1. YAZARLAR

  2. Lütfi Çiftci

  3. Hubûta Dair Birkaç Mesele

Hubûta Dair Birkaç Mesele

Ocak 2018A+A-

“…Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli)tasdik ederken orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” (Bakara 2/30)

Vahyi, her bir ayetini günümüzde adeta yeni nazil oluyormuş diriliği, şuuru ve tasavvuruyla okumak, akletmek; insanoğluna izzet ve şeref kazandıracak, onu özne kılacaktır. Âdemoğlunun yeryüzüne inişi, meşakkatli ve sancılı bir süreçtir. Bu sürecin yol haritasında, insanoğlunu ve âlemleri, onları yaratan, dolayısıyla onları en iyi tanıyan ve tanıtan Rabbimizin çok önemli örnekleri, tavsiyeleri, tasvirleri mevcuttur. Özellikle birkaçı üzerinde detaylıca durarak konu bütünlüğü çerçevesinde zaaflarımızdan bahsetmemiz önem arzetmektedir. Kuşatıldığımız zulüm ve ifsad karşısında takınacağımız tutum, duruş ve özellikle mücadele tarz ve metodu üzerinde birkaç noktanın vurgulanması önemlidir:

“Biz dedik ki: Ey Âdem, sen ve eşin yerleş.” (Bakara, 2/35)

Allah, Âdem’le beraber zevcesinden bahsediyor. Tek başına, eşsiz bir cenneti önümüze sermiyor. Bir birliktelikle karşılaşıyoruz. Âdem, eşi ile cennete buyur ediliyor. Hayatı, bir bütünlük içinde, kopukluk olmadan anlatıyor. Hayat, birliktelik olduğunda anlam ve değer kazanıyor. İslam’ın sunduğu hayat tasavvurunda büyük önem arzeden bir vurguyla karşı karşıya kalıyoruz. Hristiyan teolojisi ise cennetten çıkışın günahını Havva’ya yükler. Kadını burada dışlar ve aşağılar. Onun sebep olduğu savıyla günahı Havva’ya fatura eder.

İslam’da birçok alanda olduğu gibi yeryüzünün halifelik görevi de bu beraberliğe verilmiştir. Beraber giriyorlar, beraber çıkıyorlar, beraber tövbe ediyorlar, ikisi de kendi hallerinden sorgulanıyorlar. Hayatın her safhasında kadın da devrededir. İlk vahiy indiğinde Resulullah (s) Hz. Hatice’ye koşuyor. Kulluk yürüyüşü beraber oluyor. Son Nebi eşinde teselli ve güven buluyor. Yol haritasını beraber belirliyor. Bu da ahenk, huzur ve itminanı getiriyor.

İslam’ın sermayesi insandır. Cinsiyet değil, insanlık öne çıkar; takva öne çıkar. Kadın ve erkek bir bütündür. Bu bütünlüğü parçalarsanız hem insanı hem de hayatı parçalarsınız. “Ente ve zevcuke /Sen ve eşin” birlikte yürüyecek, cennetinizi birlikte hazırlayacaksınız. Allah’ın rızasını birlikte kazanacaksınız. Allah’ın kelimelerini, yüce kelâmını hayata hâkim kılmak için birlikte misyon üstlenecek ve birlikte sorumluluk altına gireceksiniz.

“Gerçek şu ki; Allah’a teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, kendilerini adamış bütün erkekler ve kadınlar, sözlerine sadık bütün erkeler ve kadınlar, sıkıntılara göğüs geren bütün erkekler ve kadınlar, (Allah’ın karşısında) güçsüzlüğünü anlayan bütün erkekler ve kadınlar, nefislerini kontrol eden bütün erkekler ve kadınlar, iffetleri üzerine titreyen bütün erkekler ve kadınlar ve Allah’ı durmaksızın anan bütün erkekler ve kadınlar için, (evet), bunlar(ın tümü) için Allah, mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”(Ahzab,33/35)

“… İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”

Bir ağaç dışında tüm imkânlar sizin için tahsis edilmiştir. İfade olarak “meyvesinden yemeyin” değil, “ağaca yaklaşmayın!” deniliyor. Zira ağacın çekim alanına girerseniz, yasağın sınırlarını zorlarsınız. “Nasılsa istifade etmiyorum, etrafında dönsem bir sıkıntı olmaz!” demeyin. Yaklaşınca nefsin ve şeytanın tahrik, kışkırtma, hesap ve vesveseleri yakın bölgede sizi kolaylıkla tavlar. Zinadan bahsederken de aynı ifadeyi kullanıyor Kur’an. Nitekim mayınlı alana sizi çekmek, ayaklarınızı kaydırmak için şeytanın birçok desisesi mevcuttur.

Allah, bu ağaç sembolü ile bize bir sınır da çiziyor. Sınırsız bir özgürlüğe sahip değiliz. Kırmızı çizgilerimiz olmalı. Kulluğumuz, o kırmızı çizgiler çerçevesinde tescil ve tespit ediliyor. Çizgileri zorladığınızda kendinizi ifsat edersiniz, iptal ve imha olursunuz. Kendinizi, imanınızı, İslam’ınızı parçalarsınız. O sınırlar dâhilinde yaşıyorsanız; Allah size değer yükler, cenneti ikram eder.

Özgürlüğü tanımlarken inancımıza dayalı bir özgürlük mücadelesi tanımlamak zorundayız. Günümüzdeki özgürlük tanımlamalarına baktığımızda; özgürlük felsefelerinin altında Allah’ın sınırlarını çiğnemek vardır. Liberal, seküler, hümanist, feminist özgürlükler Allah’ın sınırlarını hiçe saymakta ve sulandırmaktadır. Müslümanlar, özgürlük mahrumiyetinin neticesinde özgürlük taleplerini mutlaka dillendirip mücadele verecektir. Ancak Allah’ın ‘yaklaşmayın’ dediği yerde hiçbir söylem, hiçbir öğreti, hiçbir ideoloji, fikir veya sistem bizi cesaretlendiremez, sınırları zorlamaya ikna edemez. Allah’ın dur dediği yerde durmamız, yürü dediği yerde yürümemiz, ol dediği yerde olmamız, öl dediği yerde ölmemiz gerekir. O’na rağmen yanlış bir tercihe yönelemeyiz. O’na rağmen bir hayat tasavvuru, bir hayat tarzı, farklı bir tercih bizi ifsad eder. Biz bu noktada Allah’a zarar veremeyiz ama zalimlerden oluruz. Nitekim zulmün en korkuncu; insanın kendi nefsine yaptığı zulümdür.

“Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durumdan) çıkardı.”

Şeytan onları, Allah’ın değer ve şeref verdiği pozisyonun dışına çekti. Bulundukları makbul zeminden, farklı zemine kaydılar. Şeytan bu neticeye nasıl ulaşabildi?

“…Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?” (Taha, 21/120)

Şeytan vesvese veriyor. Adeta Âdem ve eşine, “Ey Âdem, şu an cennettesiniz, nimetler içinde yüzüyorsunuz. Yarın bu, bitebilir. Bu hayat ve imkânlar yok olabilir. Sizin bu cennet ortamını ebedileştirmek gibi bir hedefiniz neden yok? İsterseniz ben bu konuda size kılavuzluk edeyim.” demek istiyor.

Şeytan dostça yaklaşıyor. Suret-i haktan görünüyor. Ben istikbalinizi sağlamaya çalışıyorum, size acıyorum demeye getiriyor. O yasak ağaca öyle bir ambalaj geçiriyor ki yakınına uğramamaları gereken ağaç, müthiş bir anlam kazanıyor. Bu gelecek tasavvuru, bu dünya ile sınırlı bir tasavvurdur. İstikbali kurtarma çabası, çoğu zaman ölüm ötesine kaydırılamıyor. Bu kadar dünyevileşmenin geri planında, seküler bir dünyanın, hayatın baskısı altında bu kadar tüketilmenin, harcanmanın, kullanılmanın temel saiklerinden biri; geleceği kurtarma arayışıdır. Ama hangi gelecek? Bu soruya cevap olarak Rabbimizin kelâmı imdadımıza yetişiyor. Bize geleceği ve cenneti hazırlamıştır. Kendinizi dünya geleceği ile sınırlamayın, daha şerefli geleceği hedefleyin. Kendinizi küçültmeyin, basitleştirmeyin, nesneleştirmeyin.

Ancak zalimler, küfrün elebaşları ölümü, sonlu bir hayatı içlerine sindiremedikleri için sonsuz, kendilerini ebedileştirecek bir hayat arayışı içine girmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Hûd’un (as) geldiği Âd kavminden bahsederken; “…Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapılarını mı ediniyorsunuz?” (Şuarâ, 26/129) diye soruyor Allah Teâlâ. Adeta kendinizi ölümsüzleştirmek, ebedileştirmek için anıtlara, yapıtlara mı yöneliyorsunuz? Sanatınızı, bilginizi, ilminizi, medeniyetinizi bunun üzerine mi bina ediyorsunuz, demek istiyor. Firavun’un piramitleri, Nemrut’un heykelleri, lider ikonları vs. bu arzuyu içeriyor. Ahireti inkâr edince dünya şartlarında nasıl ölümsüzleşeceğinin arayışına girme çabası; gözyaşı, kan, zulüm ve ölüm getiriyor!

Kendi hayatımızdaki yasak ağaçları, soframızdaki yasak meyveleri iyi düşünmeliyiz. İştahla, özlemle, aç kurtlar gibi o yasaklara nasıl dalındığını doğru farketmeliyiz. Bu konuda bize verilen ve önümüzü açan, teşvik eden fetvaları, pozisyonları, esneklikleri akledebilmeliyiz. Yasakları çiğnemedeki bunca özgüven nereden geliyor? Bu güç nereden alınıyor? Yasak ağaçlar teklif edildiğinde bizi o yasaklardan alıkoyacak takvamız devreye giriyor mu? İslami endişeler ve hesap verme güdümüz çalışıyor mu? Bizi kontrol eden dinamiklerimiz, duyarlılıklarımız var mı? Hz. Yusuf’un gömleği arkadan yırtıldığında gösterdiği tavır ve duruştaki örneklikte olduğu gibi yasak ağaçlar bizi ürkütüyor mu? Yasak ağaçlar o kadar hayatımıza girmiş ki ‘artık bunlarsız olmaz’ çizgisine çekilmeye çalışılıyoruz. Allah bize koca bir ormanı helâl etmiş, bir ağacı yasaklamış, sanki o ağaçtan nasiplenmezsek her şeyden mahrum kalacakmışız gibi yaşıyoruz! Çünkü şeytan, albenili ambalajlar giydirilmiş yasakları insana ‘süslü, meşru, makul, rasyonel, hayatın gerçekleri, hayatın realiteleri, konjonktürel gereklilikler’ olarak gösteriyor.

Yeryüzüne inen Âdemoğlunun önünde iki yol vardır. Ya daha aşağı, “esfel-i safilîn”e inecek, ya da bir sıçrama ve yükselişle cennete dönecektir. Vahiy, elimizden tutup sıçrama için bize yol ve hedef göstermektedir. Allah’ın vahyi, emirleri, direktifleri, teklifleri, örnekleri; yükselmek için basamaklarımızdır.

Tıkandığımız, bittiğimiz, tükendiğimiz yerde samimiyetle Allah’a yöneldiğimizde sonsuz güç sahibi Rabbimiz, yeniden fırsat ve nimetleri önümüze sermektedir:

“… O, tövbeleri çokça kabul edendir.” O,çok acıyan, çok rahmet edendir. Hz. Âdem ve Havva, kelimeleri aldıktan sonra; “… İkisi birden dediler ki: Rabbimiz, sahibimiz Sensin. Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Şayet sen bize mağfiret etmezsen ve acımazsan, biz o takdirde hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (A’râf 7/23)

Tövbe, ciddi bir pişmanlık, bir daha günaha dönmemek üzere kesin bir karar ile günah defterini kapatmak ve o günahı işlememe kararlılığını korumaktır.

Hz. Yunus, mücadele alanını terk edip gemiye binerek denize düştüğünde kendisini yutan balığın içinde karanlıklardayken şöyle demişti:

“Senden başka ilah yok, Sen subhansın, ben nefsine zulmedenlerden oldum.” (Enbiya 21/87) Allah, onun tövbesini kabul ediyor, yeniden hayat bahşedip onu yeni ikramlarla buluşturuyor.

“De ki: Ey kendi nefislerine karşı, kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” (Zümer, 39/53)

Çünkü Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. Vesselâm…

Bu yazı toplam 979 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR