren Akyüz, Hilafet'in Muaviye'nin yerine oğlu Yezid'i halife olarak atamasıyla başladığını belirtti. Muaviye'nin Yezid'in halife seçilmesi için halka ve özellikle dönemin önde gelenlerine baskı yaptığını ve zorla biat aldığını söyledi.

Geleneksel kesimin Muaviye'yi aklamak için, bir sistem olarak hilafetin saltanata dönüşmesi fikrinin aslında Muaviye'nin kendi fikri olmayıp Mugire bin Şube tarafından kendisine ilham ve telkin edileceğini savunduklarını, oysa bunun uzak bir ihtimal olduğunu belirtti. Çünkü Muaviye gibi uzun yıllar Şam'da valilik yapmış birinin Pers ve Bizans'taki devlet geleneğinden dolayısıyla da saltanattan haberi olmamasının mümkün gözükmediğini, aksine kendisinin büyük devlet adamları hakkında özel bilgilere sahip olmayı seven birisi olduğunu ve bu düşüncenin kendisinde uzun yıllardır varolmasının daha mantıklı olduğunu vurguladı. Bu arada Muaviye'nin böyle gayri İslami bir düzeni müslümanların başına musallat ederken bir yandan da İslami savunur gibi gözükmesinin Tansu Çiller'in bayrak, ezan söyleminden bir farkı olmadığını ve her ikisininde kitleleri uyutmak için dini kullandığını belirterek tarihle günümüz olayları arasında irtibat kurması önemliydi. Bir soru üzerine Abbasiler döneminde halifelerin kendilerini zıllullah fil arz (Allah'ın yeryüzündeki gölgeleri) olarak göstermelerinin teolojik Devlete geçiş anlamına gelmediğini temelde Muaviye'nin veya T.Çiller'in söyleminden ve amacından bir farkı olmadığını belirtti.

Başka bir soru üzerine de, peygambere izafe edilen "Benden sonra hilafet 30 senedir, daha sonra ısırıcı meliklik başlar" sözünün bir hadis olamayacağını çünkü bu sözün daha sonraki tüm devirleri kapsayacağını dolayısıyla bir daha gerçek bir İslam devleti kurmanın ve hilafeti yerleştirmenin hiç mümkün olamayacağı sonucunun çıkacağını söyledi. Ayncabu arada Ömer bin Abdülaziz gibi adil halifelerin gelmesinin bu sözü çürüttüğünü vurguladı.

Fitne çıkmaması için zalim imama uymanın vacipliği konusu muğlak kalınca, dinleyicilerden zalim imamın başta durmasının da başlı başına bir fitne olup olmadığı sorusu geldi. Bu soruya müslümanların birbirine girmesinin daha büyük bir fitne olduğu şeklinde cevap veren Akyüz, daha sonra aslında bu sözün yanlış anlaşıldığını, yapılması gerekenin güç birliği ve organizasyon olduğunu, imam Ebu Hanife'nin de bu görüşte olduğunu söyledi.

Bu yazı toplam 1955 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR