
Irak, 22 yıl sonra tek bir güvenlik otoritesi etrafında yeniden şekillenebilecek mi?
Dr. M. Tahsin Gökkaya, Irak’taki durumu incelediği yazısında “Irak’ta devlet ile devlet dışı güçlerin aynı anda var olduğu modelin sonuna mı gelindi? ABD ne istiyor, Bağdat’ta tartışılan ne? Şii silahlı gruplar fesih mi olaca?" sorularına cevap arıyor.
Irak, 22 yıl sonra tek bir güvenlik otoritesi etrafında yeniden şekillenebilecek mi?
Dr. Mohammed Tahsin Gökkaya / Fikirturu
Irak’ta devlet dışı silahlı yapıların geleceği uzun yıllardır tartışılıyor. Ancak ilk kez bu tartışma teorik bir çağrı olmaktan çıkıp somut bir siyasi sürece dönüşmüş görünüyor. Bunun nedeni ne yalnızca ABD baskısı ne de hükümetin iradesi. Asıl değişim, yıllardır bu yapıları ayakta tutan bölgesel ve iç siyasi dengelerin değişmesi.
Necef’teki Yüksek Dinî Merci Ali es-Sistani yıllardır silahın yalnızca devletin elinde olması gerektiğini savunuyordu. Aynı dönemde Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Fayık Zeydan da konuyu bir güvenlik meselesinden çok anayasal bir sorun olarak ele almaya başladı. Buna son dönemde Washington’ın artan baskısı ve İran’ın bölgesel nüfuzunda yaşanan gerileme eklendi. Gazze Savaşı sonrası oluşan yeni bölgesel tablo, Lübnan ve Suriye’de değişen dengeler ve Tahran’ın karşı karşıya olduğu ekonomik ve siyasi baskılar, Iraklı silahlı grupların hareket alanını daralttı.
Aslında bugün yaşananlar bir silahsızlanma kampanyasından çok, 2003 sonrası kurulan hibrit güvenlik sisteminin yeniden tasarlanması. Tartışılan konu birkaç grubun silah bırakması değil, devlet ile devlet dışı güçlerin aynı anda var olduğu modelin devam edip etmeyeceği.
Sadr’ın hamlesi ve Şii evinin yeni arayışı
Sürecin hızlanmasında en önemli dönüm noktalarından biri Mukteda es-Sadr’ın attığı adımdı. Sadr, yıllardır diğer gruplara yönelttiği çağrıyı ilk kez kendi hareketi Seraya es-Selam üzerinden somutlaştırarak onun da devlet yapılarıyla bütünleşmesi gerektiğini açıkladı. Bu adım yalnızca askeri değil, siyasi bir mesaj da taşıyordu: Silahla siyaset arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması gerektiğini savunuyordu.
Sadr’ın çıkışının ardından Şii Koordinasyon Çerçevesi içerisinde de dikkat çekici bir hareketlilik başladı. Özellikle başka bir Şii silahlı örgütü Asaib Ehl el-Hak’ın siyasi kanadı ile askeri yapıları arasındaki ilişkiyi yeniden düzenleme yönündeki açıklamaları, uzun yıllardır dokunulamayan bir dosyanın artık açıldığını gösterdi. Bugün Bağdat’ta konuşulan şey “silahların teslim edilmesi” değil, daha çok “bağın koparılması” yani bazı tugay ve birliklerin siyasi yapılardan ayrılarak doğrudan Başkomutanlık makamına bağlanması.
Bu ayrıntı önemli. Çünkü Washington’ın talep ettiği model ile Bağdat’ta konuşulan model arasında ciddi farklar bulunuyor. ABD bazı grupların tamamen tasfiye edilmesini isterken, Irak’taki siyasi aktörlerin önemli bir bölümü entegrasyon ve yeniden yapılandırma formülü üzerinde duruyor. Bu nedenle önümüzdeki süreçte “fesih” ile “entegrasyon” kavramları arasındaki mücadele belirleyici olacaktır.
Haşdi Şabi ve Şii silahlı grupların Irak’taki konumu
Irak’ta devlet dışı silah tartışmalarının merkezinde yer alan temel meselelerden biri, Haşdi Şabi ile silahlı grupların aynı yapı olarak değerlendirilmesi. Oysa Haşdi Şabi, 2016 yılında yasalaştırılmış ve devlet bütçesinden finanse edilen resmi bir güvenlik kurumu ama bünyesinde yer alan bazı silahlı gruplar kendi siyasi, ideolojik ve örgütsel yapılarını korumaya devam ediyor.
Bugün Asaib Ehl el-Hak, Kataib Hizbullah, Hareket en-Nuceba, Seyyid Şüheda Tugayları, Kataib İmam Ali ve Bedir’e bağlı bazı unsurlar başta olmak üzere birçok grup, Haşdi Şabi içerisindeki askerî varlıklarının yanı sıra siyasi temsil, ekonomik ağlar ve medya araçlarıyla da etkili aktörler konumundalar. Bu yapıların önemli bir bölümü geçmişte DEAŞ’a karşı savaşta rol aldı, ABD güçlerine karşı yürütülen saldırılarla anıldı ve son yıllarda “Direniş Ekseni” içerisinde faaliyet gösteriyor.
Bu tablo içerisindeki en dikkat çekici istisna ise Mukteda es-Sadr’a bağlı Seraya es-Selam. Her ne kadar Haşdi Şabi denkleminde önemli bir askeri güç olarak yer alsa da, siyasi çizgisi ve İran’a yakın gruplarla yaşadığı rekabet nedeniyle diğer Şii silahlı yapılardan farklı bir konumda değerlendiriliyor.
Irak’ta bugün tartışılan konu, Haşdi Şabi’nin kurumsal varlığından ziyade, bazı silahlı grupların devlet kurumları içerisinde yer alırken aynı zamanda bağımsız güç merkezleri olarak hareket etmeye devam etmeleri. Bu nedenle yürütülen entegrasyon ve yeniden yapılandırma süreci, doğrudan Haşdi Şabi’nin tasfiyesini değil, devlet ile silahlı gruplar arasındaki bu ikili yapının yeniden düzenlenmesini hedefliyor.
Sürecin işleyişi
Bu süreçte silahların teslimiyle ilgili yapılan açıklamalarda dikkat çeken nokta, “silahların teslim edilmesi” ya da “silahların hükümete devredilmesi” gibi doğrudan ifadelerin kullanılmaması oldu. Bunun yerine hemen hemen tüm açıklamalarda ortak şekilde “bağın/irtibatın koparılması” (fekkü’l-irtibat) kavramı öne çıkarıldı.
Bu ifadeyle kastedilen, söz konusu gruplara bağlı tugay ve birliklerin Haşdi Şabi içerisindeki örgütsel bağlarının sonlandırılması ve doğrudan Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın emrine verilmesi. Mevcut tartışmalarda öne çıkan yaklaşım, grupların doğrudan ortadan kaldırılmasından ziyade, siyasi ve örgütsel bağlarının koparılarak devlet hiyerarşisine dahil edilmesi üzerine kurulu.
Bu nedenle gözler şimdi hükümetin atacağı adımlarda. Zira “bağın koparılması” kararı, söz konusu yapıların üzerindeki siyasi ve ideolojik koruma şemsiyesini kaldırıyor ama aynı zamanda onları yeni seçeneklerle karşı karşıya bırakıyor. Bu seçenekler arasında birliklerin yeniden yapılandırılması, personelin farklı askeri kurumlara dağıtılması, komuta kademesinin değiştirilmesi ve askeri teşkilatın yeniden düzenlenmesi bulunuyor.
Ancak uygulamanın nasıl gerçekleşeceği hâlâ net değil.
Tartışılan senaryolar arasında; savaşçıların güvenlik kurumlarına aktarılması, silah depolarının devlet kontrolüne verilmesi, komuta yapısının yeniden düzenlenmesi ve ağır silahların orduya devredilmesi de bulunuyor.
Direnenler, bekleyenler ve Irak’ın yeni güvenlik düzeni
Bununla birlikte tüm grupların aynı noktada buluştuğunu söylemek mümkün değil. Kataib Hizbullah ve Hareket en-Nuceba gibi daha sert çizgide duran yapılar, silahsızlanmaya açık mesafe koymaya devam ediyor. Bazı liderlerin kullandığı “Silahlarımızı ancak İmam Mehdi’ye teslim ederiz” söylemi, meselenin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ideolojik bir boyuta sahip olduğunu gösteriyor.
Ancak bu itirazların arkasında başka hesaplar da bulunuyor. Eylül 2026’da Uluslararası Koalisyon’un Irak’taki görev süresinin sona erecek olması birçok grup tarafından kritik bir eşik olarak görülüyor. Yıllardır silahlı varlıklarını “yabancı askeri varlığa karşı direniş” gerekçesiyle meşrulaştıran bu yapılar, koalisyonun çekilmesinden sonra oluşacak yeni tabloyu görmek istiyor. Bu nedenle bazı gruplar bugün kesin bir pozisyon almaktan kaçınarak zamanı kendi lehlerine kullanmaya çalışıyor.
Bununla birlikte mevcut gidişat, sürecin geri döndürülemez bir noktaya ulaştığını gösteriyor. Çünkü bugün ilk kez Necef’ten Bağdat’a, yargı kurumlarından hükümete, Şii siyasi evinden uluslararası aktörlere kadar geniş bir kesim aynı hedef üzerinde buluşuyor: silahın devlet otoritesi altında toplanması.
Bu sürecin sonunda tüm grupların ortadan kalkacağını söylemek için henüz erken. Ancak görünen o ki Irak, devlet dışı silahın meşruiyet kazandığı dönemi kapatıp, silahın devlet içinde yeniden tanımlandığı yeni bir döneme giriyor. Bu nedenle bugün yaşanan tartışma silahın geleceğinden çok, Irak devletinin geleceğiyle ilgilidir. Asıl soru da budur: Irak, yirmi iki yıl sonra ilk kez tek bir güvenlik otoritesi etrafında yeniden şekillenebilecek mi?


HABERE YORUM KAT