1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Kuzey Avrupa'dan Latin Amerika'ya: Gücün hukuku, hukukun sessizliği
Kuzey Avrupa'dan Latin Amerika'ya: Gücün hukuku, hukukun sessizliği

Kuzey Avrupa'dan Latin Amerika'ya: Gücün hukuku, hukukun sessizliği

“ABD, bundan sonra stratejik alanlarda kontrol kaybı yaşadığı her coğrafyada hukuku değil gücü öne çıkaran bir dil kuracaktır. Trump'ın tehditkâr söylemleri ise bundan sonraki süreçte bu politikanın kaba ama dürüst versiyonudur.”

15 Ocak 2026 Perşembe 14:36A+A-

Kuzey Avrupa'dan Latin Amerika'ya: Gücün hukuku, hukukun sessizliği

Ömer Faruk Alimoğlu / Star Açık Görüş


 

NATO'nun kuruluşu, Soğuk Savaş'ın sert jeopolitiği içinde şekillenmiş bir güvenlik refleksiydi. Sovyet yayılmacılığına karşı Batı Avrupa'nın korunması hedefiyle kurulan bu yapı, uzun yıllar boyunca belirli bir coğrafyaya ve tanımlı bir tehdide odaklandı. Ancak bugün gelinen noktada NATO, klasik savunma paktı olmanın çok ötesinde; iklim değişikliği, enerji hatları, ticaret koridorları ve stratejik kaynaklar üzerinden yeniden tanımlanan küresel bir güç mimarisinin parçası hâline geldi. Dolayısıyla NATO artık sadece bir güvenliğe yönelik işbirliğinin değil, çıkar çatışmasında Batı'nın asgari müşterek ticari reflekslerini yansıtan bir doktrine dönüştü.

Bu dönüşümün merkezinde ise Kuzey Avrupa ve Arktik hat yer alıyor. Buzulların çözülmesiyle birlikte Arktik bölge, artık yalnızca bilimsel araştırmaların değil; ticari rotaların, askeri konuşlanmaların ve enerji rekabetinin sahnesi hâline geldi. Bugün belirli dönemlerde Kuzey Deniz Rotası üzerinden Asya-Avrupa taşımacılığı yapılabilmekte ve bu rota, Süveyş Kanalı'na kıyasla mesafe ve ulaşım maliyetlerini ciddi ölçüde düşürmekte... Bu sebeplerle önümüzdeki tablo, küresel ticaret açısından Arktik'i yalnızca "geleceğin" değil, bugünün de dosyası hâline getiriyor.

Askerî açıdan bakıldığında ise iklim değişikliği Arktik'i daha da kritik bir eşik noktasına taşımakta. Rusya, Sovyet döneminden miras kalan altyapısını modernize ederek bölgede askeri varlığını artırırken, ABD ve NATO ise bu hamleleri doğrudan bir güvenlik riski olarak okudu. Uluslararası hukuk cephesinde ise tablo net değil. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge kavramları üzerinden bir çerçeve sunsa da Arktik'teki enerji ve maden yatakları söz konusu olduğunda bu normlar fiili güç rekabetinin gerisinde kalıyor.

Bu noktada Çin'in pozisyonu ayrı bir parantezi hak ediyor. Çin, Arktik'e kıyısı olmayan bir devlet olmasına rağmen kendisini "yakın Arktik ülkesi" olarak tanımlayıp; ticari ve bilimsel faaliyetler üzerinden bölgede kalıcı bir aktör olma hedefini açıkça ortaya koyuyor. Rusya ile bu alanda zaman zaman örtüşen, zaman zaman rekabet eden bir ilişki yürütülüyor. Ancak ortak payda net: ABD ve NATO'nun tek başına belirleyici olmasını istemiyorlar.

'Stratejik zorunluluk'

Bu denklemde Trump'ın söylemleri ise tesadüf değil. Trump'ın Grönland'ı "stratejik zorunluluk" olarak nitelendiren çıkışları ve Kanada'ya yönelik "eyalet" göndermeleri ya da Kuzey Amerika'nın güvenlik bütünlüğüne yaptığı vurgular, iç siyasette provokatif olarak görünse de dış siyasetin derininde Arktik egemenlik yarışına işaret etmekte... Grönland, yalnızca coğrafi bir ada değil; nadir toprak elementleri, enerji rezervleri ve Kuzey Atlantik-Arktik geçiş hattının kilit noktası. Kanada ise Arktik'te hukuki hak iddia edebilen başlıca ülkelerden biri. Dolayısıyla Trump'ın söylemleri, bu alanları ABD'nin stratejik etki sahasına daha sıkı bağlama arzusunun politik dili olarak okunmalı.

Bu tabloyu yalnızca kuzey ekseniyle sınırlı okumak ise eksik olur. Nitekim aynı güç-hukuk gerilimi, 3 Ocak 2026'da dünyanın başka bir ucunda, Venezuela'da karşımıza çıktı. Trump'ın barış mesajlarının hemen ardından ABD'nin Venezuela'ya yönelik sert müdahalesi ve Nicolás Maduro'nun ülke dışına çıkarılması, bize klasik bir rejim tartışmasının ötesinde, kaynak odaklı bir güç okuması sunuyor. Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olmasının yanı sıra; altın ve nadir toprak elementleri bakımından da stratejik önemde. Washington'dan gelen açıklamalar, bir yandan "hukuk" ve "güvenlik" gerekçeleriyle süslenirken, diğer yandan bu kaynaklara yönelik açık bir iştahı gizlemiyor.

Uluslararası hukuk açısından ise burada ciddi bir kırılma yaşanıyor. Bir devlet başkanının başka bir devlet tarafından fiilen etkisizleştirilmesi, egemenlik ilkesi ve kuvvet kullanma yasağı bağlamında ağır sorular doğuruyor. Monroe doktrini olarak bilinen ve Trump tarafından güncellenmiş haliyle fiilen uygulamaya konulan bu doktrinle ABD gerek Amerika kıtasında gerek Arktik'te kendi emperyal siyasetini devreye sokmuş durumda. Nitekim Venezuela örneğinde de görülen şu: hukuk netlik üretemediğinde, fiili güç boşluğu dolduruyor. Bu durum ise yalnızca Latin Amerika'yı değil; küresel sistemin tamamını ilgilendiriyor.

Coğrafyalar değişse de yöntem aynı

Venezuela dosyasının hemen ardından yapılan açıklamalarda Küba ve Kolombiya yönelik açık söylemler ise, bu tablonun münferit olmadığını açık biçimde gösterdi. Trump'ın Küba'ya yönelik yaptırımların sertleştirileceğini ve "rejimle temas eden herkesin bedel ödeyeceğini" açıkça ilan etmesi, klasik diplomatik dilin çok ötesine geçti. Aynı gün Kolombiya'ya yönelik uyarılar ise daha da dikkat çekiciydi: ABD, Kolombiya'nın "yanlış ittifaklar" kurması hâlinde ekonomik ve siyasi sonuçlarla karşılaşacağını doğrudan ifade etti.

Bu açıklamalar, Trump dönemine özgü bir üslup olarak görülse de aslında daha geniş bir stratejinin parçası. Latin Amerika, uzun süredir Washington açısından "arka bahçe" olarak tanımlanan bir alan. Ancak Çin'in altyapı yatırımları, Rusya'nın enerji ve güvenlik temasları ve bölge ülkelerinin çok taraflı dış politika arayışları, ABD'nin bu alan üzerindeki geleneksel hâkimiyetini zorluyor. Trump'ın Küba ve Kolombiya çıkışları, bu zorluk karşısında verilen refleksif ama net bir mesaj niteliği taşıyor.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında ise tablo daha problemli. Bir devlete yönelik açık tehdit dili, yaptırım tehdidinin diplomatik nezaketin dışına taşması ve iç siyasal tercihlere müdahale iması, Birleşmiş Milletler sistemiyle bağdaşmayan bir pratik oluşturuyor. Ancak Arktik'te, Venezuela'da ve şimdi Küba–Kolombiya hattında görüldüğü üzere, güç siyaseti hukuki sınırları zorladıkça bu tür çıkışlar "olağan" kabul edilmeye başlanacak gibi duruyor. Bu noktada ortaya çıkan ortak payda şudur: ABD, bundan sonra ister kuzeyde Arktik ticaret yolları ve madenler üzerinden, ister güneyde petrol ve nadir elementler üzerinden olsun, stratejik alanlarda kontrol kaybı yaşadığı her coğrafyada hukuku değil gücü öne çıkaran bir dil kuracaktır. Trump'ın tehditkâr söylemleri ise bundan sonraki süreçte bu politikanın kaba ama dürüst versiyonudur. Daha yumuşak yönetimler döneminde aynı hedefler, daha rafine cümlelerle ifade ediliyordu; ancak yöntem değişse de amaç değişmiyordu.

Kuzey Avrupa'da enerji hatları, Arktik'te ticaret yolları, Latin Amerika'da petrol ve madenler... Coğrafyalar değişse de yöntem aynı. Güç, hukuku zorluyor; hukuk ise çoğu zaman bu zorlamayı ancak kayda geçirebiliyor. NATO'nun genişleyen rolü, ABD'nin sertleşen söylemi ve Trump çizgisinin hâlâ etkisini koruyan stratejik refleksleri, bu yeni dönemin habercisi.

Türkiye bu tablodaki konumu ise hem eşsiz hem de istisnai: NATO üyesi olmasına rağmen tek eksene sıkışmayan, Rusya ile iletişimi koparmayan, Kuzey-Güney hattındaki krizlerde arabuluculuk kapasitesini koruyan bir aktör.

Türkiye'nin avantajı

Arktik'ten Latin Amerika'ya uzanan bu güç mücadelesinde Türkiye'nin avantajı, askeri kapasitesinin yanında denge kurabilme kabiliyetine sahip dış politika anlayışıdır. Bundan sonraki süreçte ise Türkiye'nin yapması gereken; taraf seçmekten çok, masayı kurabilen aktör olma iddiasını sürdürmeye devam etmesi ve özellikle milli savunma sanayi hamlesinden geri adım atmadan güçlendirmeyi sürdürmesidir.

Çünkü mesele artık savunma ittifakları ya da bölgesel krizleri değildir. Bununla birlikte gücün hukuku mu belirleyeceği; yoksa hukukun, gücü sınırlayacak bir alan bulup bulamayacağıdır. Uluslararası hukukun gözardı edildiği yerde sadece ekonomik değil askeri gücün önemi bir kez daha ortaya çıktığı yeni bir döneme giriyoruz. Bugün Arktik'te, Venezuela'da ve Kuzey Avrupa'da gördüğümüz tablo, maalesef siyasi ve iktisadi dengesini arayan dünyanın daha nice krizlere gebe olduğunu bize gösteriyor.

 

HABERE YORUM KAT