Sami Al-Arian / Fokusplus
Filistin için Yeni Yol Haritası: İşgali Yönetmek Değil, Siyonizmi Tasfiye Etmek
Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşanan soykırım, Filistin meselesinin seyrinde ve Siyonist projeyle yürütülen mücadelenin niteliğinde tarihî bir dönüm noktası oluşturdu. Gazze’de yaşananlar yalnızca yeni bir savaş veya İsrail şiddetinin bir başka aşaması değildi. Bu süreç, Siyonist projenin gerçek yüzünü bütün dünyanın önünde açığa çıkardı. Bu projenin; yerinden etme, etnik temizlik, ırk ayrımcılığı ve ötekini yok sayma üzerine kurulu yerleşimci, sömürgeci ve nüfus ikameci bir yapı olduğu görüldü.
Siyonist hareket, 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkışından itibaren Batılı sömürgeci güçlerden yararlanarak ve uluslararası sistemdeki hâkim güçlerle ittifak kurarak Filistin’de yerleşimci bir yapı oluşturmayı hedefledi. Siyonist proje, yüz yılı aşkın bir süre boyunca üç temel unsura dayandı: Sınırsız Batı desteği, çevresindeki Arap ve İslam dünyasının parçalanarak iç çatışmalarla meşgul edilmesi ve işlenen suçların zaman içerisinde fiilî bir duruma dönüşmesi amacıyla sahada yeni gerçekliklerin dayatılması .
Siyonist proje siyasi ve askerî açıdan önemli kazanımlar elde etse de Filistin halkı, kesintisiz mücadelesi, direnişi ve kararlılığı sayesinde projenin temel hedefini boşa çıkarmayı başardı. Bu hedef, Filistin varlığını sona erdirmek veya Filistinlileri teslim olmaya zorlamaktı. Filistinliler, Nekbe’den bugüne kadar topraklarına, kimliklerine, haklarına ve ulusal ilkelerine bağlı kaldı. Bu nedenle varlıklarını ve geleceklerini savunmak uğruna son derece ağır bedeller ödedi.
Oslo süreci ve geçersiz siyasi uzlaşı girişimleri, Filistin meselesini ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesi olmaktan çıkararak işgalin yönetilmesi meselesine dönüştürme girişimiydi. Aradan geçen otuz yılı aşkın sürenin ardından bu yolun ağır bir başarısızlığa uğradığı hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıktı.
Yerleşim faaliyetleri katbekat arttı, Filistin toprakları giderek küçüldü. Filistin Yönetimi ise işgalin hâkimiyeti ve yozlaştırıcı etkisi altında, yetkileri sınırlı ve çok başlı bir yapıya dönüştü. Öte yandan Siyonist yapı, silahsızlandırılmış ve egemenlik hakları eksik bir Filistin devleti ya da devletçiğinin kurulmasını dahi imkânsız hâle getirecek yeni gerçeklikleri sahaya dayatmaya devam etti.

7 Ekim sonrasında Gazze’de gerçekleştirilen soykırım, Oslo sürecine ve siyasi çözüm yanılsamasına pratik, ahlaki ve siyasi açıdan son noktayı koydu. İki devletli çözüme ilişkin bütün hayalî projeler çöktü. İsrail’in demokrasi ve insan haklarına ilişkin iddialarının gerçek dışı olduğu ortaya çıktı. Böylece meselenin sınırlar veya güvenlik düzenlemeleri üzerinde yaşanan bir anlaşmazlıktan ibaret olmadığı anlaşıldı. Bunun, özgürlük, bağımsızlık ve adalet arayan bir halk ile dışlama, üstünlük ve hâkimiyet üzerine kurulu yerleşimci bir proje arasındaki mücadele olduğu bir kez daha görüldü.
Gazze ayrıca Binyamin Netanyahu’nun 7 Ekim’den birkaç hafta önce duyurduğu projeye de stratejik bir darbe vurdu. Bu proje, normalleşme süreçleri ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru gibi bölgesel bağlantı projeleri aracılığıyla Siyonist yapıyı bölgenin ekonomik ve güvenlik alanındaki hâkim gücü hâline getirmeyi hedefliyordu. Ancak Gazze, bu denklemi altüst ederek Filistin’i yeniden bölgesel ve uluslararası gündemin merkezine taşıdı.
Öte yandan dünya, modern tarihin Filistin’e destek amacıyla ortaya çıkan en büyük küresel dayanışma hareketine tanıklık etti. Milyonlarca insan Batı ve Doğu başkentlerinin sokaklarına çıktı. Üniversiteler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları, Siyonist projeyle siyasi ve ahlaki mücadelenin yürütüldüğü alanlara dönüştü. Filistin, onlarca yılın ardından ilk kez adalet, sömürgecilik, ırkçılık, insan hakları ve kendi kaderini tayin hakkı konusundaki küresel tartışmaların merkezine yerleşti.
Bu veriler ve açık gerçekler karşısında stratejik soru artık ölü bir müzakere sürecinin nasıl yeniden canlandırılacağı değildir. Asıl soru, Gazze’nin ortaya çıkardığı tarihî dönüşümlere cevap verebilecek yeni bir Filistin ulusal projesi için stratejik bir vizyonun nasıl oluşturulacağıdır.
Bu projenin başlangıç noktası, mücadelenin özünde bir sınır anlaşmazlığı olmadığının kabul edilmesidir. Bu mücadele; yerleşimci, sömürgeci, nüfus ikameci ve yerinden etmeye dayalı bir projeye karşı yürütülmektedir. Dolayısıyla stratejik hedef, işgali yönetmek veya işgale uyum sağlamak değil, Siyonist projeyi ve hâkimiyetini ayakta tutan kurumlarla sistemleri tasfiye etmek olmalıdır.
Bu yaklaşım, Yahudilerin hedef alınması veya dinî bir çatışmaya girilmesi anlamına gelmez. Burada söz konusu olan, dünyanın başka bölgelerdeki ırk ayrımcılığı ve yerleşimci sömürgecilik rejimlerine karşı mücadele etmesinde olduğu gibi sömürgeci ve ırkçı bir siyasi ideolojiyle mücadeledir.
Siyonizm, Yahudilik değildir. Siyonist projenin tasfiye edilmesi de Yahudilerin dışlanması veya haklarından mahrum bırakılması anlamına gelmez. Amaç, bu yapının üzerine kurulduğu sömürge düzenini ve ırkçı ayrıcalık sistemini ortadan kaldırmaktır.
Geçmiş yıllardaki deneyimler, Filistin halkının merkezî rolüne rağmen bu mücadeleyi tek başına sonuçlandıramayacağını gösterdi. Ancak Filistin halkı aynı zamanda mücadelenin öncü gücü olmaya devam etmektedir. İçerideki Filistinlilerin direnişi, mültecilerin geri dönüş hakkına bağlılığı ve Filistin halkının yerinden etme planlarına karşı mücadelesi, meseleyi bütün tasfiye girişimlerine rağmen canlı tutan temel unsurlar oldu.
Bu noktada Filistin mücadelesinin küresel ölçekte yürütülmesinin önemi ortaya çıkmaktadır. Bugün Filistin halkının yarısından fazlası tarihî Filistin topraklarının dışında yaşamaktadır. Ayrıca mücadelenin geleceğini etkileyen siyasi, ekonomik ve medya merkezlerinin büyük bölümü de Filistin’in dışındadır. Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel görevlerinden biri, yurt dışındaki Filistinlilerin rolünü yeniden inşa etmek ve kapsamlı bir stratejik vizyon doğrultusunda Siyonist projeyle mücadele edecek küresel bir hareket oluşturmaktır.
Bu rol, insani yardım desteği veya sembolik faaliyetlerle sınırlı kalmamalıdır. Siyasi, hukuki, medya, akademi, kültür, ekonomi, insan hakları ve insani yardım alanlarının tamamında çalışacak geniş bir uluslararası dayanışma hareketini harekete geçirmeyi hedefleyen örgütlü ve küresel bir projeye dönüştürülmelidir.

Siyonist hareket, tarih boyunca projesini onlarca yıl destekleyen küresel nüfuz ağları kurmayı başardı. Bugün ise özgürlük, adalet, bağımsızlık ve insan hakları değerlerine dayanan karşıt küresel ağların oluşturulması gerekmektedir. Bu ağlar, Siyonist projenin gerçek niteliğini ortaya çıkarmalı, güç ve nüfuz kaynaklarını zayıflatmak için çalışmalıdır.
Bu çabalar; boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırım kampanyalarının desteklenmesini, savaş suçlularının hukuk önünde takip edilmesini, dünyanın farklı bölgelerindeki özgürlük ve insan hakları hareketleriyle ittifak kurulmasını kapsamalıdır. Aynı zamanda ırkçı Siyonist projeyle mücadelenin karar alma merkezlerinde, akademik kurumlarda, medya kuruluşlarında ve kültür alanlarında daha güçlü biçimde yer alması sağlanmalıdır.
Filistin ulusal projesi, Arap, İslam ve insani boyutunu da yeniden kazanmalıdır. Filistin meselesi hiçbir zaman yalnız ve yalıtılmış bir halkın meselesi olmadı. Her zaman bölgenin geleceği, kimliği ve bağımsızlığıyla bağlantılıydı. Gazze’de yaşananlar, Siyonist projenin yalnızca Filistinlileri hedef almadığını; hâkimiyet, bağımlılık ve askerî üstünlük üzerine kurulu bir bölgesel düzen oluşturmayı amaçladığını gösterdi.
Bununla birlikte Filistin meselesinin dar mezhepçi veya ideolojik çatışmalara indirgenmesinden kaçınılmalıdır. Filistin, dinî, fikrî veya millî aidiyetleri ne olursa olsun özgürlüğe, adalete ve insan onuruna inanan herkesi bir araya getiren ortak bir başlık olmayı sürdürmelidir.
Bugün Filistinlilerin ve dünyanın özgür insanlarının önündeki tarihî görev, Siyonist projenin sonuçlarına direnme aşamasından, onun yapısını, kurumlarını ve güç kaynaklarını ortadan kaldırmaya yönelik örgütlü çalışma aşamasına geçmektir. Tarih boyunca büyük güç ve nüfuza sahip pek çok sömürgeci ve ırkçı rejimin yıkılması gibi Siyonist proje de tarihin işleyişinin dışında değildir.
Siyonist projeyi tasfiye etme mücadelesi yalnızca Filistinlilerin sorumluluğunda değildir. Filistin, kurbanlarının yaşadığı acılar kadar karşısındaki projenin niteliği nedeniyle de ümmetin temel meselesi olmayı sürdürmektedir.
Siyonist proje, bölgeyi sürekli biçimde parçalanmış, bağımlı ve stratejik üstünlük altında tutmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla bu projeye karşı mücadele, ümmetin yeniden yükselişinin, bağımsızlığını kazanmasının ve medeniyet iradesini yeniden ortaya koymasının bir parçasıdır.

Gazze, mücadelenin tanımını değiştirdi ve Filistin’i yeniden küresel ilginin merkezine taşıdı. Birkaç yıl önce imkânsız görünen konular bugün üniversitelerde, parlamentolarda, medya kuruluşlarında ve uluslararası kurumlarda tartışılmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki dönem; yeni bir vizyonu, sağlam bir siyasi iradeyi, etkili kurumları ve uzun soluklu, örgütlü bir çalışmayı gerekli kılmaktadır.
Filistin meselesinden İsrail sorununa: Tasfiye teorisi ve on iki sütun
Gelecekten veya yeni bir Filistin stratejisi oluşturmaktan söz eden her yaklaşım, mücadelenin niteliği yeniden tanımlanmadığı sürece eksik kalacaktır.
Filistin meselesi, insani ve ahlaki yönünün taşıdığı bütün öneme rağmen yalnızca haklı haklarını geri kazanmak isteyen mazlum bir halkın meselesi değildir. Aynı şekilde dinî ve medeniyet bakımından taşıdığı merkezî öneme rağmen yalnızca kutsal mekânlarla ilgili bir mesele de değildir.
Mücadelenin özü, Siyonist projenin kendi niteliğinde yatmaktadır. Bu nedenle yalnızca “Filistin meselesi”nden söz etmek artık yeterli değildir. Asıl sorun, “İsrail sorunu”dur. Başka bir ifadeyle sorun; Filistin ve bölge üzerinde kalıcı hâkimiyet kurmayı hedefleyen, bölge halklarını sistematik biçimde parçalanmış, zayıf, bağımlı ve medeniyet bakımından geri bırakılmış hâlde tutmaya çalışan, yerleşimci, nüfus ikameci ve yayılmacı bir projenin varlığıdır.
Dünya, 20. yüzyılın ilk yarısında Nazizm ve Alman militarizminin ortaya çıkardığı “Alman sorununu” veya Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı ve apartheid rejimi sorununu onlarca yıl boyunca tartıştı. Bugün de mücadelenin özünde “İsrail sorunu” bulunmaktadır. Bu, bütün bölgenin güvenliğini, istikrarını, kalkınmasını ve bağımsızlığını tehdit eden yerleşimci, nüfus ikameci ve yayılmacı bir projenin varlığı anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla stratejik hedef, Siyonist projenin yalnızca sonuçlarına karşı koymakla sınırlı kalmamalıdır. Projenin üzerine kurulduğu sütunlar veya temel dayanaklar hedef alınarak projenin kendisinin tasfiye edilmesine yönelmelidir.
Bu çerçevede “On İki Sütun Teorisi”, Siyonist yapının güç kaynaklarını anlamak ve bu kaynakları zayıflatıp ortadan kaldıracak karşı stratejiler geliştirmek için bir çerçeve sunmaktadır.
Bu sütunlar şunlardır:
Yahudilere tanınan ayrıcalıklı ve dışlayıcı yapı, Filistinlilerin dışlanması, yerleşimlerin genişletilmesi, sahada yeni gerçekliklerin dayatılması, toplumun askerîleştirilmesi, askerî ve teknolojik üstünlük, nükleer güç tekelinin korunması, güvenlik ve istihbarat hâkimiyeti, Batı desteğine bağımlılık, dünya Yahudilerinin proje için seferber edilmesi, bölgenin parçalanmış ve zayıf tutulması, bölgesel hâkimiyet amacıyla azınlıklar, ayrılıkçı hareketler ve otoriter yönetimlerle ittifak kurulması.
Bu dayanakların önemi yalnızca Siyonist projeyi tanımlamalarından kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda projenin stratejik zayıflıklarını da göstermektedirler. Bu sütunların her birinin karşısında siyasi, hukuki, ekonomik, kültürel, medya veya toplumsal mücadele alanına dönüştürülebilecek karşıt bir yol bulunmaktadır.
Gazze, bu sütunlardan bazılarının kırılganlığını daha önce görülmemiş bir biçimde ortaya çıkardı. Yahudilere tanınan dışlayıcı ayrıcalık sistemi, işgal altındaki Filistin’e göçün cazibesini kaybetmesi ve tersine göçün artmasıyla birlikte giderek büyüyen bir krizle karşı karşıya kaldı.

Öte yandan dışlama politikası, Nekbe’nin üzerinden 75 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen başarısız oldu. Filistinliler hâlâ topraklarına, kimliklerine ve geri dönüş haklarına bağlıdır. Hatta bazı tahminlere göre tarihî Filistin topraklarında yaşayan Filistinlilerin sayısı, Yahudilerin sayısına yaklaşmış veya bu sayıyı aşmıştır.
Filistin ve Lübnan direnişinin son yıllardaki deneyimleri, yerleşimlerin genişlemesinin kaçınılmaz bir kader olmadığını da gösterdi. Etkili ve uzun soluklu bir direnişle karşılaştığında bu genişlemenin durdurulabileceği ve gerilemeye zorlanabileceği görüldü.
Gazze savaşı, sahada dayatılan yeni gerçekliklerin askerî güç ne kadar büyük olursa olsun işgale kalıcı meşruiyet sağlayamayacağını ortaya koydu.
Toplumun askerîleştirilmesi ile askerî ve teknolojik üstünlük üzerine kurulu iki sütun da büyük bir manevi ve stratejik darbe aldı. Bu durum, İran İslam Cumhuriyeti ile yaşanan son doğrudan çatışmada açık biçimde görüldü. Yaşananlar, askerî ve teknolojik üstünlüğün büyüklüğü ne olursa olsun siyasi iradeyi dayatmak veya stratejik hâkimiyet kurmak için tek başına yeterli olmadığını gösterdi.
Soykırım ayrıca devasa askerî gücün siyasi hedeflere ulaşmayı garanti etmediğini ortaya koydu. Askerî üstünlük, özgürlüğü için mücadele eden bir halkın iradesini kırmayı başaramadığında ahlaki, siyasi ve stratejik bir yüke dönüşebilmektedir.
Öte yandan nükleer silah tekeli ile güvenlik ve istihbarat hâkimiyeti, Siyonist hareketin kuruluşundan itibaren ulaşmaya çalıştığı mutlak güvenlik hissini artık sağlayamamaktadır. Bölgesel gelişmeler ve direniş güçlerinin kapasitelerindeki artış, bu tekelin giderek aşındığını gösteren işaretlerdir.
Batı desteği, Siyonist yapının en önemli güç kaynaklarından biri olmayı sürdürmektedir. Ancak Gazze, özellikle gençler, üniversiteler, sendikalar ve toplumsal hareketler arasında küresel kamuoyunda derin bir dönüşüm meydana getirdi.
Bu nedenle boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırım kampanyalarının genişletilmesi, savaş suçlularının takip edilmesi, adalet ve özgürlük için küresel ittifaklar kurulması ve dünyadaki Siyonist nüfuzun zayıflatılması, bugün stratejik mücadelenin en önemli alanlarından birini oluşturmaktadır.
Ümmetin birliği ve halkların dayanışması da Siyonist projenin onlarca yıldır uyguladığı parçalama stratejisinin doğrudan karşıtıdır. Bölge halkları arasında iş birliği, birlik ve bütünleşme yönünde atılan her adım, Siyonist projenin varlığını ve devamlılığını sağlayan en önemli şartlardan birini doğrudan zayıflatmaktadır.
Bu teorinin amacı, yalnızca tanımlama yapmak veya soyut bir akademik analiz sunmak değildir. Amaç, bu sütunların her birini ayrı ayrı hedef alan uygulanabilir stratejiler geliştirmektir. Gerçek mücadele yalnızca Siyonist projenin ortaya çıkardığı sonuçlarla değil, onun güç kaynakları ve derin yapısıyla yürütülmektedir.
Ümmet ve dünyanın özgür insanları, bu unsurları zayıflatıp tasfiye edecek örgütlü ve uzun soluklu bir proje oluşturmayı başardığında Siyonist projenin tasfiye edilmesinden ve tarihsel gerileme dönemine girmesinden söz etmek siyasi bir temenni olmaktan çıkarak gerçekçi bir ihtimale dönüşecektir.
Filistin meselesinin veya “İsrail sorunu”nun geleceği, sonuçsuz müzakere masalarında belirlenmeyecektir. Gelecek; kararlılık, direniş, küresel toplumsal hareket, siyasi ve hukuki mücadele ile Siyonist projeye karşı yürütülecek ahlaki hesaplaşma alanlarında şekillenecektir.
Filistin, sömürgeciliğe, ırkçılığa ve hâkimiyet politikalarına karşı küresel mücadelenin pusulasına dönüştüğünde özgürlük, geri dönüş, kurtuluş, bağımsızlık ve egemenlik yolu yalnızca tarihî bir hayal olmayacaktır. Örgütlü, uzun soluklu çalışma ve stratejik kazanımların zaman içerisinde birikmesiyle gerçekleştirilebilecek somut bir projeye dönüşecektir.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.