
Hasan Piker ve Cenk Uygur'a getirilen yasak, tüm ‘İngiliz halkını’ tedirgin etmelidir
İçişleri Bakanlığı’nın Siyonizm karşıtı ABD’li siyasi yorumcuların ülkeye girişini reddetme kararı, yurt içindeki özgürlükler üzerinde yürütülen daha geniş çaplı bir saldırıyı ortaya koyuyor.
Dr. Shereen Fernandez’in Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Geçtiğimiz Mart ayında, Birleşik Krallık İçişleri Bakanı Şabana Mahmud, göç ve iltica konulu bir konuşma sırasında George Orwell’in “Aslan ve Tekboynuz” başlıklı denemesinden alıntı yaptı.
İki ay sonra, Mahmud’un, görünüşe göre İsrail’e yönelik eleştirileri nedeniyle Amerikalı vatandaşlar ve siyasi yorumcular Hasan Piker ile Cenk Uygur’un Birleşik Krallık’a girişini engelleme yönündeki skandal kararı, Orwell’in en ünlü eserlerinde kınadığı otoriterleri akla getiriyor.
Birçok analist, bu kararın Piker ve Uygur üzerindeki etkilerini tartışarak, hareket ve ifade özgürlüklerinin illiberal ve antidemokratik bir şekilde ellerinden alınmasını vurguladı. Ancak bu kararın İngiliz vatandaşları için de daha geniş kapsamlı etkileri var.
Piker ve Uygur, SXSW festivalinde ve Oxford Union’da konuşma yapacaktı ki, Mahmud, İngiltere’deki varlıklarının “kamu yararına olmayabileceği” gerekçesiyle elektronik seyahat izinlerini iptal etti.
Bu esnek ifade, vatandaş olmayan Piker ve Uygur’u İçişleri Bakanlığı’nın sözde savunduğu İngiliz “kamu”nun sınırları dışında konumlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda anti-Siyonizmi dışlayarak o “kamu”yu tanımlıyor. Birleşik Krallık hükümetinin İsrail’e verdiği maddi ve diplomatik desteğe karşı sesini yükseltmeye cesaret eden herkes, o “kamu”nun bir üyesi değil, ona yönelik bir tehdit olarak gösteriliyor.
“Halk” kelimesinin eşanlamlısı olan “kamu”, sosyologlar Stuart Hall ve David Held tarafından, “bizden olmayanlara” karşı popülist bir seferberlik biçimi olarak istismar edilebilen “söylemsel bir figür, retorik bir araç” olarak tanımlanmaktadır.
Ancak Hall ve Held’in açıkladığı gibi, Thatcherizm altında “halk” çeşitli azınlık gruplarını dışlarken, Mahmud’un Siyonist “kamuoyu” ise, son YouGov anketine göre İsrail’in Filistinlilere yönelik devam eden soykırımına ve Lübnan’a yönelik acımasız işgaline karşı çıkan İngiliz halkının çoğunluğunu dışlamaktadır.
Demokratik ilkelerin aşınması
İnsanları “kamu”nun dışına atmak sadece retorik bir şey değildir. Birleşik Krallık İçişleri Bakanı, Amerikalı ziyaretçilerin seyahat izinleri üzerinde neredeyse sınırsız bir güce sahip olmasının yanı sıra, “kamu yararına” olduğunu düşünürse İngiliz vatandaşlarının vatandaşlıklarını elinden alabilir.
O zamanlar Muhafazakâr Parti'den İçişleri Bakanı olan Sacid Cavid'in, genç kızın Suriye'deki İslam Devleti örgütünün saflarına katılmak üzere çevrimiçi olarak kandırılmasının ardından, 2019'da Shamima Begum'un vatandaşlığını elinden almak için bu yetkiyi nasıl kullandığını (onu fiilen vatansız bırakarak uluslararası hukuku hiçe sayarak) hatırlayın.
O dönemde Cavid, Begum'un o kadar istisnai bir tehdit oluşturduğunu ve vatandaşlık davasını savunmak için Birleşik Krallık'a dönmesine izin vermenin çok tehlikeli olacağını öne sürerek bu eşi görülmemiş kararı savundu. Böylece, filozof Giorgio Agamben'in deyimiyle, yasanın paradoksal bir şekilde “askıya alınmasını” öngören bir “istisna durumu” uyguladı.
Cavid’i savunanlar, bu tür cezaların yalnızca en kötü suçlular için ayrıldığını – çoğu insanın yasaklanmış bir terörist gruba katılmayı aklının ucundan bile geçirmeyeceğini – öne sürdüklerinde, Agamben’in “geçici ve istisnai bir önlemin bir yönetim tekniğine dönüşmesi” olarak tanımladığı olguyu normalleştiriyorlar.
Başka bir deyişle, vatandaşlar olarak statümüzü ve haklarımızı güvence altına alması gereken demokratik ilkelerin aşınmasını mazur görüyorlar ve hepimizi tek tek içişleri bakanlarının keyfi kararlarına karşı savunmasız bırakıyorlar.
Mahmud’un selefi Yvette Cooper’ın, Oxfordshire’daki Kraliyet Hava Kuvvetleri üssünde meydana gelen vandalizm olayları da dâhil olmak üzere bir dizi olayın ardından, Palestine Action’ı “terör örgütü” olarak nitelendirip aktivistleri ulusal güvenlik tehdidi olarak göstermeye çalıştığını düşünün. Bu grup, İsrail’in en büyük silah üreticisi Elbit Systems’ın Birleşik Krallık şubesi de dâhil olmak üzere, Filistin’de işlenen savaş suçlarına ve insanlığa karşı suçlara suç ortaklığı yapmakla suçlanan şirketlere karşı sürekli olarak doğrudan eylemlerde bulunmuştur.
Uluslararası Af Örgütü'nün “aşırı geniş” olarak nitelendirdiği terörün yasal tanımını bir silah olarak kullanan bu yasaklama, lideri İngiliz azınlıklara karşı soykırım yapmak istediğini söyleyen National Action gibi neo-Nazi gruplarını, Filistinlilere yönelik soykırımı önlemek için Uluslararası Adalet Divanı'nın geçici kararını yerine getirmekte başarısız olan Birleşik Krallık'ı ifşa eden vicdanlı vatandaşlarla absürt bir şekilde eşitlemiştir.
Sol kesimdeki dayanışmanın baltalanması
Bir gecede, İsrail’in suçlarını protesto eden İngilizler suçlu muamelesi gördü. Ardından toplu tutuklamalar yaşandı. “Soykırıma karşıyım. Filistin Hareketi’ni destekliyorum” yazılı pankartlar taşıyan emekliler ve papazlar, “terörizmi” desteklemekle suçlanarak kamu güvenliğine tehdit oluşturdukları gerekçesiyle karakollara götürüldü.
Ve geçtiğimiz Şubat ayında Yüksek Mahkeme devreye girerek bu tüyler ürpertici yasağı “hukuka aykırı” bulduğunda, Mahmud bu karara (İngiliz vergi mükelleflerinin parasıyla) itiraz edeceğini söyledi ve böylece Agamben’in deyimiyle, hukukun askıya alınmasının “hükümetin egemen paradigması” olarak kalmasını sağladı.
Bu arada, Gazze soykırımına katılmak üzere İsrail ordusu tarafından askere alınan 2.000'den fazla İngiliz-İsrail çifte vatandaşı hakkında hiçbir soruşturma açılmadı.
İçişleri Bakanı, “sivillerin ve yardım görevlilerinin hedefli olarak öldürülmesi, sivil bölgelere yönelik ayrım gözetmeyen saldırılar, hastanelere ve koruma altındaki tesislere yönelik saldırılar ile sivillerin zorla nakledilmesi ve yerinden edilmesi” olaylarına karıştığı iddia edilen askerleri görmezden gelirken, bu tür suçlara karşı çıkan kişilerin varlığının “kamu yararına uygun olmadığını” ilan ettiğinde, İngiliz vatandaşlığının ahlaki sınırlarını yeniden çizmiş olur; tam üyelik, Siyonizme bağlı kalmaya bağlı hale gelir.
Aşırı sağcı Restore Britain veya Reform UK hükümetinin bu sınırları nasıl daha da daraltabileceğini ve etnik-milliyetçi ideallerine “tehdit” olarak gördüğü herkesi sınır dışı edebileceğini hayal etmek zor değil – bu kategoriye Müslümanlar, sosyalistler, trans bireyler ve postkolonyal akademisyenler de dâhil olabilir.
Mahmud, Piker ve Uygur’un Birleşik Krallık’a girişini engelleyerek, protestoları ne kadar barışçıl olursa olsun, mevcut İşçi Partisi hükümetinin siyasi muhaliflerinin temel hak ve özgürlüklerine saldırıyor. Piker’in Yeşiller Partisi’nden anti-Siyonist muhalefet lideri Zack Polanski ve Your Party’den Jeremy Corbyn ile görüşme planlarının, solun ulusötesi dayanışmasını baltalamak için yapılan çaresiz bir girişim olarak Mahmud’un kararında etkili olup olmadığını merak etmeden edemiyorum.
Kısa vadede, Piker ve Uygur’un seyahat izinleri yeniden verilmelidir. Bunun ötesinde, demokratik ilkeleri isyanlara karşı korumak istiyorsak, içişleri bakanının İngiliz vatandaşlığını tek taraflı olarak iptal etme yetkisi kaldırılmalıdır.
* Dr. Shereen Fernandez, LSE’de ESRC Doktora Sonrası Araştırma Görevlisi olarak görev yapmaktadır. Kendisi, okullarında “Prevent Yükümlülüğü”nün nasıl işlediğini inceleyen bir tezle yakın zamanda doktora derecesini almıştır.



HABERE YORUM KAT