1. YAZARLAR

  2. Şefik Sevim

  3. İdeallerimiz ve Gerçeklerimiz Arasında Denge

İdeallerimiz ve Gerçeklerimiz Arasında Denge

Kasım 2018A+A-

Bir konunun anlaşılmasının yolu, o konunun anahtar kavramlarının iyi anlaşılması ile mümkündür.

İdeal, sünnetullah doğrultusunda Allah'ın ulaşabileceğimizi buyurduğu en iyi, en doğru ve üst noktadır. Dikkat edilirse ideal ile ilgili yapılan bu tanımda iki hususun altı çizilmiştir.

Birincisi, hedefin ulaşılabilir olması ve ulaşmaya çalışandan tam bir kusursuzluk beklenmemesidir. Bunu iki şeyden anlıyoruz. Allah-u Teâlâ bizi günah işleyen bir nitelikte yaratmış ve bizden mutlak bir günahsızlık beklememektedir. Kuldan beklediği, günahını fark ettikten sonra günahı teşvik eden faktörler (nefs-i emmare, şeytan ve dostları vb.) ile ilahi emir arasında tercihini Allah'tan yana kullanması ve Rabbinden ihlasla özür dileyip tekrar etmemek üzere tövbe etmesidir.

İşte bu yapıda olan insanoğlunun önüne konulan ideal; “Ben insanları ve cinleri sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” ayetinin gösterdiği hedefin önce mefulü sonra da faili olarak gücünün yettiği eylem ve sorumlulukları yerine getirerek gerçekleştirmesidir.

İdeal, idari olarak konulan hedef, mutlak bir kusursuzlukla varılacak bir nokta değildir. Dolayısıyla insandan istenen, bu hedefe ulaşmak için var olan ve oluşturabileceği gücünü son noktasına kadar kullanmasıdır.

İdeal kavramını tanımlarken altı çizilen ikinci husus ise ideali gerçekleştirmek isteyen insan iradesini, azim ve kararlılığını dışlayan hazırcı beklentilerden uzak, sebep sonuç ilişkisine dayanan bir başarı yolunun/yönteminin tavsiye ediliyor olmasıdır.

Gerçekliğimiz ise var olan halimizi, yapabilme gücümüzü, ideallerimizle aramızdaki mesafeyi, bu mesafeyi kapatmak için harcadığımız çabayı, bize hem destek hem de engel olan ortam, imkân ve şartlar karşısındaki pozisyonumuzu ifade eder.

İdeal sahibi olma iddiasında olan bireyler bu gerçekliklerini genel olarak üç şekilde yaşarlar:

1- Gerçekliklerini, ortamın dayattığı imkânlardan ibaret sayar, ortamın sunduğu şekil, oran ve yöntemlerle ideallerine hizmet ederler. Bu durumda söz konusu hizmeti yapan bireyler ya ideallerinden vazgeçmiş ya da ortamın dayattığı ideali kendileri için hedefe dönüştürmüşlerdir.

2- Kimi bireyler ise gerçekliklerini ideallerine ulaşmak için daha önce belirlemiş oldukları plan ve uygulama yönteminden ibaret sayar, içinde yaşamış oldukları ortamın etki faktörlerini dikkate almaz, idealistliği, kıyamete kadar her ortam ve şartta geçerli olmak üzere değişmez bir hareket fıkhına bağlılık sanır ve dinamik hareket fıkhını taviz olarak görürler.

Esasta olduğu gibi usulde de şartları kendilerine uymaya zorlayarak ideallerine ulaşabileceklerini düşünen bu bireyler, ya şartların gücü ve bu şartların büyük oranda belirleyicisi olan düşmanın dinamik savaş stratejileri ile kırıma uğrayıp tarih sahnesinden silinirler. Ya da statik fıkhın sebep olacağı başarısızlık ve gerileme/erime hallerinin doğuracağı donukluk, durgunluk ve nihayetinde ümitsizlik arasında eriyip giderler.

“Ya hep ya da hiç” mantığına dayanan bu anlayış, İslam dünyasında en yaygın olan zihinsel tembellik hastalığının acılara sebep olan bir ürünü olarak karşımızda durmaktadır.

3- Gerçekliği tanımlama ve yaşamaya dair diğer bir yaklaşım ise bireylerin, içinde bulundukları ortam ve şartlarını, yapmakta oldukları ve yapabileceklerini doğru tespit edip onları ideallerine (esasta taviz vermeden) yaklaştıracak bir gerçeklikte okumasıdır, bu okumada sadece var olan değil var olması gereken de eylem stratejisinin parçasıdır.

İşte tam burada konumuzun üçüncü kavramı olan, var olanla olması gereken arasındaki denge devreye girmektedir.

Denge, var olanı heba etmeden olması gerekenin hizmetine en etkili şekilde sunmak, olması gerekeni ise var olan şartlara kırdırtmadan idealimize en uygun ve en etkili biçimde inşa etmektir.

Bu tespitlerden hareketle, ideallerimiz bizleri diri tutan, bizi ayakta tutan önemli bir duygu ve heyecan zeminidir. İdeal ile hırs ayrı şeylerdir.

Belki de modern çürümüşlüğü tetikleyen en önemli unsurlardan birisi modern insanın idealsizliğidir. Bu yönüyle idealler aslında bizler açısından gerek hayırlı ameller üretme gerekse de azim duygusunun korunması açısından önemli bir sermayedir.

Allah’ın insan olarak bizleri güçlü yaratması, belli uyarı formlarıyla bizleri cehde teşvik etmesi, makul ideallerimizi hayata geçirmemiz konusunda teşvik olarak okunabilir.

Asıl olan; gerçeklerimizi kabul ederek ideallerimizi korumamızdır.

İdeallerimizin zayıflaması gerçeklerimize karşı samimi tarzımızı da etkiler.

Dolayısıyla hiçbir emek, çaba ve organizasyon, metot ve anlayış konusunda kendi yanlışında ısrar edip, İslam düşmanlarının haince sızmalarına kendini elverişli hale getirmemelidir. Hizipsel bir enaniyetle kendi doğrularımızı kendimiz dışındakilere dayatmanın nasıl menfi sonuçlar doğurduğunu 15 Temmuz’da hep birlikte gördük.

İdeallerimizin fedakârlık duygumuzu beslemesi ne kadar önemli ise gerçeklerimizin bizi mütevazılaştırması da bir o kadar önemlidir.

İdeallerimizin duygusal dalgalanmalarına kapılmadan kendi vakıamızı, insanımızın psikolojisini, yaşadığımız süreci yani her bir olguyu kendi şartlarında ve kendi gerçeklikleriyle değerlendirmek, hakkaniyetin ruhuna en uygun olanıdır. Kırk yıl önceki cemaatsel formu bugünkü gençlere dayatmak veya elli yıl önceki tebliğ metotlarıyla bugünün gençlerine ulaşmaya çalışmak bahsettiğimiz konuya örnek olarak vakıayı okuyamamaktır.

Bireysellik, ideallerimiz ve gerçekliğimiz arasındaki denge açısından gerçekliklerimiz üzerinden istismar zeminini yakalayabilir ve ideallerimizin aşınmasını hızlandırabilir. Bu tehlikenin, gün be gün arttığını görmeliyiz.

Unutulmamalı ki bir çabanın ideali yoksa o çabanın devamlılığı da olmaz. Asıl olan da bir şeyin devamlılığıdır. Bir şeyin devamı varsa değeri vardır.

İdealler bir azmi besler; fakat bizi hakikatle yüzleştiren gerçekliğimizdir.

İdeallerimizin olması, sahada olmamızı sağlar.

Gerçeklerimiz ise sahada yaşadığımız vaki şeylerden bir ibret çıkarmayı sağlar. Bu açıdan gerçekliğimizi ıskalamadan ideallerimizi koruyup bunun üzerine bir hesap içinde olmamız, şahitliğimizin devamlılığı için önemlidir.

Asıl olan ne ideallerimizi küçümseyip rehaveti beslemek ne de gerçeklerimizin bir hakikat olarak kulaklarımıza haykırışını duymazlıktan gelmektir.

Yıllarca büyük heyecanlarla ve umutlarla besleyip büyüttüğümüz ideallerimizi, elimizdeki mevcut camiamızın kumaşıyla kıyasladığımızda karamsarlığa düşme riskine dikkat etmek gerekir. Umutsuzluk iman için en riskli şeydir.

Bir olguyu, bir vakayı iyi gözlemleyebilmek gerçekliğin görünmesini kolaylaştırır.

Gergin ilişki ağı ve gergin ilişki tarzı bir gerçekliğin görünmesini engeller.

Gerçekliklerimiz ile ilgili farkındalık oranında kendimize ait olan hakikatlerle yüzleşme şansını elde edebiliriz. Bu çerçevede ideallerimiz konusunda iyimser tavır ve tarzımız bizi gerçeklerimizden uzaklaştırabilir.

Hayatta her bir gerçekliğimiz, kendimize dair yeni bir hikâye olduğunu ifade eder.

Aslında ideallerimiz, bir niyettir. Bir konuda niyetimiz yoksa o şeyi gerçekleştirmemiz mümkün değildir.

Gerçeklerimizden ne kadar çok uzaklaşırsak ideallerimiz konusunda da o kadar çok yoruluruz.

İdeallerimizin ölmesi veya sönmesi, gerçekliğimizi görmememizden çok daha büyük bir musibettir. Çünkü bir insanın ideallerinin ölmesi, o insanın her an sürpriz bir uç yaşama yönelmesinin potansiyel zemini haline gelebileceği gibi, bu haliyle birçok insanı olumsuz anlamda etkileme riskini de taşır. Bu açıdan bedel, ideallerin hürmetini de korur.

Hareketlilik yani bir anlamda şahitlik, hem ideallerimize bir asalet katar hem de gerçeklerimizle beraber olgunlaşmamızı sağlar.

İdeallerimize oranla amel boyutumuzun zayıflaması ve bunu süreç içerisinde kanıksamamız, bizi, gerçekliklerimizi ıskalamaya yönelik kurnazlıklara götürür. Kendi konumlandırmalarımıza meşruiyet atfedecek ısrarcı bir tarzı da besler. Yaşadığımız gibi inanmaya başlarız.

Hayatımızın her alanında “ayaklarımızı yorganımıza göre uzatmak” ideallerimiz ve gerçekliklerimiz açısından önemli bir denge zeminidir.

Hesabını veremeyeceğimiz ve kaldıramayacağımız bir yük, gerçekliğimiz açısından dengeyi bozucu en temel sorundur.

Aslında ideallerimizle gerçekliğimiz arasındaki dengeyi iyi netleştirebilirsek, hikmeti de yakalamış oluruz ve bu tarzımız hakkaniyete daha yakın olur. Söz gelimi her kavmin kendi ana dilinde eğitim hakkı fıtridir. Bunu talep etmek bizim idealimiz olmalı. Bununla birlikte bu sorunu talep ve idealize ederken yaşadığımız süreç, toplumsal sorunlar, zaman, zemin ve muhtemel neticeleri de hesaba katmak gerekir. İşte bu, bizim gerçekliğimizdir.

Tarih, idealler ile gerçeklerin kıyasıya çarpıştığı, savaştığı ve kozlarını paylaştığı biteviye uzayıp giden bir süreçtir. Bu ezeli çarpışmada zafer bayrağı çoğu zaman gerçeklerin elinde kalmıştır.  Daha  doğrusu her zaman, tahtını kuran yalın ve tatsız gerçeklerdir.

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, dağılıp parçalanmayın…” (Âl-i İmran, 103)

“Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanlığa kıymış gibi olur…” (Maide, 32)

“Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek gür seda İslam’ın sedası olacaktır. Hâkim, hakaik-ı imaniye ve Kur’aniyye olacak.”, “İstikbal İslam’ındır.” gibi ilahi ve beşerî tespitler, aslında müminlere bir ideal hedef ve çerçeve vermekte, fakat gerçekliğimiz yetmiş bine yakın çoğu sahabenin ölümüyle sonuçlanan 656 ve 657'deki Cemel ve Sıffin vakıalarını, 680'deki Kerbela vakıasını bize hatırlatmakta. Aynı şekilde gerçekliğimiz, Yavuz’un Mısır seferiyle, yaklaşık yüz bine yakın ümmet evladının ölümünü bize hatırlatmakta.

Aynı şekilde bugün gerçekliğimiz, Bilad-ı Şam’ın nasıl yok edildiğini, çoğu kadın ve çocuk yüz binlerce masumun vicdanları çatlatan bir zulümle katledilişini, medeniyet nişanelerinin nasıl tarumar edildiğini ve insanlığın bunu nasıl sessizce izlediğini göstermekte. 

Uzun yolu menzil bilenler, idealleriyle gerçeklerini birbirine kardeş edebilenlerdir. İdeal, menzile ulaşmanın azmi ve hazzı; gerçekler de yürünen yolun ayak basılması gereken sağlam arzıdır. İdeallerimiz her zaman realitelerimizin ruhu, realitemiz de artık ideallerimizin vücududur. Vücut büyüdükçe ruh da gelişmiş, refleksler organize olmuş, duruşumuz kavileşmiştir.

İdeal ve gerçekliğimiz arasındaki dengeyi korumak bir anlamda sahadaki salih amellerimizin bereketiyle de ilgili bir durumdur. Eğer ideal ve gerçekliğimiz arasındaki dengeyi göz ardı edersek, sahada sorumluluk üstlenip hakkaniyetle davranmamızı kolaylaştıran önemli bir fırsatı kaçırmış oluruz. Dolayısıyla sahadaki şahitliğin aynı zamanda terbiye edici ve inşa edici özelliğini de yitirmiş oluruz.

İdeal ve gerçekliklerimiz çerçevesinde azimet ve ruhsat kavramlarını değerlendirdiğimizde azimet idealden yana, ruhsat biraz da gerçeklikten yana. Ama burada görmemiz gereken risk, ruhsatın mefsedete götürücü bir tarza evirilme sorunudur.

Gerçekliğimizin ideallerimize galip geldiği alan, sahip olduklarımızdan infak etme sorunudur. Bu alanda ideallerimiz usulca geri çekiliyor.

Bugün müminler için görünen en büyük tehlike, ideallerimizi eritici gerekçeler üreten kurnazlıklarımızdır.

Türkiye’de son dönemlerde çok güçlü kavramsal zenginlikten beslenen gündemlerimizin kuşatıcı cemaatsel bir formdan mahrum kalmasından, yani bir anlamda bireysel çerçevede seyretmesinden söylemlerimizin muhtevasının fiilî dünyamızda bir hukuka dönüşmediği bir hakikati yaşıyoruz.

Türkiye’deki ilk İslami uyanış süreci çok güçlü argümanlarla ve bu argümanların ördüğü idealist çerçevelerle şekillendi aslında. Belki de bu durum sadece şifahi anlamda metinsel okumaların kolaycı bir yönü, bir sonucu olabilir. Fakat süreç içerisinde beslendiğimiz kavram ve disiplinlerin hayat gerçekliğimiz içindeki karşılığı ile yüzleştiğimizde bizi daha temkinli ve mütevazı bir konumlandırmaya itmiştir.

Her tarihsel dalgalanma beraberinde duygularımızda bir ideali tetiklediğinde dışımızdaki olayların bizleri ütopik bir zemine savurmaması için düşünsel ve tecrübi kazanımlarımızı hayatın hakikat süzgecinden geçirmek temel bir hassasiyet olarak görülmeli.

Birçok güçlü kurumsal oluşum, ifrat düzeyinde bir özgüvenle belirlediği idealist hedeflerin hayat gerçekliğinden kopuk olması yüzünden süreç içerisinde bu durumun kendi kadrolarında kafa karışıklığına yol açması gibi bir sorunla yüz yüzedir.

Zafiyetlerine olan eğilimlerine ilaveten insanoğlunun daima kendi gerçekliklerini göz ardı eden “aceleci” ruh hali, gerçekliklerimizden bizi uzaklaştıran bir durumdur.

Hayat gerçekliklerimiz ile ideallerimizin en keskin uzlaşmaz olduğu alanlar, cebimize ve konforumuza dokunan alanlardır.

İdeallerimizi zorlayan bugünkü gerçekliklerimiz, içinde bulunduğumuz rehavetin mazereti olamaz. Her tasavvur ve hesabımızda ideallerimiz bizi geri gönderip başımızı bir yere çarpıyor diye hayırlı amelleri içselleştirmede girişimci ruhumuzu terk etmemeliyiz.

İdeallerimiz ile gerçekliklerimizin kesiştiği hikmetli zeminlerden güç ve imkânların el verebileceği çerçevede yeniden istikrarlı şahitlikler ifa edilebilmeli.

Merhamet, vefa, infak ve hakkaniyet gibi bir anlamda da hayatın sağlığı hükmünde olan bazı değerlerin bizde hayatiyet bulması ve devamlılığı kolektif cemaatsel bir işleyişin varlığını da mutlak anlamda zorunlu kılmaz. Bireysel asaletimizle de ideallerimizde hep saklı tuttuğumuz bu değerleri hayat gerçekliğimizle bütünleştirebiliriz veya diğer bir tabirle hayat gerçekliğimiz içinde şahitliğimize taalluk eden bu değerleri ideallerimize muvafık bir vasatta tutabiliriz.

Unutulmamalı ki sürekli "İdeallerimiz hayat gerçekliğimiz karşısında eridi, anlamsızlaştı!" tarzı sitemkâr bir söylem ve duruş hayat gerçekliğimize anlam katmaz. 

Bugün gerek fiilî sömürge durumunda olan topluluklar gerekse de sınırsız bir konforlu yaşamda rehaveti kanıksayan kitleler, geleceğe dair bir iddiası ve ideali olma noktasında bir umut vaat etmemektedirler.

Aslında hayatımızın her diliminde disiplinli bir süreklilikle inşaya yönelik eşyaya, insanlara dokunmayı esas alan bir din, gerçekliklerimizi okuyarak ideallerimizin hürmetini korumayı hedefleyen bir mesaj olarak da okunabilir.

En temelde ideallerimizle gerçeklerimizin arasını uzlaştıramaz kılan kendi ellerimizin ürünü olan zaaflarımızdır. Zaaflarımızı görebilme ve ıslah edebilme mütevazılığını kardeşlerimizin bizleri uyarmaları için bir imkân olarak onlardan esirgememe hassasiyetini sergileyebileceğimiz oranda bu sorunun üstesinden gelebilme imkânını yakalayabiliriz.

Bu yazı toplam 351 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR