Ahmed Dremly’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü soykırım savaşını neredeyse üç yıl boyunca atlatmış biri olarak, bu bölgeden ayrılmanın normal bir yaşamı kaybetmenin acısını dindirmek için yeterli olmadığını anlıyorum.
Yaklaşık üç hafta önce, 29 yıllık hayatımda ilk kez Gazze’den tahliye edildim. Güneyde yer alan, yemyeşil alanlar, dağ manzaraları ve Akdeniz’in nefes kesici manzaralarıyla adeta cennet gibi bir çatı hissi veren San Giovanni a Piro belediyesinin hayati desteği sayesinde, yüksek lisans bursuyla İtalya’ya seyahat etme imkânı buldum.
Etrafımdaki her şeyin gerçek olduğuna, kurgu olmadığına kendimi zar zor inandırabiliyorum – büyüleyici manzaralar, sıcakkanlı insanlar ve hâlâ hayatta olduğum gerçeği. Devam eden savaş sırasında Gazze’de yaşadıklarımın ağır anıları, bunu kabullenmeyi neredeyse imkânsız kılıyor.
Hem Gazze’deki hem de yurtdışındaki arkadaşlarım sürekli aynı soruyu soruyor: “Ne hissediyorsun?” Dört günden fazla bir süre boyunca cevap veremedim. Zihnim patlamak üzereydi; bu geçişi sindiremiyordum ve nasıl hayatta kaldığımı bile kavrayamıyordum.
Sonunda, eğitimim için tahliye edilmeme yardım eden nazik İtalyan halkına duyduğum yoğun minnettarlık ile İsrail işgali nedeniyle halkımın mahrum kaldığı tüm sıradan şeylere duyduğum derin ve yakıcı öfkenin karışımını hissetmeye başladım.
Ağaçlar ve rengârenk süs bitkileriyle süslenmiş kaldırımlara, güzel süslemeler ve resimlerle bezenmiş, hasarsız evlere bakıyorum.
Anında, eskiden her gün gördüğüm binlerce yıkılmış evi ve derme çatma çadırları hatırlıyorum; Gazze’de ayakta kalan şanslı birkaç evi de –çoğu kısmi yıkım izleriyle, kurşun delikleriyle ve yemek pişirme ateşinin dumanıyla kararmış halde.
Su ve sıcaklık
Burada her yerde bulunan içilebilir suya bakıyorum ve Gazze’deki insanların sadece az miktarda temiz su temin edebilmek için saatlerce, bazen günlerce beklediklerini hatırlıyorum.
İsrail’in temiz su dağıtım istasyonlarının çoğunu tahrip etmesinden sonra satın almak zorunda kaldığımız kirli sudan kaynaklanan helikobakter pilori enfeksiyonuna yakalanan 16 yaşındaki yeğenim Rital’ı hatırlıyorum.
Otel odama ilk geldiğimde, balkon kapısını açtım ve sadece birkaç yüz metre uzaklıktaki, devasa ağaçlarla kaplı ve güneş ışığıyla yıkanmış Monte Bulgheria’nın nefes kesici manzarasıyla karşılaştım. Bu manzaranın saf güzelliği karşısında nefesim kesildi.
Doğaya olan derin sevgimi bilen ve her zaman böyle bir yeri gezip deneyimlememi dileyen rahmetli annemi hatırladım.
Dayanamayıp ağladım. Keşke hayatta olsaydı da şu anda bulunduğum yeri görebilseydi. Fotoğraflar çektim ve hem fotoğraflara hem de gerçek manzaraya bakıp durdum; sadece gördüklerimin bir rüya olmadığına kendimi ikna etmek için.
Daha sonra duş almak için banyoya gittim. Gazze’deyken tuttuğum bir dileği hatırladım: Eğer bir gün seyahat etme fırsatı bulursam, bir saat boyunca sıcak duşun altında kalacaktım. Musluktaki kırmızı işarete bakıp durdum, sıcak su olduğundan kesinlikle emin olmak istiyordum.
Son üç yıldır Gazze’de duş almak lojistik bir çileydi; bazen üç gün ya da daha uzun süren titiz bir planlama gerektiriyordu.
Öncelikle, hızlı bir duş almanın, varsa yiyecek ya da su dağıtımını kaçırmanıza yol açmayacağından emin olmanız gerekiyordu.
Sonra, yakınlarda hiçbir insansız hava aracı veya quadcopter'in uçmadığından emin olmak için gökyüzünü taramanız gerekiyordu; çünkü bunlar, yakın zamanda bir saldırı veya ani bir tahliyenin habercisi olabilirdi. En önemlisi de, gerçekten suyunuzun olması gerekiyordu. Sert kış aylarında buz gibi suyla duş almak çok zordu; biz yetişkinler kendimizi buna katlanmaya zorlarken, yedi yeğenim günlerce hasta oluyordu.
Sonunda şansım yaver gitti. İkinci el bir güneş enerjili su ısıtıcısını orijinal fiyatının iki katına satmaya razı olan birini buldum ve kuzenimin yanan evinden bir depolama tankını kurtarmayı başardım.
Sokaktaki insanlar bana aptal gibi bakıyordu – hava saldırıları devam ederken ve herkes ilerleyen İsrail güçleri yüzünden yerinden edilirken, sıcak bir duşa takıntılı bir adam. Evimizin başımızın üstünde havaya uçabileceğini, güneş enerjili su ısıtıcısını ve diğer her şeyi gömebileceğini biliyordum, ama ailemin acısını hafifletme fırsatından vazgeçmeyi reddettim.
Beş yaşındaki Tia’yı ve diğer yeğenlerimi düşünüyordum; kız kardeşlerim onları yıkamaya çalıştıklarında buz gibi sudan ağlıyorlardı. Isıtıcı günde sadece iki ya da üç kişiye yetecek kadar sıcak su sağlıyordu, bu yüzden onu kesinlikle çocuklara ayırıyorduk.
Bunu ilk denediğimizde ve sıcak su gerçekten aktığında, evimizde adeta bir parti havası yaşandı. Çocuklar sevinçten zıplıyordu ve herkes bana sanki süper güçlerim varmış gibi bakıyordu.
Arkadaşlarımla sohbet ederken, güneş enerjili bir ısıtıcıya sahip olduğum için şakayla karışık bana “lüks insan” diye takılırlardı; oysa ben hâlâ soğuk suyla duş alıyordum ve ısıtıcı daha sonra yakınlarda gerçekleşen bir hava saldırısı sonucu kısmen tahrip olmuştu.
Işık ve korku
Odada, istediğim zaman lambanın anahtarını açıp kapatabilmenin basit olanağı beni büyülemişti. Yıllar boyunca günde en fazla sekiz saat elektrikle yaşamıştım; İsrail’in Gazze Şeridi’ne elektrik akışını kesmesinin ardından soykırımın başlangıcında ise tam bir karanlığa gömülmüştük.
Anahtarı açıp kapatmaya devam ettim, gerçekten çalıştığına inanmak için; işgal yüzünden hayatımın ne kadarını karanlıkta geçirdiğimi hatırlayarak – aile toplantıları, doğum günü partileri, ders çalışmak, kaçırılan iş fırsatları ve karanlıkta yapılan görüntülü görüşmeler.
Soykırım sırasında, piyasalardan tamamen kaybolana kadar mumlarımız vardı. Daha sonra, aşırı kullanımdan bitene kadar babamın araba aküsünü küçük LED’leri yakmak için kullandım.
Eskiden mahalledeki jeneratör için para ödüyordum, ancak yakıt sıkıntısı nedeniyle günün büyük bir kısmında elektrik kesiliyordu. Çoğu zaman, telefonun el feneri ailemizin karanlığa karşı tek savunmasıydı.
Otele geldikten birkaç gün sonra, önceden yapılmış bir rezervasyon nedeniyle odamı değiştirmek zorunda kaldım. Otel sahibi bana bunu bildirmek için geldiğinde, yeni odadaki banyo ışığının çalışmadığını ve ertesi gün bir elektrikçinin gelip tamir edeceğini söyleyerek defalarca özür diledi.
Yüzümde acı tatlı bir gülümseme belirdi. Onun nezaketi beni etkilemişti, ancak artık çalışan bir ışık bir yana, özel bir tuvaleti bile lüks olarak gören Gazze’deki halkımın trajik kaderi beni derinden sarsmıştı. Artık kimse elektrik kesintisinden bahsetmese de, sadece yüzlerini görebilmek için hâlâ gün ışığı varken ailemi aramaya çalışıyorum. Bu durum, günlük hayatta kalmanın artık normalleşmiş bir parçası haline gelmiş.
İki gün önce, aniden duyduğum bombalama sesiyle uyandım. Bir kâbus olduğunu düşünerek, korkudan titreyerek yataktan fırladım. Ama ses gerçekti ve çok gürültülüydü. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, balkonumdan gökyüzüne bakmak için aceleyle koştum; tüm vücudum titriyordu.
Şehirdeki bir arkadaşımı aradım; bana bunun, İtalyanların monarşiyi kaldırıp cumhuriyet kurmak için oy kullandıkları 1946 referandumunu anmak üzere düzenlenen İtalyan ulusal bayramı Festa della Repubblica için atılan havai fişekler olduğunu söyledi.
Bunun gerçek bir bombardıman olmadığı için içimden büyük bir rahatlama hissettim, ancak bedenim buna inanmak istemiyordu. Gün boyunca patlayan her havai fişekle birlikte, sanki yeniden Gazze’ye dönmüşüm gibi hissediyordum.
Etrafımdaki herkes mutluydu, bayramlarını neşeyle kutluyorlardı. Tüm kalbimle onların sevincini paylaşmaya çalıştım, ancak o sesler zihnimi sürekli olarak memleketimde halkımın canlarını hâlâ alan gerçek bombalara geri çekiyordu.
Soykırımdan fiziksel olarak kurtulan bir Filistinli olarak kendime şu soruyu soruyorum: Vücudum hayatta kalmış olsa da, bu travmayı bir gün atlatabilecek miyim?
*Ahmed Dremly, Gazze’li bir Filistinli gazetecidir ve yazıları Mondoweiss, Palestine Chronicle, The Electronic Intifada ve Al-Monitor’da yayımlanmıştır.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.