1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Entrika, yalan ve yanıltmalar girdabında..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Entrika, yalan ve yanıltmalar girdabında..

03 Mart 2012 Cumartesi 22:19A+A-

[email protected]m

Ergenekon ve Balyoz Planı vs. yargılamaları dolayısiyle Genelkurmay eski başkanları em. Org. M. Y. Büyükanıt ve (Ergenekon isimli dosyada sözkonusu edilen bir terör örgütünün yönlendiricisi olduğu suçlamasıyla hâlen tutuklu bulunan) em. Org. M. İlker Başbuğ ile halihazırda Jand. Gen. K. olan Org. Bekir Kalyoncu'nun 2 Mart günü tanık olarak bilgilerine başvuran mahkemede söyledikleri ilginç..

Komutanlık günlerinde, 'Kral benim!'  edâsıyla yaptığı tumturaklı konuşmalarıyla bilinen İlker Başbuğ, mahkemede, 'Genelkurmay Başkanları yalan söylemez..' demiş.. Yani, herkesten önce kendisini yalanlamış..

Genelkurmay'ın önemli bir biriminde vazifeli olan Kur. Alb. Dursun Çiçek'in imzasıyla ortaya çıkan bir darbe belgesini reddedip, ülkenin aylarca 'ıslak imza' tartışmalarıyla meşgul edildiği ve amma sonunda doğruluğunu Alb. Çiçek'in de kabul ve itiraf ettiği o belgeyi, 'Bu bir kağıt parçasıdır!'  diye alaya alan ve mahkemeyi yanıltmaya, kamuoyunu aldatmaya çalışan Başbuğ değil miydi?

Kezâ, Poyrazköy'de yapılan kazılarda, toprak altına gizlenmiş şekilde ele geçirilen lav silahları konusunda da, eline kullanılmış bir lav silahını alıp, 'Böyle silah olur mu yahu?. Bu bir borudur..' diyen de Başbuğ değil miydi? (Ama, Başbuğ o açıklamayı yaparken, 'Bu, kullanılmış bir lav silahıdır..' diye gösteriyor ve dolaylı olarak doğru söylüyordu.. Çünkü, lav silahı etkili olduğu kadar, bir defa kullanılmaya mahsus ve kullanıldıktan sonra geride boru halinde kalan basit bir silahtır da..)  Aynı şekilde, Genelkurmay'ın kozmik odasında bir arama-araştırma yapmak kararı veren mahkeme hükmünü günlerce engelleyen ve 'gerekli temizlikleri yaptırdıktan sonra izin verildiği'  izlenimi doğuran ve bu konuyu da daha sonra, Brüksel'de, NATO merkezindeki TSK subaylarına hitaben yaptığı konuşmada, 'Kozmik odaya girmişlermiş.. Biz izin vermeseydik, nahh girerlerdi!.' diyen de  yine Başbuğ değil miydi?

Evet, şimdi,  'Genelkurmay Başkanları yalan söylemez..' diyen Başbuğ, bu sözünün ilk tekzib edeninin de kendisi olduğunu göremiyordu herhalde..

Kaldı ki, hele de son 50 yılda, 4 askerî darbe ve nice darbe teşebbüsleri görmüş olan halkımız, nice anlı-şanlı Genelkurmay Başkanlarının ve diğer kumandanların,  halkımızı hangi yalanlarla nasıl aldattıklarını görmemiş miydi?

*

Büyükanıt ise, mahkemedeki ifadesinde, kendisine sunulan plan raporlarını imzaladığını, ama, bunun, 'o raporların içeriğini kabul ettiği mânâsına gelmiyeceğini' söylemiş..

Aman Allah'ım..

O zaman, o imzalar nedir? Ve niçindir? (Hatırlayalım ki, Alb. Çiçek de önceleri, 'Benim imzalarım birbirini tutmaz..' diye, yığınla imza örnekleriyle kendisini savunmaya çalışmıştı.. Evet, o kişi bir kurmay albay idi ve imzaları farklı farklı atmış; herhalde, sorumluluktan kurtulmak için öyle bir yol denemek istemişti..)

Böylesine acaib bir mantık olur mu?

Prosedür gereği imzalaması gerekiyormuş..

Siz bir imza makinesi miydiniz?

Kanûnen imzalanması gereken yerler olduğunda bile, 'Katılmıyorum!' diye bir muhalefet şerhi düşülmez mi, bu gibi durumlarda? Koskoca bir generalin bu kadar basit bir işlemden bile haberi yok mudur?

Astlarınız size bir takım projeler hazırlayıp sunacaklar, siz bunları imzalayıp daha yukarıya sunacaksınız.. Yukardaki de, bu anlayışa ayak uydurup, 'astlarım bu kadar güzel çalışmışlar, güzel bir proje -plan çıkarmışlar, onların morallerini zayıflatmamalıyım..' diye düşünmez mi? Nitekim, Başbuğ da, tutuklandığı duruşmada, kendisine, o lav silahları ve ıslak imza tartışmalarındaki beyanları ve 'nah girerler!'  gibi sözleri hatırlatıldığında, emrindeki güçlerin morallerinin yüksek tutulması için, bir komutanlık refleksi olarak öyle söylediğini dile getirmemiş miydi?

Jand. Gn. K. Org. Kalyoncu ise, 'irtica tehlikesinin ve darbe ihtimalinin olmadığı 2003 döneminde ortada fol yok, yumurta yokken, hazırlanan o plan raporlarından şüphelenmek için bir gerekçe yoktu..' demiş..

Keşke mahkeme heyeti, generalden, fol ve yumurta olması için, irtica tehlikesinin nasıl anlaşıldığı veya bunların darbeler öncesinde ne zaman ve nasıl konulduğunun izahını da isteseydi..

(Bu arada, bu generallerin tutuklanması, yargılanması, ifadelere çağrılması, birkaç yıl öncesinde hayâl bile edilemezdi.. Hattâ, Meclis Araştırma Komisyonları, paşalarından kendilerini bilgilendirmeleri için ricada bulunurlardı da, bu 'yüce kişi'ler tenezzül buyurmazlardı..)

*

Burada yeri gelmişken, Taraf'tan Mehmet Baransu'nun yeni kitabı Pirus'ta, 28 Şubat 1997 döneminde,  bir korgeneral ile tuğgeneral arasında geçen bir konuşma metnine de değinmek gerekiyor..

27 Şubat 2012 günü medyaya yansıyan bu metin, o dönem posta kutularına bırakılan bildirilerden biri...  İçeriği ise, gizli bir toplantıda alınan notlardan oluşuyor.  Bu konuşma metninde, askerî okullardaki öğrencilerin genel ahlâk sınırlarını zorlaması, komutan eşlerinin dekolte giyinmeleri, içki için ısrar edilmesi, dansöz ve revü kızları ile gösteriler yapılması ve en önemlisi de din  duygularının tahrib edilmesi için talimat veriliyor.

Kendilerine bir halk tabanı bulabilmek için, kendilerini  haksız olarak 'alevî' olarak niteledikleri, konuşma metninden anlaşılan iki general arasındaki bu  konuşmadan bazı bölümler.

-“Korg.: ...Biz ne diyoruz; Alevî olmayan herkesin anti-laik (laiklik karşıtı) olma ihtimali uzun vâdede de olsa olabilir. İşte dincilerin çok kızdığı Çevik Paşa. Bu adamdaki milliyetçilik duygusu sokaktaki adamınki kadar fanatik. Bırak Çevik Paşa’yı, sen de, ben de Aktulga Paşa’ya ne kadar güveniyoruz? Adam elli kere dini kabul etmediğini söylüyor. Sonra da öyle bir şey söylüyor ki karşında bir faşist var sanıyorsun. Bizden olmayana hiçbir zaman tam güvenmeyeceksin...

-Tuğg.: Ne olacak? Ne yapmalıyız?

-Korg.: Bu soruna bu kadar değişken bulunduğu, bu kadar sistemsiz olan bir ülkede cevap vermek zor. Ancak doğruluğundan emin olduğum bazı şeyler şunlar. Ordunun müdahalesini sağlamak için, orduda ve sivil toplumda irticanın yükselişini seyredin... Bırak tehlike iyice büyüsün.

...Altı ayda bir büyük gürültülerle ordudan adam atarsanız, yarın darbe yapma gerekçeniz kalabilir mi? ... Paşa bu işi çok iyi götürdü. Ama iki yıldır üzerine gidiliyor. Nerede yanlış yaptı bilmiyorum. Acaba, yeğeni Aleviliğini ortaya koyucu yanlışlıklar yaptı da ondan hareketle paşamız yıpratıldı bilmiyorum.. Paşa, geleceğin komutanı olabilirdi.

Herkes ne pahasına olursa olsun kendisini gizleyecek. Eğer, birlikte bilinen biri varsa onu vitrin yapın. Ama, o da bizimkilerle gezmesin. Her yerde irtica var kampanyası başlatılsın. Sadece eşi kapalı olan, namaz kılan değil, yarın irticaya kaçması muhtemel herkesi yazın, şikayet edin. Onların adına dinci dergiler, gazeteler gönderin. Akrabalarının adını öğrenin, onların isimleriyle başlarını belaya sokan mektuplar gönderin. Hatta kart gönderirseniz okunması daha kolay olur.

-Tuğg.: Komutanım, bunları bu sene okullarda kısmen yaptık. Ama, artık bu sözlerinizden sonra bunları emir kabul ederiz.

-Korg.: Bu konularda emir beklenmez. Kafanızı çalıştırın. Din bizim için, bizim için derken aklına ne gelirse gelsin herşeyi kastediyorum, zararlıdır. Bizden olan birlik komutanları, yoksa laik komutanlar sıkıştırılmalı, çokça eğlence düzenlenmeli. Dansöz, Rus revüsü ne bulursanız getirin. İçkiyi zorlayın. Din ve milliyetçilik duygusunun nasıl zayıflatılacağı, nasıl yok edileceği açık. Bunları uygulayın. Okullara da öğrencilerin kız arkadaşlıklarını teşvik edin. (...)  Özellikle cinsel konularda sınırları zorlayın. Hanımlarımız aile gezmelerinde, eğlencelerde dekolte giysin. Hanımlarımız diğerlerinin hanımlarını açık giymeye teşvik etsin.

Güneydoğu’da bizimkiler postu deldirmesin. Buna yönelik önlemleri alın. Tayin dairesi mutlaka elimizde olmalı. Cepheye o namussuzları sürün. Kadrolaşma çok önemli. Çevik Paşa’nın yerine bizden akıllı biri olsaydı, Karadayı Paşa’nın daha verimli olmasını sağlardık. Burası çok önemli. Genelkurmay Başkanı senden olmazsa bile ona sahip olarak kullanabilirsin...

-Tuğg.: Komutanım, askeri okullarda büyük kadrolaşma yaptık. Özellikle sınıf subaylarının çoğunu bizden atadık.
-Korg.: Arkadaşlar çok çalışsın. Morallerini bozmasın. Bizim olmayan bu devlet mutlaka bizim olacaktır. (...) Bazılarımız sağda solda “Atatürk, ... Kürtleri katletti” gibi lüzumsuz sözler söylüyormuş. Bunları durdurmak lazım. Şu anda Atatürk dışında kullanabileceğimiz kim var?

Buna benzer bir hata da Kürt konusunda yapılıyor. Bazı alevîler, hatta askerler “Ordu, Alevî-Kürt köylerini boşaltıyor. Onlara zulüm yapıyor” diyor. Sana ne Alevi-Kürt köylerinden. O Aleviler bizim istediğimiz çizgide mi? (...)'

*

Evet, ibretlik satırlar.. Hatırlayalım ki, Baransu'nun daha önce yayınladığı ve  Genelkurmay'ca defalarca yalanlanan nice belgeler şimdi, Ergenekon, Balyoz ve emsali dosyaların iddianâmelerinde yer almış bulunuyor, yargı konusu..

*

*

28 Şubat’tan ders alındı mı? Tartışmaları sürüyor.. Ataol Behramoğlu isimli eski marksist kişi de, o zaman askerî müdahaleyi savunmuştu, yine savunduğunu söylüyor; malûm 'ilke ve inkilab'ların korunması gerektiğini söyleyerek nihaî tercihini yapmış oluyor..

Aydın Doğan, Ertuğrul Özkök ve Can Ataklı gibi isimler arasındaki, 'dünyanın en şerefsizi..'  gibi ağır ifadelerin geçtiği tartışmalar ve entrikalarla Çiller-Erbakan hükûmetinden Bahattin Yücel isimli Bakan'ın istifa ettirilmeye çalışıldığına dair iddialar etrafında suçlama ve hakaretler de gırla gidiyor, bugünlerde...

*

Unutulmaması gereken en çarpık ve en ahlâksız sahnelerden birisi de Merve Kavakçı hanım'a yapılan zulümlerdi..

Merve Kavakçı, Nisan-1999 seçimlerinde Fazilet Partisi'nden İstanbul m.vekili olarak seçilmiş, oldukça iyi yetişmiş bir hanım idi ve İslamî tesettür gereklerine riayet ediyordu, başörtülü idi.. Seçilirken, herhangi bir engelle karşılaşmamış ve m.vekilliği mazbatasını da almıştı..

Ama, yeni oluşan Meclis'in ilk oturumunda kızılca kıyamet kopmuştu..

O seçimlerde yüzde 22 oy alarak birinci parti durumuna gelen DSP'nin m.vekilleri koro halinde, 'Çık dışarı..' diye tempo tutuyorlar ve seçim öncesinin başbakanı olan ve seçim sonrasında da, yeni hükûmeti kurmakta yine en şanslı kişi olarak görülen Bülend Ecevit ise, 1975'lerde 'gardrob devrimleri' diye dudak büktüğü, eleştirdiği 'laik ilke ve inkilab'lara sahib çıkmak gereğini duymuştu..

Ecevit, -ülke hanımlarının yüzde 70'inden fazlası başörtüsü kullanırken- başı örtülü olarak Meclis'e girmeyi, 'devlete meydan okumak' olarak niteliyor ve 'bu hanıma haddini bildirin..' diye, kontrolsüz, hırçın bir şekilde bağırıyor; DSP m.vekilleri de Merve Hanım'ın m.vekilliği sıfatını kazanması için kanûnî şart olan yemini etmesini engellemek için, kürsüyü kuşatıp işgal ediyorlar ve yazık ki, Fazîlet Partisi'nin 110 m.vekili de bu duruma karşı tepkisiz, şaşkın bakıyorlardı.. 

Bu zorbalığı takiben, en akıl almaz propaganda bombardımanı da başlatılmıştı, medyada.. Hattâ, Merve Kavakçı, çocuklarını ilkokula götürürken, ilkokul çocuklarınca bile yuhlatılıyor ve bu utanç verici, dehşetli sahneler ekranlardan bütün ülkeye yansıtılıyordu..

Dahası, Merve Hanım'ı yakalamak için,  Nuh Mete Yüksel isimli bir Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, Merve Hanım'ın evine, gece yarısından sonra, baskın yapmaya kalkışıyor ve bu teşebbüs ancak, -FP'li de olmayan- bazı hamiyetli m.vekillerinin silah çekerek karşı çıkmaları üzerine, engellenebiliyordu. 

Merve Kavakçı aleyhinde yığınla ve alçakça, ahlâksızca suçlamaların bizzat zamanın C. Başkanı Demirel, Başbakan Ecevit tarafından da yapılması ve de Demirel'in 'ajan provokatörlük' suçlamalarına çanak tutarcasına Başbakan Yardımcıları olan Devlet Bahçeli ve Mes'ud Yılmaz'ın da kararname ile onu, vatandaşlıktan bile atması şeklindeki hukukî bir ilkellik adına yapılanlar üzerinde hiç durulmadı.. Yükseltilmeye çalışılan sesler ise, cılız kaldı.. (Unutulmasın ki, bu alçaklıklar uzak ve ilkel bir ülkede değil, henüz 15 sene öncelerde, bizim ülkemizde cereyan ediyordu..)

Dahası, o zamanlar, Fazîlet Partisi, Meclis'te yemin ettirilmedi diye, milletin seçtiği vekiline sahib çıkamadı, onu sonuna kadar, Parti Sözcüsü veya uluslararası irtibatlar temsilcisi olarak vazifelendirmesi mümkünken, onu da yapamadı.. (Bunu o zamanlar, Millî Gazete'deki yazımda da belirtmiştim) Bugün başkalarının kendi m. vekillerine nasıl sahib çıktıklarına bakıp ders alınması lâzım..

*

Şimdi, m.vekili seçilip de hapiste oldukları için, yemin etmeleri mümkün olmayan ve bu yüzden m.vekilliklerine başlayamayan 8 kişiye, m.vekilliğinin özlük haklarının tanınması ve maaşlarının ödenmesi yönünde bir karar alındı, geçtiğimiz günlerde Türkiye Meclisi'nde..

Bu tartışılabilir.. Bu kişiler, hapisteyken ve haklarındaki suçlamalar da ağır cezalık olduğu için, seçilseler bile, tahliye edilemiyebilecekleri biliniyorken, aday gösterilmişlerdi.. Şimdi m.vekillliğinin özlük haklarından, maaşlarından faydalandırılmaları.. Evet, tartışılabilecek bir durum..

Ama, bu düzenleme yapılırken, aynı durumda bile olmayan, hattâ hakkında herhangi bir suç isnadı veya iddianamesi de bulunmayan, sırf Meclis'e başörtülü olarak girdiği için, Ecevit'in, sadece darbeci generallerin ve onların gözüne girip iktidarı yeniden kapabilmek çırpınışı içinde, önceden hazırlığı anlaşılan bir konuşma metnini cebinden çıkarıp,  'Burası devlete meydana okuma yeri değildir.. Bu hanıma haddini bildirin..' diye susturduğu ve Meclis dışına atılan ve günlerce, haftalarca ülke çapında bir cüzzamlı hasta imiş gibi laik lanetleme kampanyasına tâbi tutulan Merve Hanım niçin hatırlanmadı..

Hatırlanmalıydı..

*

Bugün, aradan 15 yıl geçtikten sonra ve Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın ve nice diğer devlet ricalinin -o makamlarda bulunmak istiyorlarsa, hanımlarının örtülerini mutlaka açmaları gerektiğine dair- tehdid dolu en küstahça beyanlar, hem de kocaman kocaman generallar tarafından bir ceberrutluk ifadesi olarak açıkça dile getirilip, felaket tellâllıklarıyla, ürkütücü senaryolarla engellenmeye  çalışılsa da netice alınamamış ve Gül ve Erdoğan'ın hanımlarının da tesettür konusunda hiçbir geri atmayan 'duruş'ları sadece içte değil, dünya kamuoyunca da bilinirken ve de bu durum bugün, bir mes'ele olmaktan çık(arıl)mış bir durumdayken..

Meclis'te birkaç insaf sahibi m.vekilinin, hemen o günleri ve Merve Hanım'ı da hatırlamaları gerekmez miydi?

*

Bu vesileyle belirtilmeli ki, SP. Yüksek İstişare Kurulu (YİK) -en azından fiilen- başkanı olduğu belirtilen O. Asiltürk, Merve Kavakçı'nın Meclis'e kendi bilgilerinin dışında  ve bugün iktidarda bulunan eski arkadaşlarınca sokulduğunu iddia etmekte; Ergenekon yargılamalarının Amerikan karşıtı generallerin tasfiyesi için uydurulduğuna dair eski iddialarıyla birlikte.. (Cumh. 2 Mart)

Burada bir unutkanlık olabilir mi, bilmiyorum.. Çünkü, Asiltürk, o zaman da Fazîlet Partisi'nin en önde gelen isimlerinden birisi idi ve onun, böyle bir adaylıktan haberinin olmaması imkânsız olsa gerek.. Daha önce dile getirilmeyen bu görüşün aradan 15 sene geçtikten sonra, şimdi bu şekilde hatırlanması, ??!!

Kaldı ki, Merve Hanım, kendisine Erbakan Hoca kanalından adaylık teklif edildiğinde, o zaman İstanbul Belediye Başkanı olan Tayyîb Erdoğan'ın da görüşünü almak için konuyu onunla görüştüğünü ve Erdoğan'ın da, kendisine bu adaylığın problemli olabileceğini belirterek, 'Seni yalnız bırakırlar..' diye konuya sıcak bakmadığını taa o zamanlar yazılı medyada açıkça dile getirmişti.. Böyleyken, birilerinin bunca zaman konuşmayıp, aradan zaman geçtikten sonra, böyle 'hatırlamalar'da bulunması ne kadar sağlıklıdır?

*

(Bu vesileyle Şûle Yüksel Şenler ablamızın 'timeturk.com'un 2 Mart günü (haberx)'ten yorumsuz olarak aktardığı bir röportajında dile getirdiği görüşlere de kısaca değinmek gerekiyor.. Şûle Yüksel hanımın sözlerinin, ilginç ve öğretici yönleri elbette var..

Ancaak, bazı tanımlamalarının yanlış kullanılmaya müsaid olduğunu da belirtmek gerekiyor..

Şûle Yüksel hanımın, özellikle de, 'Türban rus başıdır' gibi ifade kullandığının o röportajda yer alması ve bu sözün, onun maksadını aşacak şekilde kullanılıp, manşetten verileceğini düşünememiş olması ilginçtir.. (Kaldı ki, konu hakkında derinlikli bilgi sahibi olanlar, 'türban'ın denilen başörtüsünün, rus geleneğiyle bir ilgisinin olmadığını da, farsçadaki 'tulbend' kelimesinden fransızcaya 'turban' olarak geçtiğini ve erkek veya hanımlar tarafından başa sarılan sarıklar için kullanıldığını belirtmekteler.. )

Hatırlayalım ki, şimdi dünyamızda olmayan bir büyük şair de kendi aile hayatına girmeyen tesettür konusunda, çareyi çarşafa saldırmakta bulup, 'bunun İslam'la ilgi yoktur. Filan ülkeden gelmiştir..'  gibi sözleri, hem de çoğunun anneleri çarşaflı olan Anadolu'dan gelmiş üniversite öğrencilerinin gözlerinin içine baka-baka söylerdi, MTTB'deki konferanslarında..

Yine çeşitli merhalelerden geçtikten sonra, -kendi ifadesiyle- paçasını kurtarmak için İslam limanına demir attığını söyleyen bir başka şair de çarşaf meselesinde aynı şekilde yanlış iddialarda bulunmuştu..

Bu örtünme konusu, insanların inançlarına, inançlarını zevk haline getiren anlayışlarına göre şekillenebilecek bir gerçek ve tartışılmasının abesliği ortada iken.. Şimdi de, bu konuda bazı tecrübesiz, genç kesimlerin zihinlerini bulandıracak şekilde, örtünmeye, 'yok fransız, yok arab, yok rus, yok İran giyimi..' gibi nitelemelerle yaklaşılması tuhaf değil mi?

Şûle Yüksel Şenler kardeşimizin ayrıca, başörtülü kızların üniversitelere girişinin 'atatürk devrimlerine karşı..' diye engellendiğini hatırlatırken, röportajında, yine, eski argumanlara dayanması ve  “... Atatürk devrimlerini tetkik ettim, araştırdım, 8 maddeden ibaret. Bu 8 maddenin içinde kıyafetle ilgili bir tek kanun var, o da şapka kanunu. Fes çıkacak, şapka giyilecek. Kadınlar için bir şey yok. Atatürk’ün kanunlarında yok...'  gibi klasik ve bayatlamış, gerçekdışı sözleri başkaları gibi tekrarlaması da hoş değil ve hattâ çok büyük bir yanlış..

Çünkü, M. Kemal'in bu yolda, nice hanımların başlarından örtülerini bizzat çekip aldığını, 'Böylesi daha bir harikasınız hanımefendi..' diye acaib iltifatlar yağdırdığının yığınla örnekleri ortadadır..

Böyleyken, Şûle Hanım'ın, M. Kemal'in 1925 öncesinde, yani henüz 'inkilab'larını başlatmadığı dönemde, Meclis'de bir pragmatist / faydalı gördüğü her şeyi kullanmak eğilimiyle yaptığı bir konuşmayı;  «Eğer kadınlarımız Şer‘in tavsiye ve dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icabettiği tavr u hareketle içimizde bulu¬nur, millatin ilim san’at, ictimaiyyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz, milletin en mutaassıbı dahi men‘-i nefs edemez.» (...) gibi sözlerini ve  'Atatürk’ün bunu yasakladığına dair, kıyafetle ilgili bir yasağını bize gösterin, aksi taktirde biz bunu yapmayız..' gibi savunmaları tekrarlaması son derece yanlış.. ..

Çünkü, farz-ı muhal, ya onun yasaklamaları varsa, -ki, var- o zaman o yasaklar mı esas alınacaktır ki, referans olarak o kişi zikrediliyor?

Müslümanlar artık geçersizliği de isbatlanmış, bu gibi tutarsız savunma ezikliklerinden kurtulmalı ve hür olarak tartışamıyacakları bir siyasî liderin görüşlerine açıkça karşı çıkamıyorlarsa, hiç değilse o tartışmalardan uzak durmalı ve 'Bizim dinimizin ölçülerini, her kim olursa olsun, bir takım siyasî kişiler belirleyemez. Biz dinimizin ölçülerini Kitabullah'dan ve Resulullah(S) dan öğreniriz..' diyebilmeliler..

*

MİT, savcılık, emniyet, cemaat, camia, iktidar vs..

'Uludere Faciası'nın nasıl meydana geldiği henüz de net olarak ortaya çıkmadı.. Yığınla varsayımlar var ve herbirisinin doğru olması ihtimali de mevcud elbette.. Ama, varsayımlarla gerçekler arasında bir 'ihtimal', bir 'acaba?' uçurumu da daima vardır..

Hadisenin trajik etkisi yüzünden, hemen hüküm veren ve gerçeği anladıklarını zannedenlerin, hele de kendilerine  zarar gelmesi ihtimali olunca, başka konularda, gerçeğin bulunması adına aceleye getirilmemesi için nasıl aylarca, yıllarca direndikleri hatırlanmalıdır..

Bu satırların sahibinin de kafasında o facia üzerine, elbette bir takım varsayımlar şekillenmedi değil.. Bunların en başında da, şimdiki Genelkurmay Başkanı'nın ve etrafındaki yeni komuta kademesinin, TSK içindeki bazı darbeci odaklarca tongaya düşürülmesi, faka bastırılması planlarının olabileceğine dair görüş, en ağırlıklı olanı.. Çünkü,  yeni Genelkurmay Başkanı, 2011 Temmuzu'nda korgenerallikten orgeneralliğe terfi etmesinin hemen ardından, birkaç orgeneralin istifa etmesiyle boşalan makamların doldurulması sırasında beklenmedik şekilde Jandarma Gen. K. lığı'na gelmiş ve 11 ay sonra da,  Hükûmet'in tasarruflarına söz geçiremeyen Gen. Kur. Başkanı Işık Koşaner'le birlikte, en üst rütbedeki 4 orgeneralin daha istifa etmek zorunda kalmaları üzerine, Genelkurmay Başkanlığı'na gelivermişti.. Halbuki, onun bu makama gelmesi neredeyse mümkün değildi, planlara göre.. Bu bakımdan, o istifa edenler, TSK'nın itibarını korumuş kimseler olarak selamlandı, mâlum çevrelerce; yeni Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel ise, TSK'yı Hükûmet'in emrine veren, orduyu satan kişi gibi değerlendirildi.. TSK sanki, Hükûmet'in emri dışında olması gereken bir güç imişçesine..

Bunun intikamı alınmalı, o açığa düşürülmeliydi..

Ama, o oyun da tutmadı..

*

Arkasından, 7 Şubat 2012 günü, son 90 yıl içinde yaşanmamış bir durum daha yaşandı ve eski ve yeni MİT (Millî İstihbarat Teşkilatı) Müsteşarları ve onların bazı önde gelen yardımcılarıyla birlikte, terör örgütüyle kanunsuz ilişkiler kurmak suçlamasından şüpheli sıfatıyla, Özel yetkili Savcılık tarafından ifadeye çağrıldı..

Bu durum hele de T.C. rejiminde görülmüş, alışılmış bir şey değildi. Kaldı ki, her devletin istihbarat birimlerinin, üzerlerine giydikleri 'istihbaratçılık'  görünmez kılıfına bürünerek ne dehşetli cinayetler işledikleri de devamlı anlatılır..

Şimdi karşılaşılan durum ise, MİT dışından birisinin, MİT'in başına getirilmiş olması rahatsızlığını da fırsat bilerek, yeni bir takım oyunlar oynanmak istenmesi idi,  herhalde..

Ama, ilginç olan şu ki, 1983 tarihli MİT Kanunun 26. maddesi açık idi, 'MİT çalışanlarının görevleri sırasında veya görevleriyle ilgili olarak cezaî takibata uğramaları, Başbakan'ın iznine bağlı'  idi.. Böyleyken, İst. Adliyesi'nden bir Özel Yetkili Savcı da kendi kanunî yetkisi altında olduğunu düşünerek, bu kişileri Başbakan'dan izinsiz olarak ve şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırıyordu.. Hatırlanacağı üzere, Genelkurmay eski Başkanı em. Org. İlker Başbuğ da aynı şekilde 'şüpheli' sıfatıyla  ifadeye çağrılmış ve tutuklanmıştı.. Şimdi de MİT elemanların ve hattâ önceki ve halihazırdaki MİT Müsteşarı'nın tutuklanması ihtimali vardı..

Ama, ilginç olan şu ki, sözkonusu Özel Yetkili Savcı'nın başındaki Savcının da, İstanbul Başsavcısının da bu uygulamadan haberleri yoktu ve 'Öyle bir şey olsa, önce biz haberdar oluruz..' diyorlardı..

Daha da ilginç olanı ise, 'böylesine önemli bir uygulama'dan, Başbakan'ın haberi yoktu ve ikinci kez ameliyat olmak üzere gittiği İstanbul'da uçaktan iner inmez, eline bu konudaki bilgileri taşıyan gizli dosya veriliyordu, ama, o anda, o 'çok önemli ve gizli haber'  internetlere de bir şok haber olarak düşüveriyordu!!..

Başbakan, bu durum karşısında, derhal devreye giriyor ve İstanbul Emniyeti'nin çok başarılı olarak gösterilen Şube Müdürlerinden ve etraflarındaki seçkin polis şeflerinden 12 kadarı derhal muhtelif yerlere tayin olunuyor; ayrıca o uygulamayı başlatan savcı'dan da o dosyayı takib görevi alınıyor, başkasına veriliyordu.. Arkasından da, MİT Kanunu'nda, Özel Yetkili Savcılar'a değişik yorum imkanı veren muğlak ifadelerin değiştirilmesi için bir kanun tasarısı hazırlanıp hemen Meclis'ten geçiriliyor ve böylece fırtına atlatılıyordu.. 

Ama, ortaya çıkan tablo oldukça tuhaftı.. Bu zamana kadar 90 yıl boyunca, müslüman halka en olmadık zulümlerin tezgahların  bu gibi kurumlarda ne cinayetler işlendiğine dair, hiçbir savcı bir teşebbüse geçememişken; şimdi bir savcı, Başbakan'ın güvendiği bir MİT Başkanı'nı hedef alabiliyor ve bu konudaki özel kanunu, MİT Kanunu'nu görmezlikten geliyordu..

Daha da ilginç olanı, bu gelişmelerin hemen arkasından, mes'elenin arkasında Fethullan Gülen Cemaati'nin bulunduğu ve bu teşebbüsle, sözkonusu cemaatin Hükûmet'le bir iktidar paylaşımı derdine düştüğü görüntüsünün ortaya çıktığının ileri sürülmesiydi..

Böyle bir durum gerçek miydi?

Bu konuya ihtimal vermek bile uzak bir ihtimal olarak düşünülebilirdi.. Ama, sözkonusu cemaatin medyasında bu iddia kabul edilmemekle birlikte;  reddedilmemesiyle, âdetâ nasıl güçlü bir duruma geldiklerinin imajı verilmek isteniyor gibi bir havadan kaçınılmadığı da hissettiriliyor gibi bir durum sözkonusu idi..

Böyle bir şey olmuş mudur ve gerçek midir?

Buna  normalde.ihtimal verilemez... Ve gerçek ise, hele de o cemaat için çılgınlık derecesinde bir tavır değişikliğinden sözedilebilir.. Ve iktidar duygusu, insanı bazen böylesine beklenmiyen noktalara yöneltebilir.. Nitekim, bu konuda, sözkonusu cemaatin yayın organlarında yazılıp söylenenler de, sanki, 'Size desteğimizinden bir pay talebinde hakkımız vardır..'  gibi bir hava da estirmekte..

Bu ihtimalin, çılgınca bir proje olabileceğine bu kadarla işaretle, konuya bir başka yazıda daha değinmek gerekecek.

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum