1. YAZARLAR

  2. Kürşat Bumin

  3. İki yargı haberi
Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

Yazarın Tüm Yazıları >

İki yargı haberi

21 Mart 2011 Pazartesi 17:33A+A-

Biliyorum birçoğunuz "önemli değil münferit bir olay" diyecek ama ben yine de hatırlatmak isterim. Kültür Bakanlığı'nın Ehmede Xani'nin (Türkçesi Ahmed-i Hani) ünlü Mem û Zin destanını bakanlık olarak orijinal halini ve Latin harfleriyle Türkçe ve Kürtçe versiyonlarını bir arada basıp dağıttığını buluyorsunuzdur. Bakanlığın bu yayın politikası haklı olarak takdir edilmişti.

Ancak anlaşılıyor ki bu gelişmeden Sincan 2 No'lu F Tipi Cezaevi'nin "eğitim kurulu" (ne demekse?) hepten habersizdir, çünkü cezaevi mukimlerinden İbrahim Eker'in söz konusu kitabı edinmesi bu kurul tarafından reddedilmiştir. Eker, haklı olarak bu karara infaz hakimliği nezdinde itiraz eder. İtiraz üzerine dava Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin önüne gelir. Ancak söz konusu mahkeme de gelişmelerden haberdar olmadığından olacak itirazı reddeder.

BDT Milletvekili Akın Birdal bir soru önergesi ile Adalet Bakanı'na soruyor. Mem û Zin'e 1996'da İstanbul 3 No'lu DGM tarafından getirilen yasak hâlâ sürüyor mu? "Sürüyorsa, yasak bir yayının bakanlıkça dağıtımı konusunda ne düşünmektesiniz?"

Adalet Bakanı'ndan gelecek cevabı tahmin etmek zor değil; tabii ki bir kere daha "kuvvetler ayrımı" problemi!

Gazete habere "benzer bir keyfilik"in Ankara Kadın Kapalı Cezaevi'nde de sürdüğünü söylüyor. Burada da Naciye Yavuz adlı mukime yakınları tarafından getirilen İlya Ehrenburg'un "Dipten Gelen Dalga" adlı kitabı –yine "eğitim kurulu" (ne demekse?) tarafından- söz konusu kitaba 1983 yılında İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından getirilen toplatma kararı uyarınca teslim edilmemiş.

Tamam bu olay da "münferit" ama gördüğünüz gibi buraya kadar oldu iki münferit!

Gelelim üçüncü "münferit"e: Ankara Kadın Kapalı Cezaevi'nin "eğitim kurulu"(ne demekse?) biraz önce adını andığımız Naciye Yavuz'a Komünist Manifestosu'nun teslimini de engellemiş. Çünkü bu sefer de ortaya İstanbul 9. Sulh Ceza Mahkemesi'nin Manifesto için 1979'da koyduğu yayın yasağı engeli çıkmış.

Soru: Üç "münferit"in "sistematik"e ulaşabilmesi için daha kaç münferite ihtiyacı vardır?

Sözünü ettiğimiz üç kitaba getirilen yasakların tarihlerini topluca hatırlayacak olursak:

Mem û Zin: Yasaklama tarihi 1996

Dipten Gelen Dalga: Yasaklama tarihi 1983

Komünist Manifesto: Yasaklama tarihi 1979

Peki bugün takvim hangi tarihi gösteriyor? 21Mart 2011

Bir de derler ki –diyenler arasında ben de varım- Türkiye "hafızası zayıf" ülkeler içinde yer alır. Oysa siz devletteki hafızanın şu gücüne bakın hele...

Şimdi de bir yargı haberi. Haber Balyoz Davası'nın iki gün önceki duruşmasında yaşananlara ilişkin. Haberden aktarıyorum:

"Duruşmada söz alan tutuklu sanıklardan Ali Türkşen, mahkeme heyeti başkanının elleri ceplerinde gezdiklerine ilişkin ikazda bulunduğunu anımsatarak, heyetin sağ ve solunda 2 Türk bayrağı bulunduğunu, ancak bunların heyet tarafından vestiyer olarak kullanıldığını söyledi.

Mahkeme Heyeti Başkanı Ömer Diken de 'Türk bayrağı bizim de canımız ve şerefimizdir. Tespitiniz doğru. Dikkatimizden kaçmıştır' diyerek, bayrakların yıkanıp temizletileceğini, vestiyerin de kaldırılacağını söyledi."

Duruşma izlemediğim için bilmiyordum; demek ki mahkeme salonunda mahkeme heyetinin sağında ve solunda olmak üzere iki Türk bayrağı bulunuyormuş... Benim bildiğim kadarıyla (açıp kimseye sormadım doğrusu) "normal" mahkeme salonlarında böyle bir âdet yoktu sanki... Bana sorarsanız, olmamalı da derim. Çünkü mahkeme salonlarını milli sembollerle sarıp sarmalanmaya tahammülü olmayan bir mekanlar olarak görüyorum ben. Ayrıca bu uygulamanın -haberde hikaye edildiği gibi- sırasında sanıklar ve mahkeme heyeti arasında olmaması gereken bir (milli) dayanışmaya neden olmak gibi sakıncalar taşıdığını da sanıyorum.

Balyoz Davası'nın bu duruşmasında yaşanan ikinci olay daha da şaşırtıcı. Davanın sarıklarından emekli orgeneral Çetin Doğan, duruşmanın başlamasına az bir zaman kala salonda bulunan herkesi "sandalyenin üzerine çıkarak, bugünün 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitleri Anma Günü olduğunu belirterek, şehitler anısına bir dakikalık saygı duruşuna" davet etmiş.

Böyle emrivakilerde insanların genellikle nasıl davrandıklarını biliyorsunuz. Nitekim bu sefer de böyle olmuş; yani herkes saygı duruşu için ayağa... Mahkeme hayeti de tabii ki...

Düşünüyorum da, bu duruşmayı izlemek için o gün orada olsaydım acaba ben nasıl davranırdım? Yerimden kalkmazdım herhalde... Bilmiyorum, bu seçimim belki de mahkeme heyeti başkanı tarafından –belki de jandarmalar marifetiyle!- düzeltilmek istenirdi. Yerimden kalkmazdım, çünkü olayın geçtiği yer bir duruşma salonu olduğu için mahkeme hayeti başkanından başlamak üzere orada bulunan herkesin duruşma adabına uyması gerekir diye düşünüyorum. Orası Çanakkale için anma toplantısı yapılan bir alan değil. Orası, çok önemli iddiaların ortaya atıldığı ve bu iddiaların doğruluğunun araştırıldığı bir yer. Çanakkale Zaferi için saygı duruşunun sırası mı şimdi?

Bu olayın dikkatimi çeken bir ek hikayesi de var. Meğerse bu saygı duruşu sırasında Abdurrahman Dilipak'ın avukatı Salih Dövücü ayağa kalkmamış. Sanıkların bu işe çok bozuldukları ve sözlü tepki gösterdikleri söyleniyor. Hikayenin buraya kadar olan bölümüne bakıp tam "Aferin Dövücü'ye!" diyecektim ki, bir de ne göreyim.,. Dövücü'nün tepkiler karşısındaki açıklaması şöyle idi: "İzin alındığını bilseydim büyük dedemin şehit düştüğü Çanakkale şehitleri için yapılan saygı duruşuna katılırdım."

Sonuç olarak duruşmaya hakim havayı şöyle özetleyebiliriz: Mahkeme heyeti ve sanıklar ve izleyiciler ve avukatlar arasında, Türk bayrağı ve Çanakkale Zaferi derken bayağı bir dayanışma ruhunun oluştuğu gözleniyor...

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT