Mumlu pasta: Normalleşen bir ritüel üzerine iç muhasebe

Doğum günü pastası ve üzerindeki mumlar, yalnızca modern hayatın seküler alışkanlıklarından biri değildir. Bugün bu ritüel, Müslümanlar arasında da son derece yaygın, hatta neredeyse zorunlu hâle gelmiş bir pratik olarak karşımıza çıkar. Öyle ki kimi zaman Rabbimizin kitabını okumak için düzenlenen haftasonu programları ertelenebilir; fakat bir doğum günü kutlaması asla. Evler kalabalık olur, sofralar kurulur, mumlar yakılır. Ardından fotoğraflar çekilir, sosyal medyada paylaşılır. Kutlama yapılır; görünür kılınır; onaylanır.
Normalleşme öyle bir noktaya varmıştır ki, doğum günü kutlamayanlar artık tuhaf karşılanır. “Niye yapmıyorsunuz?” sorusu masum bir meraktan çok, örtük bir yargı taşır. Hatta çoğu zaman savunma refleksi hemen devreye girer: “Benim çocuğum geri mi kalsın?” Böylece bir ritüel, tercih olmaktan çıkar; toplumsal baskının parçası hâline gelir. Kardeşçe yapılan uyarılar, “acaba bunun kökenini hiç düşündük mü?” gibi sorular ise kırgınlığa yol açar. Küsmeler başlar, insanlar azar azar ortak faaliyetlerden çekilir. Çünkü mesele artık mumlu pasta değil; dokunulmaz bir normdur.
Oysa burada durup kendimize sormamız gereken sorular vardır:
Biz neyi kutluyoruz?
Neden pastanın üzerinde mum var?
Neden dilek tutuluyor?
Neden üfleniyor?
Ve en önemlisi: Bütün bunların anlamı gerçekten biliniyor mu, yoksa sadece tekrar mı ediliyor?
Doğum günü pastası ve mumların kökenine dair anlatılar çoğu zaman Antik Yunan’a uzanır. Rivayete göre Yunanlılar, ay sembolüyle ilişkilendirilen avcılık ve kır tanrıçası Artemis adına düzenlenen törenlerde, ay biçiminde hazırladıkları keklerin üzerine mumlar yerleştirirdi. Mumların ışığı, ayın yeryüzündeki bir temsili olarak görülürdü. Bu anlatı kesin tarihsel belgelerden ziyade sembolik okumaların ürünüdür; ancak ritüellerin tarihi çoğu zaman semboller üzerinden yürür.
Yunan inanç dünyasında ateş sıradan bir unsur değildir. Mumların kötü ruhları uzaklaştırdığına, üflendiklerinde ortaya çıkan dumanın dilekleri tanrılara taşıdığına inanılırdı. Bugün mum üflerken dileğin sessiz tutulması, bu eski inanç dilinin hâlâ yaşayan bir kalıntısıdır. Tanrıların adı unutulmuş olabilir; fakat ritüelin dili yaşamaya devam etmektedir.
Doğum günü kutlamalarının izini yalnızca Yunan dünyasında aramak da yeterli değildir. Daha erken bir dönemde, Antik Mısır’da firavunların doğum günleri kutlanırdı. Ancak burada kutlanan şey biyolojik bir doğum değil; firavunun tanrısal statüye yükselişiydi. Yani doğum günü, insanın dünyaya gelişi değil; kutsallıkla ilişkilendirilen bir iktidar anıydı. Ritüel başından itibaren sıradan insana değil, tanrılara ve tanrılaştırılmış figürlere aitti.
Zamanla bu ritüeller tanrılardan krallara, krallardan soylulara ve nihayet halkın en alt tabakalarına doğru yayıldı. Anlam değişti, kutsallık silindi; fakat şekil kaldı. Bugün mumlu bir pasta etrafında toplanan insanlar ne firavunları ne tanrıçaları hatırlar. Ama ateşi yakar, dileği tutar ve mumu üfler. Çünkü ritüeller, anlamla değil; alışkanlıkla yaşar.
Tam bu noktada, rahatsız edici ama kaçınılmaz bir iç muhasebe başlar.
İnsanın aslında tek bir doğum günü vardır: dünyaya geldiği gün. Sonrası, yaş almadır. Buna rağmen çocuklarımızın önüne konulan pastaları biz alıyoruz; mumları biz yakıyoruz; “üfür hadi” diye biz sesleniyoruz; herkes alkışlasın diye ilk alkışı biz başlatıyoruz. En iyi hediyeyi kimin alacağına dair görünmez bir yarışın içine giren de biziz. Çocuğumuzu “nasıl daha mutlu ederim” diye haftalarca düşünen yine biziz.
Sonra ne diyoruz?
“Çocuk istiyor, ne yapayım?”
Allah aşkına, bir ya da iki yaşındaki bir çocuk ne anlar?
İstediğini sandığımız şeylerin hangisi gerçekten ona ait?
Ortaya konulan düzeni kuran, ritüeli şekillendiren, beklentiyi inşa eden biz değil miyiz?
Peki kendimize şu soruyu hiç bu kadar ciddiyetle soruyor muyuz:
Allah’ın bizden istediklerini yerine getirmek için, hatta kendi ahiretimiz ve çocuklarımızın istikameti için, bu kadar emek, bu kadar zaman, bu kadar zihinsel enerji harcıyor muyuz?
Doğum günü kutlamasak, bu tür kutlamalara gitmesek, bir yıl içinde bu alışkanlık sona erer. Bu kadar basit.
Asıl soru şu:
Gerçekten sona ermesini istiyor muyuz?
İşte İslami sorgulama burada başlar.
İslâm, insanın eylemlerini yalnızca niyetle değil; yönelişle ve benzemeyle birlikte değerlendirir. Kur’an’ın sıkça eleştirdiği hususlardan biri, anlamı unutulmuş geleneklerin sorgusuzca sürdürülmesidir. Putperestlik çoğu zaman bilinçli bir inkârla değil; “biz böyle gördük” diyerek varlığını devam ettirmiştir.
İslâm, doğum gününü kutsamaz. Kur’an’da kutlanan şey bir tarihin dönmesi değil; iman, istikamet ve sorumluluktur. Peygamberlerin doğum günleri bile ibadet konusu yapılmaz. Çünkü kutsallık zamana değil, kulluğa bağlanmıştır. Bu sebeple insanın kendisini merkeze alan kutlama biçimleri, İslami bilinç açısından temkinle ele alınır.
Belki de asıl soru şudur:
Bir Müslüman, dileğini Allah’a doğrudan yöneltebilecekken neden sembolik bir ateşin dumanına yükler?
Dua varken neden dilek ritüeline sığınır?
Şükür varken neden “ben” merkezli bir kutlama dili kurar?
Belki bu ritüeli yapan herkesin niyeti kötü değildir. Ama şu soru hâlâ ortadadır:
Bir şeyi neden yaptığını bilmeden yapmak, zamanla inancın yerine geçmez mi?
Bazen bir mumu üflemekten daha zor olan şey, alışkanlıklarımızla yüzleşmektir. Ve belki de gerçek bilinç, kalabalık sofralarda değil; insanın kendi kalbinde, kendine sorduğu bu sessiz sorularda başlar.
Belki de asıl kutlanması gereken, bir yaş daha almak değil; o yaşın bizi Allah’a ne kadar yaklaştırdığıdır.






YAZIYA YORUM KAT