
İlk açılım 1993'te sabote edildi
Yeni Şafak Gazetesinden Murat Aksoy, emekli askeri savcı Faik Tarımcıoğlu ile gerçekleştirdiği röportaj.ç
Türkiye siyasetin çok yoğun olduğu bir ülke. Hafta içinde gündeme bomba gibi düşen Balyoz Güvenlik Harekât Planı, darbe planlarının 2004'de değil 2002'ye yani AK Parti'nin hükümet olmasından hemen sonra başladığını gösteriyor. Yaşadıklarımızın ne olduğunu anlamak için 12 Eylül döneminde sıkıyönetim askeri savcılığı yapan ve ANAP milletvekilliği döneminde Turgut Özal'ın yakınında bulunan Faik Tarımcıoğlu ile konuştuk. Tarımcıoğlu, Türkiye'nin yaşadığı süreci yarısı anonim olan şiirle paylaştı;
Derdimi ummana döktüm
Körolası dalgalar geri verdiler
Derdimi Süphan'a döktüm
Süphan dedi; Ya Rab ben bu yükü taşıyamam
Derdimi Lokman'a dedim
Lokman dedi eyvah.
Faik Tarımcıoğlu haksız sayılmaz. Tarımcıoğlu ile 1960'lardan bugüne bir ufuk turu yaptık. Tarımcıoğlu Erdoğan'ın Siirt'te okuduğu şiirden yargılanmasından CHP'ye, medyanın derin yapılarla ilişkisinden 1993 örtük darbesine kadar birçok konuyu konuştuk. Faik Tarımcıoğlu çok ilginç analizler yaptı ve çok çarpıcı iddialarda bulundu.
Neler oluyor? Bu genel soru ile başlayalım…
Türkiye'nin en başta yapısal problemleri var. Mesela Anayasa'nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti'ni, laik, sosyal, demokratik ve hukuk devleti olarak tanımlıyor değil mi? Maddede öyle yazıyor. Peki, bunlar gerçek mi? Hayır.
Laik değil mi?
Değil. Türkiye devlet tahakkümü altına alınmış bir Müslümanlık yaşıyor. Din devlet işlerine karışmıyor ama devlet din işlerine karışıyor. Laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum olabilir mi? Olmaz. O zaman bu laiklik olmaz.
Sosyal devlet değil mi?
O da değil. Çünkü devlet sosyal devlet olarak vatandaşlarına karşı yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Geçen hafta haberini okuduk Küçük Bedrettin'in. Bu mudur sosyal devlet. Havalar soğuyunca kaç kişi sokaklarda ölecek diye merak içindeyiz.
Demokratik de mi değil?
O hiç değil. Sürekli darbelerin olduğu bir ülkede nasıl bir demokrasiden söz edebiliriz. Ancak askeri vesayet demokrasisinden.
Hukuk devleti nosyonu peki?
Türkiye hukuk devleti değil, kanun devleti. Anayasa'nın 2. maddesindeki 4 temel ilke Türkiye'de yok. Yani bu devleti ayakta tutacak 4 sütun sağlam değil, sallanıyor. Aklınca bunu ayakta tutmak isteyenler askeri piramidi ters yüz ederek darbeleri sürekli hale getiriyorlar. Darbe yasaları ile devleti ayakta tutuyorlar. Es kaza toplumu temsil eden siyasiler seçilir ve hükümet olursa da onları devirmek için sürekli darbe peşinde koşuyorlar. İşte son iki yıl içinde ortaya çıkan Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven gibi darbe planları bunun örneği. Ama son ortaya çıkan Balyoz Darbe Planı başka bir şeyi ima ediyor. Bu korkunç.
Nedir Balyoz Darbe Planı ve ima ettiği şey?
Bu plan korkunç, inanılması imkânsız bir şey. Ama bununla birlikte bir şey ortaya çıktı. Demek ki, belli bir tarihten itibaren birileri askerlik mesleğini bırakmış, darbe planı yapmaya girişmiş. Bu şunu gösteriyor. Bu teselsül içerisinde. Yani bütün bunları yapan bir cuntadır, 30 generali at dışarı, işi tamamen temizle noktasında değiliz. Balyoz Darbe Planı en son çıktı ama darbe planlarının anası, temeli bu. Yani merkez İstanbul 1. Ordu Komutanlığı. Zaten burada eskiden beri bazı şeylerin olduğu biliniyordu. 2002-2003 yılından itibaren İstanbul 1. Ordu Komutanlığı'nda bir şeyler yapıldığına dair bazı ses kayıtları internete vs. düşmüştü. Şimdi o konuşmaları, son darbe planı ile birleştirdiğinizde bunun bir atmasyon ya da dedikleri gibi sadece senaryo olmadığını görüyoruz. Bu plan gerçek. Hatta şu anda Ergenekon Davası'nda yargılanan Ayışığı, Sarıkız gibi darbe planları bu ana planın birer parçası. Bundan şu çıkıyor. Ankara'daki cuntanın esas ayağı İstanbul'muş.
PLANLARI GENELKURMAY 2. BAŞKANI BİLİR
Nasıl hazırlanır bu planlar, kimin sorumluluğundadır?
Bu tür planlar ancak Genelkurmay 2. Başkanı emri ile hazırlanır. Çünkü karargâh komutanı olarak Genelkurmay 2. Başkanı yetkilidir.
Süreç nasıl işler?
Böyle planlar 30-50 kişi arasında değişen bir ekip tarafından hazırlanır. Hazırlanan taslaktır, ilgili daire başkanına sunulur. Bu makam Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı'dır. Sonra bu taslak Genelkurmay 2. Başkanı'na verilir.
Bu plan için "Harp oyunu, tatbikat senaryosu" deniyor. Katılıyor musunuz?
Olur mu efendim. Bir kere harp oyununda isimler olmaz, bunda isimler, rütbeler var. Şu şahıs bomba koyacak, şu şahıs patlatacak diye. Yani belli bir dönemde kimin, hangi görevi yapacağı belli olan bir eylem planı bu. Harp oyunu falan değil. Harp oyunlarında isim verilmez, tümenler söylenir, tabur söylenir, bayrak gösterilir falan. İsim vererek 36 gazeteciyi tutuklamak vs. böyle bir harp senaryosu olur mu canım.
Neden bu darbe ısrarı 2002'den bu yana?
Bunun bir nedeni var, 28 Şubat'ı gerçekleştirenler hedeflerine ulaşamadılar. Bunun travmasını yaşıyorlar ve bunu telafi etmek istiyorlar. Bir Genelkurmay Başkanı çıktı "28 Şubat bin yıl sürecek" dedi, birkaç yılda çöktü. Bununda nedeni kurmay hatasıdır.
ERDOĞAN'I TASFİYE ETMEK İSTEDİLER
Nedir o hata?
Recep Tayyip Erdoğan'ın haksız biçimde mahkûm edilmesi ve mahkûm olması ile başlayan sürecin Başbakanlık ile sonuçlanması. İşte bu onların bütün planlarını bozdu. Çünkü onların bütün hedefi Milli Görüş'ün ve onu temsil edebilecek bütün siyasal damarların yok edilmesiydi.
Yani AK Parti'nin 2002 sonunda tek başına hükümet olması ile başlayan darbe planları bir intikam amacı mı taşıyor?
Evet. Balyoz hareketine bakın seçimlerin hemen sonrasında hazırlanmaya başlamış ve adım adım düşünülmüş bir darbe planı. 28 Şubat ile Erbakan'ı bitirdiler. Ancak o planı yapanlar onun yerine geçmesi en muhtemel kişi olan Erdoğan'ı da siyaseten devre dışı bırakmak için de plan yaptılar ve bunu uyguladılar.
Ne planı bu?
Erdoğan'ın 12 Aralık 1997'de Siirt'te yapmış olduğu konuşma ve okuduğu şiir için, halkın kin ve nefrete teşvik etmek suçlamasıyla eski TCK 312. maddeden dava açtılar. O konuşmasında Erdoğan, "Ben Rizeliyim, eşim Siirtli. Biz bir ağacın dallarıyız, bin yıllık bir geçmişten geliyoruz, hepimiz Müslümanız, bizi kimse ayıramaz" mealinde bir konuşma yapmıştı. yani bölmeyi değil birliğin önemini anlatan bir konuşma idi.
ERDOĞAN'A 15 SUİKAST PLANI YAPILDI
Ama bölücülükten dava açıldı Erdoğan'a...
O mitingde okuduğu şiir dava konusu oldu. Erdoğan'ın mahkum edilmesine yol açan davayı da Genelkurmay Adli Müşavirliği'ndeki bir rütbeli hakimin Çevik Bir'den aldığı talimatla açıldı.
Nasıl yani?
Genelkurmay Adli Müşavirliği'ndeki bir rütbeli hakim, Atatürk ve laiklik ticareti yapan dönemin Yargıtay Başsavcısı'nı arayarak dava açılmasını istedi. O'da Diyarbakır DGM Başsavcısı'na telefon ederek Erdoğan'ın Siirt konuşması için dava açılmasını istedi, devlet böyle istiyor diye. Diyarbakır DGM Savcısı da dava açtı ve Erdoğan mahkûm oldu. Bütün plan, TCK 312. maddeden ceza alanların siyaset yapamayacağı varsayımına yani Anayasa'nın 76. maddesi ve Seçim Kanunu'nun 11. maddesine göre yapılmıştı. Erdoğan'ı da mahkûm ederek tasfiye edebileceklerini düşünmüşlerdi ama olmadı. Erdoğan cezaevinden planlandığı gibi zayıflayarak değil güçlenerek çıktı. İşte bugün darbe planlarını yapanların temel öfkesi bunadır. Yani Erdoğan'ın Başbakan olmasına. İşte Ergenekon örgütlenmesinin Ekim 1999'da kendini yeniden reorganize etmesi, Erdoğan'ın da hapisten Temmuz 1999'da çıkmasından sonra olması tesadüf değildir. Erdoğan'a o tarihten bugüne kadar 15 kez suikast girişimi olmuş hiçbiri başarılı olamamıştır.
Nereden biliyorsunuz?
Emniyet'ten aldığım bilgi ve duyumlardan biliyorum. Zaten bu konuda bazı girişimler medyaya da yansıdı. Mesela Atabeyler Çetesi davasında bu suikast iddialarından biri yer almıştı bildiğim kadarıyla.
CHP derin yapıların müttefikidir
Bütün bu darbe planlarına bakıldığında geniş bir işbirliği ağı var. Siyasiler, basın… Böyle bir yapının içinde basın mensuplarının olmama şansı yok. Tabii siyasiler. Bugün hükümet olan AK Parti dâhil olmak üzere CHP'de de, MHP'de de bu yapının uzantıları vardır. Ancak bunların en yoğun olduğu siyasal yapı CHP'dir.
Neden?
Çünkü CHP bu yapının en tabii müttefikidir. Nitekim CHP'nin müttefikliği tescil edilmiş bir müttefikliktir. Söylemin dışında fiili olarak bu böyledir. Nitekim son iki örneğinden biri 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra bir Genelkurmay Harekat Başkanı Korgeneral Reha Taşkesen imzasıyla hazırlanan resmi belgede şu net ifadeler yer almaktadır; "Biz toplum nezdindeki itibarımızı kaybediyoruz. STK'ların desteği de çok azaldı, ancak CHP'ye dayanabiliriz". Yine ikinci somut tescil, bizzat Ergenekon Davası'nda avukattır CHP. Sadece söylem olarak değil, bizzat vekiller davalara katılarak bu müttefikliği tescil etmektedir. Bunun Baykal'dan bağımsız olduğunu da düşünmüyorum. Ama Baykal'ın bu tavrı beni şaşırtmıyor?
Neden şaşırtmıyor, sosyal demokrat bir partinin başkanından söz ediyoruz…
Onu bırakın canım. Bakın benim de bir zamanlar yöneticisi olduğum Vakıf 2000 Stratejik Araştırmalar Vakfı olarak 17 Aralık 2004'den önce düzenleyeceğimiz bir toplantıda konuşma yapması Baykal'ın makamına gittik. Yanımda Vakıf Başkanı Kurtcebe Alptemoçin, Ülkü Söylemezoğlu, Nihat Akpak, Mahir Barutçu, Süreyya Yücel Özden vardı. Kendisini konferansa davet ettik, kendisi de Mesut Yılmaz'ın gelmeyeceğini duyunca kabul etti. Tam çıkacağımız sırada ben bir maruzatımı paylaşmak istediğimi söyledim. "Buyur" dedi. Kendisine "Elimde maddi delil yok ama 2004 yılı başından itibaren yaşadığımız Kıbrıs'la ilgili gelişmeleri, TCK 301. maddesi ile ilgili gelişmeleri vs. aktarıp havanın kötü koktuğunu ve bir şeylerin tezgahlandığını hatta yeni bir 6-7 Eylül olabileceğini" aktardım. Bu havayı dağıtması için kendisinden yardım istedim.
BAYKAL OYUNLARI BOZABİLİRDİ
Nasıl yani?
Dedim ki; "Bu havayı dağıtmak elinizde, bunun biricik yolu var". "Nedir" dedi? "Başbakan Erdoğan ile 17 Aralık zirvesi için Brüksel'e git-meniz ve orada birlikte poz vermeniz. Böyle bir uzlaşma toplumu rahatlatacaktır" dedim. Böyle bir adım atmazsanız AB üzerinden Türkiye'yi sabote edilebileceğini söyledim kendisine. Yanımdakiler de buna şahittir.
Tepkisi ne oldu?
Baykal bir süre sessiz kalarak "Haklısın" dedi. "Gideceğim ve Brüksel'de bu pozu vereceğim" dedi. Ama Baykal bunun tam tersini yaptı. Brüksel'e gitmediği gibi, Türkiye'nin AB yolunu tıkamak için elinden gelini yaptı. Nitekim benim kuşkulandığım noktalar bu darbe planları ile bir anlamda örtüşmüş oldu.
AK Parti'de yok mu?
Olmaz mı. Mesela Erdoğan'ın mahremiyetine kadar girmiş daha sonra milletvekili olmuş Turhan Çömez. Şimdi nerede? Ergenekon'dan sanık ve kaçak. Burada şuna dikkat etmek lazım. Onu Erdoğan'ın yanına kim aldırdı? Bunun izini sürmek lazım belki de. Yine partinin önde gelenlerinden birileri siyasi gelecek gördüğü için mi partiden istifa etmiştir, yoksa birileri ona Başbakanlık vaat ettiği için mi? Tabii başkaları da olabilir. Burada AK Parti yönetiminin de dikkatli davranması gerekiyor. İşleri çok kolay değil.
Planlar başarısız oldu diyemeyiz
Birçok darbe planı yapılmış ve hiçbiri başarılı olmamış. Neden vazgeçilmemiş?
Aslında her darbe planında bir şeyler yapılmış. Burada gerçekleşmeyen plan(lar)ın tamamı. Yoksa 2003'den bu yana Türkiye'de yaşananlara bakın. Denktaş'ın Kıbrıs'taki çözümsüzlük siyasetinden 'Genç Subaylar Rahatsız' manşetine, Danıştay saldırısından Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanmasına, Hrant Dink'in öldürülmesinden Malatya katliamına. Bütün bunlar farklı darbe planlarının birer parçası sanki. Biri Balyoz'un, biri Sarıkız'ın, biri Ayışığı'nın, biri AK Parti'yi bitirme planının. Bu açıdan darbe planlarının tamamı başarısız diyemeyiz.
Yani Trabzon, Hrant Dink, Malatya Katliamı arasında bir bağ var mı?
Elimizde belki hukuki bir bağ yok ama yapı olarak var olduğunu görüyoruz. Benzer adamlar, benzer olaylar. Yani bunlara arasında bir bağ yok demek, gerçeğe sırt çevirmektir. Bakın Hrant Dink'i ölüme götüren süreç bir merkezden yönetilmiştir. TCK 301'den dava açan savcılara bakın, bunun için suç duyurusunda bulunanlara bakın, bu davaları izleyenlere bakın. Hepsi nerede bunların. Ergenekon Davası'nda yargılanıyorlar.
ERGENEKON SAVCILARI İŞ YÜKÜNE BOĞULUYOR
Nasıl sonuçlanacak bu dava?
İzleyebildiğim kadarıyla Ergenekon savcıları sürekli baskı altında. HSYK yerlerini değiştirmek istiyor, aldığımız bilgilere göre iş yükleri arttırılarak Ergenekon Davası ile ilgilenmeleri önlenmeye çalışılıyor. Tabii bunlar hep olumsuz şeyler. Toplumun ve tabii hükümetin de bu savcılara sahip çıkması gerekmektedir.
TSK içinde iki yapı mı var?
Türk Silahlı Kuvvetleri'nde bu darbeci geleneği tasvip etmeyen bir damar da var ve Hilmi Özkök bu yapı sayesinde Genelkurmay Başkanı oldu. İşte 2003-2004 yılındaki darbe planlarının önlenmesinde Özkök'ün rolü inkâr edilemez. Özkök olmazsa bu darbe planlarının ilki değilse bile ikincisi kesin başarılı olmuştur. Ancak bu darbeci gelenek Yaşar Büyükanıt'ı da rahat bırakmadı. Ve onun döneminde 27 Nisan e-muhtıra oldu. Ama kendisi bir darbeye de geçit vermedi. Her ne kadar bunu ben yazdım dese de bu metnin tamamını o yazmadı.
Kim yazdı?
Bu bir gecede hazırlanan bir açıklama değil. Öncesi var. 14 Nisan-27 Nisan 2007 arasında başını İsmail Hakkı Karadayı, Aytaç Yalman ve eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in çektiği bir grubun hazırladığı bir taslak var ve bu Genelkurmay Başkanı'na verildi. İnternet sitesine konan bu taslağın Büyükanıt tarafından gözden geçirilmiş halidir.
Kışlaya dönüş zaman alacak
Peki İlker Başbuğ, ne yapmayı hedefliyor?
Başbuğ dönemine çok şey sığdı. İrtica Eylem Planı, Kafes Eylem Planı vs. Ancak Başbuğ da bütün bunların getirdiği baskı karşısında arada kaldı açıkçası. Ancak ben onun tarafının da demokrasi olduğunu düşünüyorum. Çünkü o da şartların darbe yapmaya elverişli olmadığını biliyor. Başbuğ, hem darbeciler bu kurumda barınamaz diyerek hükümete olumlu mesaj verdi hem de ıslak imza için bu bir kâğıt parçası diyerek gelen baskıları yumuşattı. Ve son aşamada Başbuğ şu anda hükümetle işbirliği yapıyor ki, bu önemlidir. Eğer hükümetle işbirliği yapmamış olsaydı başka şeyler olabilirdi.
TSK nasıl normalleşecek, asıl işine dönecek mi?
Bu yavaş yavaş olacak. Çünkü bugüne kadar yönetmeye alışmışlar. Ve bu 27 Mayıs darbesi ile çarpık bir yapı yaratmıştır. Ve oluşturulan Türk Silahlı Kuvvetler Birliği adlı yasadışı yapı daha sonraki 1971 ve 1980'i yaptı. Şimdi yaşanacak süreç terse dönem bu piramidi düzeltmektir. Yönetmemek, imtiyaz sahibi olmamak onlar için zor. Ve bu tasfiye bir günde de olmaz. Olursa bile çok sakıncaları olur. Sonuçta unutmayalım Genelkurmay bütün ilericiliğine rağmen kurumsal açıdan muhafazakârdır. Ama bu biraz da kuşak meselesi, bundan sonra gelecek her kuşak bu işlerden biraz daha uzak olacak diye umut ediyorum.
Devam eden davalar ne olur?
Yargılama uzun sürer ve nasıl sonuçlanacağını bilemeyiz. Yargılama uzadıkça üst mahkemeden dönme ihtimali yükselir. Belki yargılama bağlamında Türkiye'de darbe dönemi bitti demek güçtür. Ancak fiili olarak darbeler dönemi sona ermiştir. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Erdoğan'a 15 suikast girişimi
Erdoğan'a hapisten çıktığı 1999'dan bugüne kadar 15 kez suikast girişimi olmuş hiçbiri başarılı olamamıştır. Bu Emniyet'ten aldığım bilgi ve duyumlardan biliyorum. Mesela Atabeyler Çetesi davasında suikast iddialarından biri yer almıştır.
Sürekli olarak 1993'e vurgu yapıyorsunuz. Neden?
1993 yılı Türkiye'de fiili bir darbenin yaşandığı yıldır. Daha doğrusu açık darbe yapabilmek için büyük provokasyonlar yapıldı. Uğur Mumcu ve Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in öldürülmesi, Turgut Özal'ın şüpheli ölümü, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın öldürülmesi. Madımak ve Başbağlar katliamı ve JİTEM'in karakutusu Cem Ersever öldürülmesi. Bütün bunlar 1993'ün başında başlayan bir çözüm planının bitirilmesine yol açtı.
Neydi bu plan?
1993'ün başında Genelkurmay ve hükümet terörün bitirilmesi için, PKK'nın tasfiye edilmesi için bugün yapılmaya çalışılan açılım benzeri bir planı hayata geçirmek için konsensusa vardılar. Turgut Özal ve Eşref Bitlis'in de aralarında bulunduğu bir fikir cephesi tarafından hazırlandı bu çalışma. Ve bu çalışma için Milli Güvenlik Genel Kurulu'nda hükümete tavsiye kararı çıktı. Bunun için kademeli bir af çıkarılacak, dışarıda da Barzani ve Talabani ile işbirliği ile yapılacaktı. Özal içeriye açıklama yapacak, Eşref Bitlis Barzani ve Talabani ile görüşerek halledecekti. Yani hem içeride hem de dışarıda aynı anda adımlar atılarak sorunun çözülmesi hedeflenmiş ve yol haritası hazırlanmıştı. Ancak, işte kontrgerilla ya da derin yapı bu sürece paralel olarak seri suikastlara başladı. Önce 24 Ocak 1993'de Uğur Mumcu öldürüldü, 17 Şubat 1993'de bu işin mimarlarından olan Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, 17 Nisan 1993'de Turgut Özal bir anlamda faili meçhul oldular. 25 Mayıs'ta Bingöl'de 33 erin şehit edilmesi, 2 Temmuz Sivas Katliamı, 5 Temmuz'da Başbağlar'da 33 köylünün öldürülmesi, 22 Ekim 1993'de Jandarma Tugay Komutanı Bahtiyar Aydın ve Ekim 1993'de JİTEM'in kara kutusu Cem Ersever'in öldürülmesi. İşte bütün bu ölümlerin, provokasyonların peş peşe gelmesi tesadüf olabilir mi? Olamaz. Bütün bunlar, 1993'de sağlanacak barışı sabote etmek isteyen, hem devlet içindeki hem PKK içindeki derin yapının dış güçlerin de desteği ile yaptığı eylemlerdir.
33 ERİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ GÜN NELER OLDUĞUNA İYİ BAKILMALI
Ve barış planı sona erdi...
Evet. Nitekim 1994'den sonra başlayan süreç şiddet ve terörün artması ve Türkiye'nin terörle mücadelede yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. Bu süreç sadece daha fazla ölüm ve maliyet getirmedi, aynı zamanda bu derin yapının maddi olarak da palazlanmasına yol açmıştır. Bu yüzden 1993 yılı örtülü bir darbe dönemidir. Bu çok açıktır.
33 er meselesi yeniden gündemde bugünlerde. PKK mı yaptı?
Bu meselede ben PKK'dan çok dış güçlerin daha fazla etkili olduğunu düşünüyorum. 33 erin öldürüldüğü gün, aynı gün aynı saatte Iğdır dışardan bin kişilik bir silahlı grup tarafından kuşatıldı. Bu Kuzey Irak'taki 'Çekiç Güç'ün talimatı ile oldu.
Neden o gün?
O gün Türkiye ile İran arasında çok gizli bir petrol, doğal gaz anlaşması yapılmıştı. Hedef bu anlaşmanın bozulması idi. 33 erin öldürülmesi hem o barış sürecini kesintiye uğrattı hem de İran'la yapılan özel anlaşmanın iptal edilmesine yol açtı. Ve bundan sonra Bakü-Ceyhan Boru Hattı devreye girdi. Tabii Iğdır'ı kuşatan bin kişilik grup oradan çekilerek Kuzey Irak'a gitti.
Aynı şekilde Turgut Özal'ın öldürülmesinde de kuşkular var...
Özal'dan evvel iki şeye bakmamış gerek. İlki Şubat 1993'de Eşref Bitlis'in öldürülmesine, ikincisi de Bahtiyar Aydın ve Hulusi Sayın'ın öldürülmesi olaylarına. Bu insanlar görevleri gereği bu yapıyı iyi bilen insanlardır. İşte bu insanların hepsinin neredeyse faili meçhul biçimde öldürülmesi tesadüf olamaz. Bunların her birinin öldürülmesi belli bir strateji ve siyasetin üründür ve hiç de masum değildir. Bu yüzden son zamanlarda ortaya çıkanlar belki yeni bir 1993 sendromunun etkisi ya da benzer bir süreci tezgahladıklarını düşündürtüyor.
ÖZAL ÇÖZÜM İSTEDİĞİ İÇİN ÖLDÜ
Özal sadece çözümü istediği için mi öldü?
Bakın Türki Cumhuriyetlere yaptığı ziyaret öncesinde 7 Nisan 1993'de kendisiyle Çankaya'da uzun bir görüşme yaptım. Bana Kürt sorununu mutlaka çözmemiz gerektiğini ancak buna Demirel'in ve derin yapının direndiğini söyledi. Buna kendi kurduğu parti de dahil olmalı ki, siyasete geri dönmeyi düşündüğünü ve yeni bir parti kuracağını söyledi. Siyasetin tıkandığını ve açılım gerektiğini ifade ederek bu parti işini hızlandırmak gerektiğini ifade etti. Yurt dışı ziyaretinden sonra bu işi hızlandıracağını ifade etti. Ancak 10 gün sonra çok şüpheli şekilde öldü. Kürt sorununun çözülmesine yönelik benzer bir kararlılık öldürülmeden önce 15 Şubat 1993'de görüştüğüm Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'te de vardı. Kuzey Irak'ta Barzani ve Talabani ile görüşmelerin çok olumlu olduğunu ve PKK'nın silah bırakabilmesi konusunda adımlar atılmasının yakın olduğunu söyledi bana. Ben 1993'te bir dergiye şunu söyledim; "Uğur Mumcu, Gün Sazak ve Turgut Özal'ı aynı yapı vurdu." Hâlâ aynı görüşteyim. Eğer savcılar o zaman bu olayların üzerine yeterince gidebilseydi Ergenekon'a benzer bir davayı ve yapıyı o zaman görebilirdik.
Dış güçlerin rolü var mıydı?
Tabii. Başta Suriye. Nitekim Öcalan ve örgütün silahlı bir kısmı buradaydı. Yine Suriye bazı Aleviler üzerinde etkili olmak için bazı Alevi dedelerine maddi yardımda bulunuyordu. Ve bu Suriye ihtilaf içinde göründüğü İsrail'in derin yapısı ile bu konuda işbirliği içinde idi. Bu iki ülkenin derin yapıları hem Türkiye'de hem de Irak'ta birçok faaliyet yaptılar.
İsrail'den ABD'de bezmiş durumda
İsrail-Türkiye ilişkileri nasıl değirlendiriyorsunuz?
28 Şubat sürecinde İsrail'le imzalanan ve bizi onlara mahkum eden birçok anlaşma bugün teker teker tasfiye ediliyor. İşte bazı tatbikatların iptal edilmesi bundandır. Bugün ABD Türkiye'nin yanındadır. Çünkü ABD de İsrail'den bıkmış durumda ve şu anda ABD Türkiye'nin yanında. İsrail'in son dönemdeki çırpınışları bu yüzden. Bu nedenle İsrail bu dönemde Türkiye'yi içerden karıştırmak ya da PKK'yı kullanmak gibi yollara başvurabilir. Bu çok şaşırtıcı olmaz. İsrail'in sorunu şu, değişen dünyayı okuyamıyor ve şiddetle kendini ayakta tutacağını zannediyor.
İsrail Türkiye'den neden rahatsız ki?
İsrail, Türkiye'de laik-antilaik gerilimi varsa rahattır. Bu tartışma bittiği zaman İsrail için sorun başlamıştır. Nitekim son dönemde sıkça gündeme getirilen "Türkiye eksen değiştiriyor" söylemi İsrail odaklıdır. Şimdi Türkiye demokratikleştikçe, sivilleştikçe bölgede lider ülke olmaktadır ve İsrail bundan rahatsızdır. ABD de bu süreçte Türkiye'nin yanındadır. İsrail'in rahatsızlığının temel kaynağı budur.
28 Şubat İsrail operasyonuydu
28 Şubat'ın hedefi Erbakan mıydı?
28 Şubat'ın esas hedefi Erbakan ve yürüttüğü politikalardır. İsrail'in Türkiye'nin o dönem izlediği politikalardan rahatsız olması üzerine; İsrail'in yine Erbakan'dan rahatsız olan TSK içindeki derin yapı ile işbirliğinin bir sonucudur. Yani o dönem askerin içindeki cuntacılarla İsrail'in hedefleri kesiştiği için 28 Şubat askerin içindeki grubun eliyle yapıldı. Ancak daha sonra asker içinde 28 Şubat'ı yapanlar İsrail'e fazla angaje oldu özellikle Genelkurmay 2. Başkanı olan Çevik Bir, Batı Çalışma Grubu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Deniz Erkaya'nın içinde bulunduğu ekip.
Çevik Bir o dönem çok etkiliydi değil mi?
Evet. Hatta Çevik Bir'in dışarıya angaje olması ile ilgili olarak bu konuda eski Genelkurmay Başkanları'ndan Doğan Güreş şunları söylemiştir: "NATO bizden geçmişte da asker, subay vs. istediği zaman, kimin olacağını hep biz tayin ettik. Ama Somali Kumandanlığı için bizzat isim vererek Çevik Bir'i istediler. Bu nasıl iş." Daha sonraki süreçte de Çevik Bir Genelkurmay 2. Başkanlığı'na kadar ilerledi.
28 Şubat öncesinde şeriat geliyor diye ortaya çıkan ekibin birçok üyesi Ergenekon yapısı ile bağlantılı çıktı…
28 Şubat'ta olanlar o yapını tezgahıydı. Ama bu gelişmeleri olduğundan daha büyük göstererek sayfalarına ve ekranlarına taşıyan "büyük basın"ı unutmamak lazım. Onlar bu yapıdan bağımsız değil.
Nasıl yani?
Büyük basın bu derin yapının direkt emrindedir. Bu derin yapı, İsrail ve Alman derin yapılarının ürettiği bir organizasyondur. Sadece ilişkilere ve ortaklıklara bakın. Bugün büyük basının bir kısmına yüzde 25 ortak olan yapıyı kim yönetiyor, kimin emrinde.
Hürriyet ve Alman ortaklığından mı bahsediyorsunuz?
Evet. Bu Alman şirketin İsrail ortaklığı var mıdır yok mudur? Buna bakmak lazımdır. Mesela bu Alman şirketinin ilk ilkesi İsrail yüksek çıkarlarının korunmasıdır. Bu anti-semitizm değildir. Bu bir zamanlar Ortadoğu'da ABD ve İngiltere'nin oynadığı rolü Almanya'nın üstlenmesidir. Ve Almanya'nın bu rolü AB içinde sürekli sorun yaratmaktadır. Alman istihbaratı bölgede çok etkilidir. Hatta Bugün Ergenekon Davası ile Alman istihbaratının bağlantıları olduğunu düşünüyorum.
Röportaj: Murat Aksoy / Yeni ŞAFAK
http://yenisafak.com.tr/Roportaj/Default.aspx?t=26.01.2010&i=237793

