Afrika’nın incisinde; bir gönül yolculuğu

Afrika’nın incisinde; bir gönül yolculuğu

Toprak bereketli, fakat imkânlar sınırlı. İnsan sıcak, fakat eğitim fırsatları yeterli değil. Tabiat cömert, fakat insanlar yorgun. İşte Uganda’nın insanı hem hayran bırakan hem de düşündüren tarafı burada başlıyor. Bir yanda cennetten bir köşeyi andıran güzellikler; diğer yanda yüzyılların yoksulluğu, sömürge mirası ve mahrumiyetin sessiz izleri…


ZAFER ÖZER'in Uganda izlenimleri:


Uganda’da Hizmet, Eğitim ve Kardeşlik Şahitlikleri

Afrika; sahip olduğu tabii güzellikleri, kültürel zenginliği ve insan sıcaklığıyla adeta dünyanın saklı mücevherlerinden biridir. Yıllar önce bir dostumuzun söylediği “Afrika, gidilmeden anlaşılmaz.” sözü kulaklarımızda yer etmişti. Gerçekten de belgesellerden, kitaplardan ve çeşitli anlatılardan tanıdığımızı sandığımız bu coğrafyanın bambaşka bir yüzü olduğunu, ancak yollarına düşüp şehirlerini, köylerini ve insanlarını yakından tanıdığınızda idrak edebiliyorsunuz. Her adımda yeni bir hikâyeyle, her karşılaşmada farklı bir insanlık hâliyle yüz yüze geliyorsunuz.

Yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş, sömürge düzeninin hırsına maruz kalmış bu coğrafya; sabırla, samimiyetle ve kardeşlik duygusuyla uzatılan eli unutmayan; kendisine gösterilen ilgiyi anında samimiyeti ile cevap veren bereketli bir toprak gibi...

Afrika’da son yıllarda, bilinen sömürge geçmişine sahip devletlerin yanı sıra İsrail’den Çin’e, diğer küresel aktörlere kadar pek çok gücün artan ilgisi dikkat çekmektedir. Zira hayat boşluk kabul etmez; ihmal edilen, yalnız bırakılan ve sahipsiz görülen her coğrafya, er ya da geç başka ellerin, başka hesapların ve başka etkilerin ilgi alanına dönüşür.

Winston Churchill tarafından "Afrika'nın İncisi" olarak adlandırılan Uganda ise Doğu Afrika’nın kalbi; Nil’in hayat verdiği uçsuz bucaksız tropikal ormanları, gürül gürül akan nehirleri ve bereketli topraklarıyla adeta yeryüzünün cennetten bir köşesidir. Ne var ki bu eşsiz coğrafyanın insanları, o göz kamaştırıcı yeşilliğin altında asırlardır farklı acıların ve mahrumiyetlerin gölgesinde yaşamaktadır.

Afrika’nın yer altı zenginlikleri, birçok bölgede halkın refahına dönüşmek yerine ağır bir imtihana dönüşmüştür. Madenler, petrol ve stratejik mineraller; bazı ülkelerde iç savaşların, göçlerin, istikrarsızlığın ve dış müdahalelerin de temel sebeplerinden biri hâline gelmiştir. Düzenli ve adil bir paylaşım yerine, kaosun ve kırılganlığın hâkim olduğu ortamlarda bu zenginlikler çoğu zaman bölge insanının değil, küresel çıkarların hizmetine sunulmaktadır.

Uganda ise Doğu Afrika içinde nispeten farklı bir yerde durmaktadır. Ülkenin büyük maden rezervlerine sahip olmaması, denize kıyısının bulunmaması ve uzun yıllardır devlet otoritesini koruyabilmesi, onu kıtanın birçok bölgesine göre daha istikrarlı hâle getirmiştir. Bu sebeple Uganda, Afrika’nın en güvenli ve yatırım alan ülkelerinden biri olarak öne çıkmaktadır.

Bununla birlikte Uganda, komşu coğrafyaların acılarını da omuzlarında taşımaktadır. Özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Güney Sudan ve çevre ülkelerde yaşanan çatışmalar nedeniyle milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmakta; hatta Türkiye’den sonra en fazla mülteci barındıran ülkelerden biri olarak dikkat çekmektedir.

Ülkede dikkatimizi çeken önemli hususlardan biri de devletin silahlı gruplara ve iç karışıklıklara karşı sergilediği kararlı tutum. Silahlanmaya ve düzensiz yapılanmalara müsamaha gösterilmemesi, Uganda’nın çevresindeki birçok ülkeye kıyasla daha sakin ve güvenli bir atmosferi muhafaza etmesini sağlamaktadır. Belki de bu yüzden Uganda, Afrika’nın bütün yaralarını taşıyan ama aynı zamanda geleceğe dair umudu da içinde barındıran bir ülke görünümündedir

Bizim Uganda yolculuğumuz da böyle başladı. Kalbimizde bir niyet vardı. Açılacak bir okulun, ziyaret edilecek bir hafızlık merkezinin, açılacak bir su kuyusunun, ulaştırılacak kurban emanetlerinin ve kurulacak her gönül köprüsünün nice hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederek yola çıktık.

Samsun’dan İstanbul’a, ardından Entebbe’ye uzanan yolculuğumuz, daha ilk anından itibaren sadece bir coğrafyaya doğru değil; hizmet, muhabbet ve dua iklimine doğru yapılan manevi bir yürüyüşe dönüştü. Kıymetli büyüklerimiz Hasan Kâmil Yılmaz Hocamız, Muhterem Ömer Topbaş Ağabeyimiz, Dr. Alican Tatlı Ağabeyimiz, Kayseri’den Seyfi Ergüneş Ağabeyimiz, Samsun’dan Nazmi Kılıç Ağabeyimiz ve birbirinden kıymetli yol arkadaşlarımızla aynı heyetin bir parçası olmak, bu yolculuğun bereketini daha başında hissettirdi.

Entebbe’den Kampala’ya doğru ilerlerken gördüğümüz manzara, Afrika’ya dair zihnimizdeki birçok kalıbı daha ilk anda sarstı. Yol boyunca etrafımızı saran yemyeşil tabiat, göller, tepeler, muz bahçeleri ve tropikal bitki örtüsü; Afrika’nın bize anlatılanlardan çok daha fazlası olduğunu daha ilk bakışta hissettiriyordu. Uganda, gerçekten de Doğu Afrika’nın kalbinde parıldayan müstesna bir ülke. Victoria Gölü’nün sakinliği, Nil’in doğduğu topraklar, bereketli araziler, tropikal meyveler, yağmurla canlanan tepeler ve yumuşak iklim; Uganda’yı adeta Afrika’nın yeşil bahçesi hâline getiriyor.

Fakat bu güzelliğin altında başka bir hakikat daha var: Toprak bereketli, fakat imkânlar sınırlı. İnsan sıcak, fakat eğitim fırsatları yeterli değil. Tabiat cömert, fakat insanlar yorgun. İşte Uganda’nın insanı hem hayran bırakan hem de düşündüren tarafı burada başlıyor. Bir yanda cennetten bir köşeyi andıran güzellikler; diğer yanda yüzyılların yoksulluğu, sömürge mirası ve mahrumiyetin sessiz izleri…

İkinci Gün: Kampala’da İlk Sabah

Kampala’daki ilk sabahımıza erken saatlerde yaptığımız yürüyüşle başladık. Şehir henüz tam uyanmamıştı. Sabahın serin havası, kuş sesleri ve tropikal bitki örtüsü, başkentin hareketliliğine rağmen insana ayrı bir huzur veriyordu. Yollar yavaş yavaş kalabalıklaşıyor, insanlar işlerine gidiyor, öğrenciler okullarına doğru ilerliyor, motosikletler sokaklara yayılıyordu. Uganda’da “Boda Boda” olarak bilinen motosiklet taksiler, günlük hayatın en önemli ulaşım araçlarından biri. Sabahın erken saatlerinden gece geç vakitlere kadar şehrin damarlarında onlar akıyor.

Kampala, geleneksel Afrika şehir dokusu ile modernleşme sürecini aynı anda yaşayan canlı bir şehir. Bir yanda küçük dükkânlar, pazar yerleri, yol kenarında yiyecek satan esnaf; diğer yanda yeni yollar, modern alışveriş merkezleri ve gelişen ticari alanlar… Şehirde hayat sokakta akıyor. İnsanlar daha sakin, daha sabırlı, daha az telaşlı görünüyor.

Bir Okul Açılışından Daha Fazlası

Seyahatimizin en önemli duraklarından biri, Hüdayi Vakfı’nın kardeş Vakfı; Sena Vakfı’nın eğitim hizmetlerinden biri olan Sena High School Külliyesi’nin açılışıydı. Uganda yolculuğumuzun merkezinde bu açılış vardı. Fakat oraya vardığımızda, şahit olduğumuz şey sadece bir okulun açılışı değildi. Bir hayalin, bir duanın, yılların emeğinin ve samimi fedakârlıkların vücut bulmuş hâline bakıyorduk.

Yaklaşık sekiz dönümlük bir arazi üzerine kurulan bu külliye, Türkiye’deki İmam Hatip modeli örnek alınarak inşa edilmiş; Uganda’nın şartlarına, ihtiyaçlarına ve kültürel yapısına uygun şekilde yeniden şekillendirilmişti. Toplam 400 öğrenci kapasiteli bu eğitim kampüsü, yalnızca ders verilen bir okul değil; karakter, şahsiyet, ahlak ve medeniyet inşa edecek bir eğitim yuvası olarak tasarlanmıştı.

Kampüs içerisinde modern derslikler, bilgisayar laboratuvarları, fizik ve kimya laboratuvarları, yatılı öğrenci bölümleri, sosyal alanlar, spor alanları, çok amaçlı konferans salonu, 400 kişilik cami ve 4-6 yaş Kur’an ve anaokulu bölümü bulunuyordu. Külliyenin merkezinde caminin yer alması tesadüf değildi. Çünkü İslam medeniyeti tarih boyunca eğitim ile mabedi birbirinden ayırmamıştı. Mescitler, camiler, medreseler ve ilim halkaları aynı ruhun parçaları olmuştu. Bu külliyede de cami, kampüsün kalbi konumundaydı.

Öğrencilerin sadece zihin dünyaları değil; kalp dünyaları da beslenmek isteniyordu..

Açılış programına öğrenciler, veliler, öğretmenler ve yerel yöneticiler yoğun ilgi gösterdi. Çocukların gözlerindeki umut, velilerin heyecanı, öğretmenlerin gayreti ve hizmet gönüllülerinin sevinci, yapılan işin ne kadar kıymetli olduğunu daha ilk anda hissettirdi.

Okul Müdürü Asım Bey’in ifade ettiği şu söz, o günün ruhunu özetliyordu: “Biz burada sadece bir okul açmıyoruz. Burada yetişecek gençler, Uganda’nın geleceğinde söz sahibi olacak. Türkiye’den aldığımız ilim ve medeniyet nefesini Uganda’ya taşıyacağız. Nitelikli, ahlaklı ve donanımlı bir nesil yetiştirmek için buradayız.”

Gerçekten de bu okulun en önemli hedeflerinden biri, yalnızca meslek sahibi bireyler yetiştirmek değildi. Aynı zamanda ülkesine, milletine, inancına ve insanlığa hizmet edecek öncü şahsiyetler yetiştirmekti. Bugünün öğrencileri, yarının öğretmenleri, imamları, doktorları, mühendisleri, idarecileri ve kanaat önderleri olacaktı.

Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı Yurtdışı Hizmetleri Genel Müdürü Dr. Alican Tatlı Ağabeyimiz de konuşmasında genç nesillerin, mensubu oldukları milletlerin istikbalini gösteren bir ayna mesabesinde olduğunu ifade etti. Eğer bir milletin gençleri enerjilerini maneviyat, fazilet, ilim ve güzel ahlak yolunda sarf ediyorlarsa, o milletin geleceğinin parlak olacağını; aksi hâlde toplumların büyük kayıplara sürükleneceğini dile getirdi. Bu sebeple açılışı gerçekleştirilen bu eğitim kurumunun yalnızca bir okul değil; gençlerin enerjilerini maneviyat, fazilet, eğitim ve hizmet yolunda değerlendirecekleri bir irfan ocağı olduğunu vurguladı.

Muhterem Hasan Kâmil Yılmaz Hocamız ise konuşmasında, İslam medeniyetinin dört temel değer üzerine yükseldiğini ifade etti: hikmet, risalet, adalet ve merhamet. Her toplumun kendi kültürünü ve medeniyetini inşa ettiğini belirten Hocamız, İslam medeniyetinin tarih boyunca insanlığın yüz akı olduğunu; bu değerleri dünyanın her coğrafyasına taşıma gayreti içinde bulunduğunu söyledi. Hocamızın dikkat çektiği bir husus çok manidardı: İnsan önce temel ihtiyaçlarını karşılar. Karnını doyurur, başını sokacak bir yuva arar. Fakat asıl medeniyet hamlesi bundan sonra başlar. Eğitim ve irfan kurumları da tam bu noktada devreye girer.

İşte Sena High School, Uganda’da yalnızca bir okul değil; hikmet, risalet, adalet ve merhamet eksenli bir medeniyet tasavvurunun gelecek nesillere aktarılacağı çok önemli bir merkez olma yolunda atılmış büyük bir adımdı. Açılış programından sonra, sevenlerinin ve talebelerinin vefa niyetiyle inşa ettirdiği Merhum Recep Katırcı Hocaefendi adına yaptırılan konferans salonunu ziyaret ettik. Salonun düzenli, ferah ve kullanışlı şekilde hazırlanmış olduğunu görmek bizleri mutlu etti. Bu salon yalnızca bir mekân değil; vefanın, hizmete duyulan hürmetin ve hayır sahiplerine karşı gösterilen kadirşinaslığın güzel bir nişanesiydi.

O gün okuldan ayrılırken zihnimizde aynı cümle dönüp duruyordu: Bir bina inşa edilmiyor; bir nesil inşa ediliyor. Bir okul açılmıyor; bir medeniyet tohumu toprağa bırakılıyor.

Üçüncü Gün: Ekvator Yolunda Hizmetin Köklerine Dair

Uganda’daki üçüncü günümüzde Ekvator Bölgesi’ne doğru yola çıktık. Kampala’nın şehir hareketliliğinden uzaklaşıp kırsal bölgelere doğru ilerlerken, pencerenin ardından Uganda’nın günlük hayatını daha yakından gözlemleme imkânı bulduk. Yemyeşil tepeler, muz bahçeleri, küçük yerleşim alanları, yol kenarında yürüyen insanlar, sabahın bereketiyle işine gücüne yönelen insanlar … Afrika’nın tabii güzelliği ve canlı hayatı yol boyunca bizimle beraber aktı.

Bir taraftan Ekvator’a doğru ilerlerken, diğer taraftan Uganda’nın son yıllarda geçirdiği değişimin izlerini yol boyunca müşahede ediyorduk. Özellikle ana hartallerde asfalt yolların büyük ölçüde yenilenmiş olması dikkat çekiciydi. Ulaşım imkânlarının gelişmesiyle birlikte Uganda’da gözle görülür bir kalkınma hareketinin başladığı hissediliyor...

Ekvator çizgisine vardığımızda ise yolculuğumuz bambaşka bir tefekkür iklimine dönüştü. Gözle görülen bir çizgi yoktu. Toprağın üzerinde kendiliğinden beliren bir sınır da yoktu. Fakat dünya, Rabbimizin koyduğu ölçülerle öyle hassas bir denge üzerinde dönüyordu ki, görünmeyen bu çizgi bile insana kâinattaki nizamı hatırlatmaya yetiyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere: “Güneş ve Ay bir hesaba göre hareket etmektedir.” Biz de Ekvator ziyaretinde yalnızca coğrafi bir noktayı görmedik; Rabbimizin kâinatta kurduğu ölçüyü, hesabı ve dengeyi bir kez daha tefekkür ettiriyor…

Bugünkü yolculuğumuz coğrafi bir ziyaretle sınırlı kalmadı. Minibüsümüz Uganda yollarında ilerlerken, bu topraklarda yürütülen hizmetlerin kuruluş süreci ve gelişimi hakkında çok kıymetli bilgiler dinledik. Anlatılanlara göre hizmetlerin başlangıcında atılan küçük adımlar, zamanla büyük kurumlara dönüşmüştü. Bir arsa alımı, bir hayır sahibinin teşviki, bir gönüllünün gayreti, bir büyüğümüzün duası… Bugün ortaya çıkan okulların, hafızlık merkezlerinin, mescitlerin ve sosyal hizmetlerin arkasında büyük bir samimiyet, ihlas ve fedakârlık vardı.

O gün dinlediğimiz bir annenin hikâyesi ise bütün bu hizmetlerin ruhunu bir cümlede özetledi. Bir köy ziyaretinde, çamurlu bir birikintiden su alan yaşlı bir anneye sormuşlar: “Size temiz su mu getirelim? Doktor ve ilaç desteği mi verelim?” Yaşlı anne bir süre düşündükten sonra şöyle cevap vermiş: “Biz susuzluğa da alıştık, çamurlu sudan içmeye de alıştık. Doktor nedir, ilaç nedir bilmeden yıllardır yaşıyoruz. Bunların eksikliğine sabrediyoruz. Biz sizden çocuklarımızı kurtarmanızı istiyoruz. Çocuklarımız elimizden gidiyor. Onları koruyun, onları eğitin, onları kaybetmeyelim. Asıl ihtiyacımız budur.”

Bu söz, yolculuğumuzun en sarsıcı cümlelerinden biri oldu. Evet bir annenin en büyük arzusu, evladının iyi yetişmesi, inancını, kimliğini ve geleceğini koruyabilmesidir. Belki de bu yüzden Afrika’da yapılan okul, hafızlık merkezi ve eğitim hizmetleri yalnızca bina yapmak değildir. Bir nesli korumak, bir geleceği inşa etmek ve annelerin duasına ortak olmaktır.

Aynı gün meslek edindirme faaliyetlerini de yerinde gördük. Dikiş ve nakış kurslarında özellikle eşini kaybetmiş, terk edilmiş veya zor şartlar altında yaşam mücadelesi veren hanımlar eğitim alıyor; meslek sahibi oluyor, kendi geçimlerine katkı sağlayacak bir imkâna kavuşuyordu. Eğitimlerini başarıyla tamamlayan kursiyerlere dikiş makinesi desteği sağlanıyor; böylece mezun olan hanımlar ister kendi küçük iş yerlerini açabiliyor, ister evlerinin önünde üretim yaparak ürünlerini satabiliyorlardı.

Bu merkezlerde bizi etkileyen şey, eğitimin ciddiyetle takip edilmesiydi. Her öğrencinin bir dosyası bulunuyor, gelişimi düzenli olarak kayıt altına alınıyordu. Manevi eğitim de programın önemli bir parçasıydı. Kursiyerlere temel dinî bilgiler, ezber çalışmaları ve ahlaki değerler de öğretiliyordu. Kalıcı yardım sadece ihtiyaç gidermek değildir. Asıl kalıcı yardım, insana üretme, kazanma, ayakta durma ve onurlu bir hayat sürme imkânı sunabilmektir.

Dördüncü Gün: Bir Cuma Hatırası ve Su kuyusunun açılışı

Dördüncü gün yeni bir güzergâha doğru yola çıktık. Günün en unutulmaz anı bir cuma vakti, kırmızı toprakların arasına serpiştirilmiş küçük bir köy camisinde yaşandı. Cuma namazını bu köyde eda etmek üzere yola çıkmıştık. Köye yaklaştıkça bir hareketlilik göze çarpıyordu. Sanki bütün köy bugünü bekliyordu.

Mütevazı camiye ulaştığımızda çocukların heyecanı her şeyden önce dikkat çekiyordu. Misafirlerini karşılamak için caminin etrafında toplanmışlardı. Kimisi çekingen bir tebessümle bakıyor, kimisi uzaktan bizi seyrediyor, kimisi de sevinçle etrafımızda dolaşıyordu. Caminin imamı hutbeyi okurken sesindeki coşku, gözlerindeki sevinç fark ediliyordu. Belki de uzun zamandır köylerine ilk defa bu kadar uzaklardan misafirler gelmişti. Binlerce kilometrelik mesafeler, aynı secdede buluşan insanlar için aslında hiç de uzak değildi.

Namazdan sonra cemaatle tek tek selamlaştık. Büyüklere ve çocuklara küçük hediyeler ve şekerler dağıtıldı. Çocukların sevinci görülmeye değerdi. Ardından köy halkıyla birlikte açılışı yapılacak su kuyusuna doğru yürüdük. Su kuyusu, sadece bir su kaynağı değildi. Bir annenin kilometrelerce yol yürümesinin azalması, bir çocuğun daha az hastalanması, bir ailenin daha sağlıklı bir hayata kavuşması demekti.

Dua edildi. Tekbirler getirildi. Kuyunun ilk suyu yeryüzüne çıktığında çocukların sevinci bir anda etrafı sardı. Kimi ellerini suya uzattı, kimi yüzünü yıkadı, kimi de avuçlarına doldurduğu suyu arkadaşlarının üzerine serperek neşesini paylaştı…

Cuma namazını köy camisinde eda edip su kuyusunun açılışını gerçekleştirdikten sonra İganga’daki Hidayet ve Davet Merkezi’ni ziyaret ettik. İlk bakışta mütevazı bir eğitim merkezi gibi görünen bu mekân, aslında nice çocuk ve gencin İslam’la tanışmasına vesile olan bereketli bir hizmet ocağıydı. Burada İslam’ı yeni kabul eden veya dinini öğrenmek isteyen gençler iki aylık yoğun bir programa alınıyor; abdestten namaza, sure ve dualardan temel akaid bilgilerine kadar dinin esaslarını öğreniyor, ardından köylerine dönerek öğrendiklerini aileleri ve çevreleriyle paylaşıyorlar. Pırıl pırıl yüzlü çocukların hidayet hikâyelerini, Kur’an öğrenme heyecanlarını ve köylerine döndüklerinde kardeşlerine dinlerini öğretme arzularını dinlemek bizleri derinden etkiledi. İmkânları sınırlı olmasına rağmen gösterdikleri misafirperverlik ve gönül zenginliği de ayrıca unutulmazdı.

Beşinci Gün: Karamoja’nın Sessiz Çığlığı ve Paylaşmanın Bereketi; Nakapiripirit’te Paylaşmak

Sabah namazını Mbale’de eda ettikten sonra, gün henüz aydınlanırken yeniden yola koyulduk. Önümüzde uzun bir yol vardı; bu defa hedefimiz, Uganda’nın en mahrum bölgelerinden biri olarak bilinen Karamoja topraklarıydı. Yol ilerledikçe yemyeşil tepeler yerini daha kurak, daha çetin ve daha sade bir coğrafyaya bırakıyor; su bidonlarıyla yürüyen kadınlar, yalınayak koşuşturan çocuklar ve mini kerpiç evler bize bölgenin sessiz hakikatini anlatıyordu.

Öğle saatlerinde, Uganda’nın Karamoja bölgesinin en küçük şehirlerinden biri olarak bilinen Nakapiripirit’e ulaştık. Müslüman nüfusun oldukça az olduğu bu bölgede, gayretli ve çalışkan imam kardeşimizin organize ettiği meydan yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Daha önce vakfımız tarafından dağıtılan kartlarla gelen anneler, kardeşlerini sırtında taşıyan çocuklar ve vakur bir bekleyiş içindeki yaşlılar, yardım dağıtımının yapılacağı alanda toplanmıştı. Burada iki yüz aileye, temel gıda maddeleri olan yirmi beş kilogramlık mısır unu ve sabun dağıtıldı; ayrıca zarflar içinde küçük hediyeler takdim edildi, çocuklara da hediyeler verildi. Yardımları kabul ettikleri için teşekkür ettiğimiz konuşmaya köylü kadınların alkışla cevap vermesi, oradaki nezaketin yardımın önüne geçtiğini gösteren unutulmaz bir andı. Bizim için küçük görünen bir yardım, burada bir ailenin haftalarca sürecek sofrası, bir annenin çocuklarına yemek pişirebilmesi ve bir evin duası demekti.

Karamoja’da Bir İlim Ocağı: Hafızlar ve Geleceğin İmamları

Gezimizin bizi en fazla etkileyen duraklarından biri, Karamoja bölgesindeki Kapnongore imam yetiştirme ve hafızlık merkezi oldu. Burası, yıllar önce yoğun misyonerlik faaliyetlerinin yürütüldüğü, hatta “Bu bölgede artık Müslüman kalmayacak.” denilen yerlerden biriydi. Fakat Allah’ın lütfu, samimi gayretler ve yıllara yayılan sabırlı hizmetler neticesinde bu sessiz bölge bugün bambaşka bir noktaya taşınmıştı. Artık burada, Uganda’nın farklı bölgelerinde inşa edilen camilerin imam ihtiyacını karşılayacak, nitelikli din görevlileri yetiştiren mütevazı fakat bereketli bir ilim yuvası vardı.

Bu müessesenin başında ise yine Sena Vakfı’nın yetiştirdiği, bölgenin öz evladı olan Ugandalı İsmail kardeşimiz bulunuyordu. Karamoja’nın çetin şartlarında yetişmiş bu genç kardeşimizin gayreti ve adanmışlığı sayesinde, küçük bir köy okulu bugün hafızların, imam adaylarının ve geleceğin rehber şahsiyetlerinin yetiştiği bir merkeze dönüşmüştü. Burada öğrenciler yalnızca Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemekle kalmıyor; hadis, fıkıh, siyer ve temel İslami ilimleri de öğreniyor, mezun olduklarında Uganda’nın farklı bölgelerinde imamlık ve irşad vazifesi üstlenmeye hazırlanıyorlardı.

Bizleri en çok etkileyen ise öğrencilerin ilmî birikimleri, özgüvenleri ve tevazuları oldu. Birer birer karşımıza geçtiler; Kur’ân-ı Kerîm tilavet ettiler, ezberledikleri hadis-i şerifleri okudular, hadislerin Arapçasını, İngilizcesini ve yerel dillerdeki karşılıklarını söylediler. Ardından manalarını ve kısa açıklamalarını yaptılar. Bazı öğrencilerin ezberlerinde bulunan uzun hutbeleri hiç zorlanmadan, sanki yılların hatibiymiş gibi irad edebilmeleri bizleri hayran bıraktı.

Programın sonunda yapılan dualar ise hepimizi derinden etkiledi. O mütevazı mescidin içinde yükselen dualar Afrika semalarında yankılanırken, insan kendisini âdeta asr-ı saadetten bir sahnenin içinde hissediyordu. Belki de yolculuğumuz boyunca maneviyatı en yoğun hissettiğimiz yerlerden biri burasıydı. Çünkü burada çok mütevazı imkânlarla bir nesil inşa ediliyordu. Burada sadece hafızlar değil; geleceğin imamları, muallimleri ve gönül erleri yetişiyordu.

İşte bu hakikate örnek İbrahim ve Habibe kardeşlerimizin hikâyesinde de gördük. Bir zamanlar Stella ve Emmanuel isimleriyle böyle eğitim ortamlarına dâhil olan iki kardeş, zamanla İslam’ı tanımış, Kur’an’ı öğrenmiş ve kendi iradeleriyle Müslüman olmuşlardı. İbrahim kardeşimiz yıllar içinde Kur’an eğitimi almış, hafızlık ve imam yetiştirme programlarına katılmış, ardından ihtiyaç bulunan bölgelerde görev yapmaya başlamıştı. Sadece namaz kıldırmakla kalmamış; insanların dertleriyle ilgilenmiş, gençlerle meşgul olmuş, hatta cezaevlerinde yalnız ve çaresiz mahkûmlara ulaşmak için gönüllü olmuştu.

Bugün Uganda’daki birçok öğretmen, imam ve eğitimcinin doğrudan bu kurumlarda yetişen öğrencilerden oluştuğunu görmek, insana hizmetin gerçek manasını anlatıyor. Kendi yetiştirdiğiniz insan farklı oluyor. Sadece meslek öğrenmiyor; hizmetin ruhunu, derdini ve gayesini de öğreniyor.

Karamoja’dan Sipi’ye: Yeşilin ve Suyun Senfonisi

Karamoja’daki hafızlık merkezinden ayrılırken gönlümüzde tatlı bir huzur, gözlerimizde ise o pırıl pırıl çocukların tebessümleri vardı.

Yolumuz bu kez Uganda’nın en meşhur tabiat harikalarından biri olan Sipi Şelalesi’ne doğru uzanıyordu. Karamoja’nın daha kurak ve çetin ikliminden ayrılıp dağlara doğru yükseldikçe manzara yavaş yavaş değişti; kıvrıla kıvrıla yükselen yollar, yemyeşil tepeler, teraslar hâlinde işlenmiş tarlalar ve her virajdan sonra karşımıza çıkan yeni güzellikler, bize Afrika’nın başka bir yüzünü gösterdi. Uzaktan gelen su sesleri duyulmaya başladığında, dağların arasından bembeyaz köpükler saçarak dökülen Sipi Şelalesi bütün ihtişamıyla karşımızdaydı. Yaklaşık yüz metreyi aşan yükseklikten süzülen su, etrafındaki yemyeşil bitki örtüsüyle birleşince adeta Rabbimizin kudretini hatırlatan canlı bir tabloya dönüşüyordu.

Bu manzara karşısında insan ister istemez tefekküre dalıyor: Aynı topraklarda hem Karamoja’nın çetinliği hem de Sipi’nin bereketi nasıl yan yana bulunabiliyor? Bir yanda yoksulluk ve mahrumiyet, diğer yanda cennetten bir köşeyi andıran tabiat güzelliği… Belki de Afrika’nın sırrı biraz da bu zıtlıklarda saklı.

Altıncı gün Gün: Kadama’dan Nil’in Kaynağına

Seyahatimizin son gününe geldiğimizde Kadama bölgesinde kurban emanetlerinin ulaştırıldığı noktalardan birini ziyaret ettik. Kadama Islamic Secondary School’un girişindeki tabela, Afrika’nın bu mütevazı köşesinde yükselen bir hizmet nişanesi gibiydi. Burası da yalnızca bir okul değildi. Bir mescidin, bir sınıfın, birkaç fedakâr insanın ve doğru niyetle atılan küçük adımların bereketiydi.

Kurban emanetlerinin sahiplerine ulaştırılmasına şahit olmak da yolculuğumuzun bereketli anlarındandı. Kurban burada “Sizi unutmadık.” demenin en samimi yollarından biriydi.

Uganda günlerimizin sonuna yaklaşırken, Afrika’nın kalbinde insanlık tarihinin en büyük nehirlerinden birinin doğuşuna şahitlik etmek üzere Jinja’ya, Nil’in kaynağına doğru yola çıktık. Burası, Victoria Gölü’nün sularının yavaş yavaş daralarak Beyaz Nil’e dönüştüğü yer olarak biliniyor. Bir gölün sessizliği ile bir nehrin hareketi burada birbirine kavuşuyor.

Nil’in doğduğu noktalarda uzun süre suyu seyrettik. Bir nehir burada doğuyor; Güney Sudan’ı, Sudan’ı ve Mısır’ı geçerek Akdeniz’e kadar uzanıyor. Yol boyunca milyonlarca insana hayat veriyor, şehirler kuruyor, medeniyetler besliyor, toprağı bereketlendiriyor. Nil sadece bir nehir değildir. Hayattır. Berekettir. Göçtür. Ticarettir. Medeniyettir.

Kampala’ya döndüğümüzde şehrin ritmini bir kez daha hissetmek için Boda Boda tecrübesi yaşadık. Bir motosikletin arka koltuğunda Kampala’nın sokaklarından geçerken, bu şehrin hayat damarlarını daha yakından görüyorsunuz. Sağınızdan solunuzdan geçen motosikletler, yol kenarında bekleyen insanlar, işe yetişen gençler, çocuğunu okula götüren anneler… Bir motosikletin arka koltuğunda tecrübe; birkaç kilometrelik bir yolculuk, bir ülkenin ruhunu anlamanıza vesile oluyor..

Son Değerlendirme: Afrika Bize Ne Öğretti?

Uganda’nın bize öğrettiği en önemli şeylerden biri yavaşlamaktı. Modern dünyanın içinde hepimiz sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Daha hızlı olmak, daha çok iş yapmak, daha çok tüketmek, daha çok görmek ve her şeye anında ulaşmak istiyoruz. Hız arttıkça sabrımız azalıyor, beklentilerimiz büyüyor, huzurumuz eksiliyor.

Uganda’da ise hayat daha yavaş akıyor. İnsanlar daha sakin, daha dingin, daha az telaşlı.

Yerel dilde Hakuna Matata…Bir Ugandalı kardeşimizin söylediği şu söz hafızamızdan kolay kolay silinmeyecek: “Sizin kaybedecek çok şeyiniz var, bizim ise yok… Bu yüzden siz hep bir yerlere yetişiyorsunuz, biz ise hayatı yaşamaya çalışıyoruz.”

Bu cümle, modern insanın yorgunluğunu çok iyi anlatıyor. Sahip olduklarımız arttıkça korkularımız da artıyor. Evlerimiz, işlerimiz, arabalarımız, yatırımlarımız, hedeflerimiz ve beklentilerimiz çoğaldıkça, onları koruma telaşımız da büyüyor. Bazen insanın ihtiyacı olan şey daha hızlı gitmek değil, biraz yavaşlamaktır. Bazen huzur, sahip olduklarımızın çokluğunda değil; kalbin yetinebilmesinde saklıdır.

Afrika’ya giderken çoğu zaman yardım götürdüğümüzü zannederiz. Fakat dönüşte fark ederiz ki asıl yardım edilen bizmişiz. Orada kanaati öğrenirsiniz. Şükrü öğrenirsiniz. Azla yetinebilmeyi öğrenirsiniz. Yavaşlamayı öğrenirsiniz. İnsanın insana ne kadar muhtaç olduğunu öğrenirsiniz. Ve ümmet olmanın ne demek olduğunu yeniden hatırlarsınız. Çünkü Afrika, sadece yardım bekleyen bir kıta değildir. Afrika aynı zamanda öğreten bir kıtadır. Sabrı öğretir. Kanaati öğretir. Tevekkülü öğretir. Kardeşliği öğretir. İnsanın sahip olduklarının kıymetini yeniden fark etmesini sağlar.

Bir okulun açılışında eğitimin ne kadar büyük bir nimet olduğunu görürsünüz. Bir su kuyusunun başında bir damla suyun nasıl hayata dönüştüğünü fark edersiniz. Bir çocuğun tebessümünde umudun gücünü hissedersiniz. Bir hafızlık merkezinde Kur’an hizmetinin bereketine şahit olursunuz. Bir dikiş kursunda emeğin ve üretmenin izzetini görürsünüz. Bir köy camisinde kardeşliğin sıcaklığını yaşarsınız. Bir kurban dağıtımında paylaşmanın huzurunu hissedersiniz.

Uganda’dan ayrılırken geride yalnızca ziyaret ettiğimiz şehirleri, okulları, camileri ve kuyuları bırakmadık. Birkaç günlüğüne misafir olduğumuz bu topraklar; zihnimizde yeni sorular, gönlümüzde yeni dostluklar ve omuzlarımızda yeni sorumluluklar bıraktı. Bir yıl önce Tanzanya’da başlayan Afrika gönül yolculuğumuz, bir yıl sonra Uganda’da Nil’in kaynağında, cami avlularında, okul bahçelerinde, su kuyularında, çocukların tebessümünde ve kardeşlerimizin dualarında daha da derinleşti.

Velhasıl, Afrika’da gerçekten ümmetin çok işi var.

Dua

Ya Rabbi! Bu güzel coğrafyada yapılan bütün hayırları kabul buyur. Uganda’daki kardeşlerimize huzur, bereket, ilim, ahlak ve istikamet nasip eyle. Açılan okulları ilim ve irfan yuvası eyle. Kurulan hafızlık merkezlerini Kur’an hizmetinin bereketli ocakları eyle. Açılan su kuyularını nice nesiller için sağlık, huzur ve rahmet vesilesi eyle.

Emek veren, dua eden, destek olan, hizmet eden bütün hayır sahiplerinden razı ol. Bizlere de gördüklerimizden ibret almayı, öğrendiklerimizi hayatımıza taşımayı, sahip olduğumuz nimetlere daha çok şükretmeyi ve imkânlarımız ölçüsünde insanlığa faydalı olmayı nasip eyle.

Niyetlerimizi halis, hizmetleri daim, kardeşliğimizi baki eyle.

Âmin.

uganda-01

uganda-02

uganda-03

uganda-04

uganda-05

uganda-06

uganda-07

uganda-08

uganda-09

uganda-10

uganda-11

uganda-12

uganda-13

uganda-14

uganda-15

uganda-16

uganda-17

uganda-18

uganda-19

uganda-20

uganda-21

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir