
Emr-i bil marufun unutulan usulü
Esma Akbalık, toplumsal ıslahın sertlikle değil hikmetli üslupla mümkün olduğunu ve Ramazan’ın insana bunu öğretmesi gerektiğini aktarıyor.
Esma Akbalık/Doğru Haber
Bir teşekkürün ardından gelen bir tefekkür!
Bazen bir toplumun ahlâkî nabzı, büyük meydanlarda değil; küçük duraklarda atar.
Bir kürsüde değil, bir otobüs durağında…
Bir konferansta değil, günlük hayatın sıradan bir anında…
Ramazan’ın vakur ikliminde, kalabalığın ortasında iki genç kız… İlk anda içimde bir sızı hissettim. Bu sızı, Aziz İslam’ın en önemli şiarlarından biri olan orucun, toplumsal alanda hafife alınmasıydı. Fakat o sızı öfkeye dönüşmedi. Zira biliyordum ki İslâm, kızgınlıkla değil hikmetle konuşmayı emreder.
Beklediğim bir itiraz değildi karşılaştığım cevap:
“Farkındayım, haklısınız. Teşekkür ederim.”
İşte o an anladım ki mesele gençliğin bozulması değil; üslûbun kaybolmasıdır.
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 16/125)
Ayet-i kerîmede geçen “hikmet”, sadece doğruyu bilmek değil; doğruyu doğru zamanda, doğru kelimelerle ve doğru kalple söylemektir. Hikmet, muhatabın kalbini kapatmayan sözdür.
“Mev’iza-i hasene” ise kalbi incitmeyen, onur kırmayan, insanı savunmaya geçirmeyen nasihattir.
Bugün çoğu zaman haklı olmakla yetiniyoruz; fakat hakikati güzel bir dille sunmayı ihmal ediyoruz. Oysa İslâm’ın tebliğ metodu kırmak değil, kazanmaktır.
Resûlullah (sav) şöyle buyurur:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”
(Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 6)
Bu hadis toplum ve aile içerisinde günlük hayattaki uyarının da usûlünü öğretir bize...
İnsan fıtratı sertliğe kapanır, şefkate açılır. Kınandığında direnir, değer verildiğinde yumuşar.
Gençlerin teşekkür ederek mukabele etmesi bana şunu gösterdi: Kalpler henüz mühürlenmemiş. Sadece nazik bir dokunuşa, hatırlatıcı bir sese ihtiyaç var. Çoğu zaman gençlik bilinçli bir meydan okumadan değil; farkındalık eksikliğinden hareket ediyor.
Toplumsal çözülmeden şikâyet etmek kolaydır. “Nereye gidiyor bu gençlik?” demek kolaydır. Fakat emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil münker vazifesini hikmetle yerine getirmek, sabır ve ihlâs ister. Bu vazife, öfke boşaltma aracı değil; ıslah sorumluluğudur.
İslâm medeniyeti, yasak levhalarıyla değil; temsil gücüyle yükselmiştir. Ashâb-ı kirâm, insanları sert hitaplarla değil; hâl ile, ahlâk ile, merhamet ile kazanmıştır. Onların en güçlü daveti, yaşadıkları hayatın kendisiydi.
Belki de asıl mesele şudur:
Biz gençliği eleştirmeye mi daha hevesliyiz, yoksa onları anlamaya mı?
Ramazan bize sadece açlığı öğretmez. Ramazan, nefsin dizginlenmesini, dilin muhafazasını, öfkenin kontrolünü öğretir. Oruç, yalnız mideyi değil; kalbi de terbiye eder. Eğer oruç bizi daha sabırlı, daha yumuşak huylu, daha kuşatıcı yapmıyorsa; belki de sadece aç kalmışızdır.
O gün bir şey daha öğrendim:
Bir kalbi düzeltmek için bazen yüksek ses gerekmez; samimiyet yeter.
Bazen uzun nutuklar değil; birkaç incelikli cümle yeter.
Bazen dışlamak değil; hatırlatmak yeter.
Toplum bağırarak ayağa kalkmaz.
Toplum merhametle ayağa kalkar.
Gençlik azarlanarak değil; değer verilerek ıslah olur. Çünkü her genç, içinde fıtrî bir hayâ ve iyilik cevheri taşır. O cevheri ortaya çıkaracak olan şey, sertlik değil; hikmettir.
Belki de en büyük cihad, bir kalbi incitmeden doğruyu söyleyebilmektir.
Belki de en büyük direniş, edebi kaybetmemektir.
Ve belki de Ramazan’ın bize öğrettiği en derin ders şudur:
Nefsimizi tutabildiğimiz kadar, toplumu da tutabiliriz.
Nefsimizi ıslah edebildiğimiz kadar toplumu ıslah edebiliriz.
Üslûbumuzu güzelleştirdiğimiz kadar, gençliği de güzelleştirebiliriz.
Bir otobüs durağında başlayan küçük bir diyalog, bana büyük bir hakikati hatırlattı:
Islah, dışlamakla değil; hikmetle mümkündür.
Rabbim bizleri hikmetle tebliğ yapabilen Muttaki kullarından eylesin inşallah.




HABERE YORUM KAT