Dr Kamran Yeganegi / Middle East Monitor
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması, ilk bakışta bir güvenlik gelişmesidir. Ancak bu anlaşmanın uzun vadeli önemi, askeri işbirliğinin çok ötesine uzanan bir alanda ortaya çıkabilir: enerji diplomasisi.
Yeni bir enerji bloğundan söz etmek için henüz çok erken. Anlaşmanın uygulamaya ilişkin ayrıntıları ve üç ülke arasındaki işbirliğinin ne ölçüde kurumsallaşacağı ancak zamanla netleşecektir. Savunma işbirliğinin otomatik olarak ekonomik entegrasyona dönüşeceğine dair bir garanti de yoktur.
Bununla birlikte, bu üç ülkenin bir araya gelmesi önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Yeni bir güvenlik çerçevesi, enerji yatırımları ve nakliyesini çevreleyen risk hesaplamalarını değiştirebilir ve zamanla Körfez, Anadolu ve Güney Asya arasında daha fazla bağlantıyı kolaylaştırabilir mi?
Bu konu önemlidir, çünkü günümüzde enerji diplomasisi artık yalnızca kaynakların sahipliği veya petrol ve doğalgaz üretim hacimleriyle tanımlanmamaktadır. Altyapı güvenliği, nakliye güzergâhları, sermaye, pazarlar ve arz güvenilirliği, enerji gücünün bileşenleri haline gelmiştir.
Güvenlik, enerji denklemine nasıl giriyor?
Bir savunma anlaşması ile enerji işbirliği arasındaki ilişki ne doğrudan ne de otomatiktir. Eksik olan halka ise risktir.
Büyük enerji yatırımları, uzun vadeli planlamalar, önemli miktarda sermaye ve kolayca başka bir yere taşınamayan altyapı gerektirir. Boru hatları, rafineriler, limanlar, LNG terminalleri, enerji santralleri, elektrik kabloları ve depolama tesisleri; savaşlara, füze ve insansız hava aracı saldırılarına, sabotajlara, siber operasyonlara ve deniz yollarındaki aksaklıklara karşı savunmasızdır.
Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan güvenlik işbirliği, kritik altyapının korunması, deniz güvenliği, hava savunması, siber güvenlik ve erken uyarı sistemlerini de kapsar hale gelirse, enerji projelerini çevreleyen bazı siyasi ve güvenlik risklerini azaltabilir.
Daha düşük riskli bir ortam ise sigorta ve finansman maliyetlerini etkileyebilir, uzun vadeli yatırımların cazibesini artırabilir ve enerji tedariki, depolaması ve nakliyesi konusunda daha kalıcı anlaşmaların yapılmasını kolaylaştırabilir. Dolayısıyla, olası gelişme dizisi deterministik olmaktan çok koşullu bir nitelik taşır. Kurumsallaşmış güvenlik işbirliği, ekonomik işbirliği için daha elverişli bir ortam yaratabilir; ancak bu tür koşullar tek başına bir enerji koridoru oluşturmaz.
Üç farklı yetkinlik, mutlaka tek bir blok değil
Anlaşmanın jeoekonomik önemi, kısmen üyelerinin birbirini tamamlayıcı nitelikteki yeteneklerinde yatmaktadır.
Suudi Arabistan, dünyanın önde gelen petrol üreticilerinden biridir ve hem geleneksel hem de yeni gelişen enerji sektörlerine yatırım yapmak için önemli finansal kaynaklara sahiptir. Türkiye, Orta Doğu, Kafkasya ve Avrupa arasında stratejik bir konuma sahiptir ve uzun süredir enerji nakliyesi ve ticaretindeki rolünü güçlendirmeye çalışmaktadır. Pakistan ise, geniş bir nüfusa ve artan enerji ihtiyacına sahip önemli bir Güney Asya pazarıdır.
Bu yeni ortaya çıkan üçgenin üyeleri arasındaki enerji işbirliğinin işaretleri, savunma anlaşmasından önceye dayanmaktadır. 3 Şubat 2026’da Suudi Arabistan ve Türkiye, yenilenebilir enerji santrali projelerine ilişkin bir hükümetlerarası anlaşma imzalayarak, güneş ve rüzgâr enerjisi geliştirme çalışmaları ile temiz enerji alanında daha geniş kapsamlı bir işbirliği için bir çerçeve oluşturdu.
Ancak birbirini tamamlayıcı nitelikteki yetenekler, kaçınılmaz bir entegrasyonla karıştırılmamalıdır. Türkiye, Rusya, Azerbaycan, Avrupa ve küresel LNG tedarikçileriyle karmaşık bir enerji ilişkileri ağına sahiptir. Türkiye’nin bu ilişkileri yeni bir üçlü eksene tabi kılma olasılığı düşüktür.
Pakistan ise bir başka önemli değişkeni ortaya koymaktadır: Çin.
Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC), Pakistan’ın ulaşım ve enerji altyapısına şimdiden önemli yatırımlar getirmiş olup, Gwadar limanı bu ağ içinde stratejik bir konuma sahiptir. Dolayısıyla, Suudi Arabistan veya Türkiye’nin Pakistan’ın enerji ve ulaşım altyapısındaki rolünün genişlemesi, Çin sermayesinin, standartlarının ve jeoekonomik çıkarlarının hâlihazırda derinlemesine yerleşmiş olduğu bir ortamda gerçekleşecektir.
Sonuç olarak Pakistan, sadece yeni bir üçgenin üçüncü kenarı olarak değil, çok sayıda jeoekonomik ağın kesişme noktası olarak görülmelidir.
Bir savunma anlaşmasından bir enerji koridoruna: Önemli olan boşluk
Bir enerji koridoru inşa etmek, bir güvenlik anlaşması imzalamaktan çok daha karmaşıktır. Böyle bir gelişme, büyük ölçekli yatırımlar, uzun vadeli sözleşmeler, ortak teknik standartlar, yasal çerçeveler, mali garantiler ve taşıma güzergâhlarına ilişkin anlaşmalar gerektirecektir. Coğrafya da başlı başına önemli kısıtlamalar getirmektedir. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, tek bir bitişik toprak alanı oluşturmamaktadır.
Örneğin, Suudi Arabistan ile Türkiye arasında kurulacak herhangi bir fiziki enerji bağlantısı, Ürdün, Irak veya Suriye gibi ara ülkelerden geçişi gerektirecektir. Dolayısıyla bu tür güzergâhların uygulanabilirliği, yalnızca projenin ekonomik yönlerine değil, aynı zamanda geçiş ülkelerinin rızasına ve çıkarlarına, siyasi istikrara, güzergâh güvenliğine ve bölgesel ilişkilere de bağlı olacaktır.
Pakistan’ı böyle bir ağa bağlamak ise daha da karmaşık olacaktır ve deniz ile kara yollarının bir arada kullanılmasını gerektirebilir.
Bu durum temel bir sınırlamayı ortaya koymaktadır: Güvenlik işbirliği proje riskini azaltabilir, ancak coğrafyayı, proje ekonomisini veya çelişen ulusal çıkarları ortadan kaldıramaz.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın asıl sınanacağı nokta savunma açıklamalarında değil, üç ülkenin işbirliğini limanlar, sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG), depolama tesisleri, elektrik şebekeleri, yenilenebilir enerji veya iletim altyapısını içeren somut projelere genişletip genişletmeyeceklerinde yatmaktadır.
İran: Asıl mesele ağlardır, sadece tehditler değil
İran için en kolay tepki, yeni anlaşmayı öncelikle bir çevre güvenlik ittifakı, hatta bir anti-İran koalisyonu olarak yorumlamak olacaktır. Ancak böyle bir yorum, bölgenin ekonomik coğrafyasında meydana gelen daha önemli bir dönüşümü gölgeleme riski taşır. İlk olası sonuç, transitle ilgilidir. İran, Basra Körfezi, Orta Asya, Kafkasya, Türkiye ve Güney Asya arasında olağanüstü bir coğrafi konuma sahiptir. Ancak coğrafya tek başına ekonomik önemi garanti etmez. Alternatif güzergâhlar daha hızlı gelişirse, İran’ın coğrafi avantajı ticari avantaja dönüşmeyebilir.
İkinci sonuç sermayeyle ilgilidir. Rekabet artık sadece boru hattı güzergâhları üzerinde gerçekleşmiyor. Bölgedeki devletler, limanlara, rafinerilere, elektrik şebekelerine, yenilenebilir enerjiye ve yeni nesil enerji altyapısına yatırım çekmek için de rekabet halindedir.
Üçüncü sonuç ise ağdan dışlanmadır. İran için belki de en ciddi uzun vadeli risk, doğrudan dışlanma değil, Tahran’ın aktif katılımı olmaksızın çevresinde yeni enerji, elektrik, ticaret ve altyapı ağlarının ortaya çıkmasıdır.
Dördüncü sonuç ise siyasi niteliktedir. Uzun vadeli ortak projeler karşılıklı bağımlılık yaratır ve sürdürülebilir ekonomik bağımlılık, ortakların siyasi ve nihayetinde stratejik düzeyde koordinasyon kurma kapasitesini artırabilir.
Bu nedenle İran’ın en etkili tepkisi, salt güvenlik odaklı olamaz. Tahran’ın, coğrafi konumunu somut projelere, ağ bağlantısına, yatırıma ve komşu devletlerle ortak ekonomik çıkarlara dönüştürebilecek daha aktif bir enerji diplomasisine ihtiyacı vardır.
Mekke Anlaşması için üç olası gelecek senaryosu
Şu anda en az üç senaryo olası görünmektedir. Birincisinde, anlaşma büyük ölçüde savunma ve caydırıcılıkla sınırlı kalır ve bölgenin enerji coğrafyası üzerinde doğrudan bir etkisi olmaz.
İkincisinde, güvenlik işbirliği limanları, enerji altyapısını ve deniz yollarını korumak amacıyla genişler ve kademeli olarak üç ülke arasında ortak yatırımların ve uzun vadeli enerji anlaşmalarının önünü açar.
Üçüncü ve en iddialı senaryoda ise savunma ve ekonomik işbirliği, Körfez, Türkiye ve Güney Asya’yı birbirine bağlayan daha geniş bir yatırım, enerji ve altyapı ağına dönüşür. Böyle bir sonucun gerçekleşmesi, sermayeye, siyasi iradeye, kurumsal mekanizmalara, transit ülkelerin işbirliğine ve ortaya çıkan ağın Çin gibi büyük aktörlerle nasıl etkileşime gireceğine bağlı olacaktır.
Dolayısıyla Mekke Paktı’nı çevreleyen stratejik soru, bir “enerji koridoru”nun hâlihazırda var olup olmadığı değildir. Böyle bir iddiada bulunmak için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Daha önemli soru, paktın risk hesaplamalarını ve ekonomik teşvikleri, bugünün güvenlik işbirliğinin yarının enerji bağlantılılığına dönüşmesi için yeterince değiştirebilecek olup olmadığıdır.
Bu sorunun cevabı, Mekke Paktı’nın öncelikle yeni bir savunma düzenlemesi olarak kalacağını mı, yoksa bölgenin ortaya çıkan enerji coğrafyasını şekillendiren güçlerden biri haline geleceğini mi belirleyecektir.
* Kamran Yeganegi, Tahran’daki Orta Doğu Bilimsel Araştırma ve Stratejik Çalışmalar Merkezi’nde endüstri mühendisliği alanında yardımcı doçent ve enerji diplomasisi alanında kıdemli araştırmacıdır. Çalışmaları, Orta Doğu’daki enerji jeopolitiği ve altyapı dayanıklılığı üzerine odaklanmaktadır.

