Terörsüz Türkiye ve bir asırlık paradigmanın sonu

Terörsüz Türkiye ve bir asırlık paradigmanın sonu

Mehmet Hasip Yokuş, Terörsüz Türkiye sürecinin PKK’nın çatışma kapasitesini kaybetmesiyle birlikte çatışma döneminden hukukî ve siyasî yeni bir zemine geçişi ifade ettiğini belirtiyor.

Mehmet Hasip Yokuş / Açık Görüş

Bir devrin sonu

Terörsüz Türkiye hedefi kapsamında hazırlanan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, yaklaşık 360 milletvekilinin imzasıyla TBMM Başkanlığı'nda sunuldu ve TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.

Meclis çatısı altında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun, sivil toplum temsilcileriyle ve kanaat önderleriyle gerçekleştirdiği istişarelerin ardından hazırlanan bu kanun teklifi; bütün sorunları bir anda çözecek nihai bir düzenleme değil elbette ama süreçle ilgili adımları normatif bir zemine kavuşturması bakımından bir kanun teklifinden çok daha fazlasıdır.

Hiç kuşkusuz bu aşamayı önemli kılan husus, meselenin daha evvelki dönemlerde güvenlikçi perspektifin gölgesinde hayata geçirilen pişmanlık yasalarından farklı olarak silahsızlanma sonrası dönemin hukukuna nasıl geçileceğini de tarif ediyor olmasıdır.

Terörle mücadelenin güvenlik, hukuk, siyaset ve toplumsal uzlaşının birbirini tamamlayan sacayaklarıyla birlikte yeni bir zemine taşınması sıradan bir hadise değildir. Bu safha, yalnızca silahlı çatışma döneminin sona erdirilmesini değil; meselenin kalıcı biçimde yönetebilecek hukukî ve kurumsal bir çerçeve inşa etme aşamasına geçildiğini teyit etmektedir.

Silahın tükendiği yer

Bu süreçte dikkat çekici olan husus, hem iktidar kanadının hem de örgütün süreçle kurduğu istikrarlı sahiplenme ilişkisi oldu. Sürecin kamuoyunda görünürlük kazanmasında kilit rol oynayan siyasal aktörlerin, farklı tonlarda ama aynı istikamette ve istikrarlı bir pozisyon almaları, süreci "kişisel inisiyatif" olmaktan çıkarıp devlet aklına eklemlenmiş bir strateji zeminine taşıdı.

Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen "süreci ağırdan alma" iddialarının aksine, kritik eşiklerde verilen net mesajlar, sürecin bilinçli ve kendinden emin bir stratejik sabırla yürütüldüğünün en net işaretleriydi.

Dolayısıyla önceki çözüm süreçlerinin akim kalmasında, şartların yeterince olgunlaşmamış olmasının yanı sıra bölgesel ve güvenlik koşullarındaki elverişsizliğin de önemli payı vardı. Ancak muhtemel provokasyon girişimlerine rağmen bu sürecin akim kalabileceğine ilişkin kaygılar, önceki dönemlerle kıyaslanmayacak derecede azdır.

Daha önceki süreçlerde Öcalan'ın aldığı kararlara rağmen örgüt, kimi zaman Öcalan'ın cezaevi koşullarını gerekçe göstererek, kimi zaman başka mazeretler ileri sürerek süreci akim bırakıyordu. Ancak bu defa tabloyu değiştiren temel husus, örgütün de silahlı mücadelenin artık stratejik bir sonuç üretme kapasitesini büyük ölçüde yitirdiğini görmüş olmasıdır.Bunun sebeplerine gelince;

Birincisi, Türkiye'nin İHA ve SİHA gibi yeni teknolojileri devreye alması, PKK'nin silahlı mücadele kapasitesini hem yurt içinde hem de yurt dışında büyük ölçüde örseledi.

İkincisi, sürecin en yumuşak karnını teşkil eden Suriye'de gerçekleşen devrim ve akabinde yaşanan gelişmeler; PKK'nin Suriye sahasında PYD üzerinden elde etmeyi umduğu kazanımların önüne set çekti.

Suriye'de 2011 sonrasında oluşan parçalı yapı, PKK/PYD açısından tarihsel bir fırsat alanı oluşturmuştu. DEAŞ'la mücadelede Batı desteğinin sağladığı özgüven, Fırat'ın doğusunda oluşan fiilî yapının kalıcılaştırılabileceği beklentisini güçlendirmişti. Ancak Suriye sahasında ortaya çıkan yeni denklem PKK/PYD açısından eski hesapların sürdürülebilirliğini önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır.

Nitekim geçen hafta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara ile Mazlum Abdi arasında Şam'daki Başkanlık Sarayında gerçekleşen görüşmede; DSG ve Rojava Özerk Yönetiminin feshi ve merkezi yönetime katılım sürecinin hızlandırılması noktasında mutabık kalındığı ifade edildi.

Hülasa, elli yıl boyunca silahla yürütülen bir mücadelenin kendi sınırlarına dayanmasıyla ortaya çıkan bir tıkanmanın beraberinde getirdiği köklü ve zorunlu bir değişim ihtiyacı söz konusuydu. Bu sebeple; örgütün askerî ve sivil kanadının 'önderliğin' silah bırakma ve fesih çağrısına uyma dışında rasyonel bir seçeneği kalmamıştı.

Yeni risk alanları

PKK'nin silahlı mücadelede tıkanarak reel siyasete yönelmesi, Kürt ulusalcılığında yeni bir rekabet ve yön arayışını tetikleyebilir. Ayrıca bu süreçten rahatsız olacak bölgesel ve küresel bazı aktörlerin farklı araçlarla süreci akamete uğratma arayışları da göz ardı edilmemelidir; bunların desteğiyle PKK'dan kopacak marjinal yapıların yeni örgütlenmelere yönelmesi de ihtimal dahilindedir.

Beri tarafta farklı milliyetçi gruplar süreç aleyhine kampanyalar başlatabilir, insanları tahrik edebilir. Nitekim eski bakanlar, emekli askerler, akademisyenler, gazeteciler ve sanatçıların da aralarında bulunduğu bazı isimlerin bu sürece karşı ortak bildiri yayımlaması bunun işaretini vermektedir.

Aynı şekilde uzun yıllar PKK'nın gölgesinde kalan farklı Kürt ulusalcı çevreler; ortaya çıkan bu tabloyu kendi tezlerinin haklı çıktığı inancı ve özgüveniyle daha provakatif ve keskin bir söyleme yönelebilir.

Sahadaki gerçekliklerden uzak, çatışmanın maliyetini doğrudan yaşamayan ve büyük ölçüde sosyal medya konforu içinde siyaset üreten özellikle diasporada yaşayan Kürt ulusalcılar, maksimalist talepleri daha rahat dillendirebilmektedir.

Ancak hangi iddia ve söylemlerle ortaya çıkarsa çıksın; Batı'nın emperyal hedeflerine veya İsrail'in çatışma ve düşmanlık stratejilerine entegre bir biçimde ve buna bel bağlayarak sürdürülecek politikalarla bölgede kalıcı bir değer veya başarı elde etme devri kapanmıştır.

Bölünmüş tarihten ortak geleceğe

Terörsüz Türkiye süreci, Türkiye açısından yalnızca iç güvenlik ya da iç siyaset meselesi olmanın ötesinde, bölgesel denklemleri etkileyebilecek stratejik bir model üretme potansiyeli ve imkânı da barındırmaktadır. Dolayısıyla bu süreç yalnızca "terörün sona erdirilmesi" değil; modern ulus-devlet ile tarihsel ümmet ontolojisi arasındaki çatışmanın yönetilmesi ve bölgesel denklemlerde yeni bir istikrar ve meşruiyet üretme girişimi olarak okunmalıdır.

Bu süreç, güvenlik kaygılarının ötesinde, Türk ulus-devletinin kendi siyasi, kültürel ve gönül coğrafyasını yeniden okuma ve tanımlama çabası, aynı zamanda ümmet coğrafyasının emperyal tasarımlara karşı kendini yeniden konumlandırma mücadelesi şeklinde okunmalıdır. Nitekim Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu niyet ve arayışın en somut göstergelerinden biridir.

Tarihin bir kırılma anını yaşadığımızı görmemiz gerekiyor. Bölgemiz, yüzyıllık bir faslın kapanışına ve yeni bir tarihsel dönemin eşiğine tanıklık ediyor.

Terörsüz Türkiye sürecini bir güvenlik mimarisi yahut Kuzey İrlanda, İspanya veya Güney Afrika deneyimleri üzerinden mukayeseli olarak çatışma çözümü girişimi şeklinde ele alan tüm analiz ve değerlendirmeler, meselenin bu en derin katmanını ıskalamaktadır.

Bugün yeniden konuşulmaya başlanan çözüm ve normalleşme arayışları, aslında yalnızca etnik ya da siyasal bir meselenin değil, çok daha derinlerde nükseden bir "medeniyet krizi"nin yansımalarıdır. Kendi tarihimizin, kendi değerlerimizin ve kendi kardeşliğimizin izinde yürümek, bu krizi aşmanın en muhkem yoludur.

Burada mesele yalnızca PKK'nın tasfiyesiyle sınırlı değildir. Çünkü Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorun, son elli yılın güvenlik mimarisinden ibaret olmadığı gibi, yalnızca bir örgütün silah bırakmasıyla da sona erecek değildir. Terörün ortaya çıkardığı toplumsal ve siyasal fay hatları, daha geniş bir tarihsel sorunun da görünür hale gelmesine yol açmıştır: Türkiye, modern ulus-devlet formu ile kendi tarihsel, kültürel ve medeniyet havzası arasındaki ilişkiyi koparmıştır.

Esasen, bugün üzerinde konuştuğumuz adaletin tesisi, safların tahkim edilmesi, kardeşliğin sağlanması gibi ihtiyaçların tamamı, dokumuzla örtüşmeyen ulusalcı ideolojinin doğasından kaynaklanan sonuçlardır.

Mevcut sorunların aşılması, bu ayrışmayı üreten ideolojik ve siyasal temellerin kapsamlı bir şekilde yeniden şekillendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, tarihsel ve toplumsal gerçekliğimizle örtüşmeyen ulusalcı anlayışların köklü bir değişime tabi tutulması gerekmektedir.

Türkiye, kendisini güvenlik parantezine hapseden siyasal ve zihinsel kalıpları aşarak kendi tarihsel ve medeniyet havzasıyla yeniden sahici bir ilişki kurmak zorundadır. Çünkü gerçek anlamda bir devrin sonu, yalnızca silahların susmasıyla değil; silahları doğuran zihniyetin, ayrışmayı üreten siyaset anlayışının ve toplumu kendi tarihinden koparan paradigmanında geride bırakılmasıyla mümkün olacaktır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir