Kamal Alam / MEE
Geçen hafta Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında açıklanan üçlü bir anlaşma olan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölge için önemli ve son derece sembolik bir adımdır.
Suudi Arabistan’ın başkenti yerine kutsal şehir Mekke’de imzalanan ve üç ülkenin liderlerinin dua ederken çekilmiş fotoğraflarıyla desteklenen anlaşma, dünyaya net bir mesaj gönderdi.
Ancak Suudiler, anlaşmanın mezhepsel veya askeri bir blok oluşturmayı amaçlamadığını hemen yadsımış olsa da, özellikle Riyad’ın kısa süre önce Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığını korumak için uluslararası bir eksen kurulacağını duyurmasının ardından, anlaşmanın nihai amacının ne olduğu konusunda pek çok spekülasyon yapıldı.
Buna ek olarak, “Müslüman NATO’su” olarak adlandırılan İslam Askeri Terörle Mücadele Koalisyonu (IMCTC), on yıl önce zaten düzinelerce devleti bir ittifak çatısı altında bir araya getirmişti.
Mekke anlaşması, ABD-İran savaşı; İsrail’in Lübnan, Suriye ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki saldırgan askeri işgali ve katliamları ve tabii ki Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi’lere ve Irak’taki İran destekli diğer milis gruplara karşı verdiği mücadeleler de dâhil olmak üzere, devam eden birçok çatışmanın geleceği konusunda belirsizliğin hâkim olduğu bir dönemde ortaya çıktı.
Türk ve Pakistan medyası, yeni bir Ortadoğu düzeni fikri üzerine spekülasyonlarda son hız devam ederken, bu üç ordunun gerçekte nasıl yan yana bir savaş yürütebileceği ve hangi düşmana karşı savaşacağı hâlâ belirsizliğini koruyor.
Bunu daha önce de yaşamıştık. 2017 yılında, eski Pakistan Genelkurmay Başkanı Rahil Şerif’in Suudi liderliğindeki IMCTC’nin ilk komutanı olarak atanması da benzer bir coşkuyla karşılanmıştı. O zaman da, tıpkı şimdi olduğu gibi, İran ve onun vekillerine karşı koymak, bu yeni kurulan ittifakın odak noktası gibi görünüyordu.
Kendini gerçekleştiren kehanet
Şimdi ise Mekke anlaşmasının, İran ve onun vekillerini Körfez ülkelerine yönelik yeni saldırılardan caydırmayı amaçlayan keskin bir uyarı olup olmadığına dair sorular soruluyor.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, Suriye’den Yemen’e ve istikrarsız Pakistan’ın Belucistan eyaletine kadar bölgede vekâlet savaşları yaşamışlardır. Bu üç ülke de bölgenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda İran’la ciddi görüş ayrılıkları yaşamış ya da yaşamaya devam etmektedir.
Aynı zamanda, İsrail medyasının bu duyuru konusunda özellikle sesini yükseltmesi de şaşırtıcı değildir. Tel Aviv için bu, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanetin doruk noktasıdır: Aylardır üst düzey İsrailli yetkililer, İran’ın yerini İsrail’in ana düşmanı olarak alacak sözde yeni bir “Sünni” ekseninin oluşma tehdidi konusunda uyarıda bulunuyorlardı.
Eski ve muhtemel gelecekteki başbakan Naftali Bennett’ten eski hükümet sözcüsü Eylon Levy’ye kadar pek çok İsrailli isim, Suudi Arabistan ve Katar’ın finansal desteğiyle kurulacak bir Pakistan-Türkiye ortaklığının sözde tehdidini vurgulamıştır.
Neredeyse her hafta, Türkiye’nin İsrail’i işgal etme ya da “yeni İran” haline gelme riskini anlatan yeni bir köşe yazısı yayınlanıyor. Kısa süre önce İsrail’in Tahran’daki Pakistan büyükelçiliğinin yakınına düzenlediği saldırının ardından, orduya yakın bir Pakistanlı düşünce kuruluşu İsrail’e sert bir uyarıda bulundu. Ayrıca Jerusalem Post gazetesi, Pakistan’ın Suudi Arabistan’a asker gönderdiği yönündeki haberlerin Orta Doğu’daki güç dengesini nasıl değiştirebileceğini ele alan bir makale yayınladı.
ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan ordusu komutanı Asım Munir’i İran konusunda en güvendiği kişi haline getirmiş ve onu “en sevdiği mareşal” olarak nitelendirmiştir. Trump ayrıca Gazze barış görüşmelerinde Pakistan’a ön sırayı vermiştir. Tüm bunlar, özellikle Pakistan savunma bakanının İsrail’i “kötü” olarak nitelendirdiği (şu anda silinmiş olan) bir paylaşım ve Türkiye’nin Gazze’ye müdahale etme tehditlerinin yeniden gündeme gelmesi ışığında, İsrail’i tedirgin etmiştir.
Türk medya kuruluşları, bu yeni ittifakın ilk potansiyel hedefi olarak şimdiden Yunanistan’ı işaret ediyor. İsrail’in Akdeniz’deki başlıca müttefiki haline gelen Yunanistan, ihtilaflı sularda bulunan Pakistan askeri varlıklarını, Türkiye ve Pakistan’ın ortak askeri hazırlığının bir işareti olarak kamuoyuna gündeme getirdi.
Açık soru
İsrail’in bir başka müttefiki olan Hindistan’ın, Doğu Akdeniz’de olası bir Türk-Pakistan askeri ittifakına karşı koymak amacıyla Yunanistan ile işbirliği yapması da tesadüf değildir. Yunanistan, Pakistanlı pilotların Türk meslektaşlarını eğittiği konusunu gündeme getirirken, Hindistan ise geçen yıl, son Hindistan-Pakistan çatışması sırasında Pakistan’ı desteklediği gerekçesiyle Türkiye’ye sert tepki göstermişti.
Ancak sembolik boyutun ötesinde, Türkiye’nin savaş durumunda Pakistan’ı ne ölçüde destekleyebileceği hâlâ açık bir soru olarak duruyor; bir NATO üyesi olarak Türkiye, tüm askeri ittifakı etkilemeden savaşa giremez.
Buna ek olarak, hem Pakistan hem de Suudi Arabistan ABD savaş uçakları ve helikopterlerinin alıcılarıdır ve Washington, geçmişteki anlaşmalarda veto hakkını kullanmıştır. 2022 yılında ABD, tarihin en büyük Türk-Pakistan havacılık anlaşması olabilecek bir işlemde, Türkiye’nin Pakistan’a 30 adet saldırı helikopteri satmasını engellemiştir. Dolayısıyla, gelecekte olası herhangi bir anlaşma, ABD ve Avrupa tarafından yakından incelenecektir.
Suudi Arabistan, Hindistan’a karşı süren bitmek bilmeyen savaşta hiçbir zaman açıkça Pakistan’ın tarafını tutmamış, kendisini daha çok tarafsız bir barış elçisi olarak görmüştür; nitekim Hindistan, Suudi Arabistan’ın en büyük ticaret ortaklarından biridir, oysa Pakistan Suudi yardımlarının alıcısı konumundadır.
Benzer şekilde, Suudi Arabistan’ın Türkiye ile Yunanistan arasındaki herhangi bir çatışmada taraf tutması da olası değildir. Reuters’ın haberine göre, daha geçen ay Suudi Arabistan’da Yunan askeri personeli tarafından işletilen bir hava savunma sistemi, Yemen’den Yanbu’daki petrol rafinerilerine doğru fırlatılan füzeleri önledi. Dolayısıyla soru şu: İsrail’in iddia edilen endişeleri ve Suudi Arabistan’a yönelik algılanan “İran tehdidi”nin ötesinde, bu ittifak ağırlıklı olarak sembolik mi – yani düşmanlara, ikili çatışmaların artık çok taraflı hale gelip farklı coğrafyalara yayılacağı konusunda önceden uyarıda bulunmak için bir kart mı?
Hindistan, İsrail ve Yunanistan kesinlikle alarm zillerini çaldı. Bunların savaşı belirleyecek gerçeklere dönüşüp dönüşmeyeceği ise ancak zaman gösterecek.
* Kamal Alam, Orta Doğu’nun çağdaş askeri tarihi konusunda uzmanlaşmıştır. 2015 ile 2019 yılları arasında Royal United Services Institute’ta araştırmacı olarak görev yapmıştır. Halen The Institute for Statecraft’ta araştırmacı ve Atlantic Council’da yerleşik olmayan kıdemli araştırmacı olarak çalışmakta olup, Orta Doğu’daki çeşitli askeri kurmay okullarında ders vermektedir.
