Karam Nama’nın MEMO’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
On yıllar boyunca, Avrupa’dan Orta Doğu’ya dönen gezginler, gerçeklerden çok fanteziye dayanan hikâyeler getirmişlerdi — bu hikâyeler gerçeklikten değil, dünyayı yalnızca kulaktan dolma bilgilerle tanıyan toplumların bilgiye olan açlığından şekillenmişti. 1940’ların en kalıcı efsanelerinden biri, Avrupalıların insanları çıplak görebilmelerini sağlayan özel gözlükler taktıklarını iddia ediyordu. Elbette bu saçma bir iddiaydı, ancak insan vücudu hakkındaki hayal gücünün sıkı bir denetime tabi tutulduğu ve cehaletin bir tür sosyal bağ görevi gördüğü topluluklarda küçük bir kültürel salgın gibi yayıldı.
Bir çift gözlük, kadınların haberi olmadan onları nasıl soyabilirdi ki?
Merakın yasak olduğu ve vücudun kendisinin bir tabu olduğu bir dönemde, bu soru tek başına bile toplumsal bir şaşkınlığı ateşlemeye yetiyordu.
O gözlükler hiçbir zaman var olmadı.
Ancak onlara inanma arzusu kesinlikle vardı.
Ve şimdi — sekiz on yıl sonra — teknoloji, o eski yalanları gerçeğe dönüştürerek intikam almaya kararlı görünüyor.
Ulusların üzerinde, farkında olmadan itaat eden beş milyardan fazla tebaaya sahip bir dijital imparatorluk.
Bu gözlükler, eski efsanenin vaat ettiği gibi bedeni soymuyor.
Çok daha tehlikeli bir şeyi soyuyorlar: insanın kendisini — mahremiyetini, sesini, yüzünü, hareketlerini, varlığının ta kendisini.
Bir dokunuşla ya da fısıldanan bir emirle, herkes başkalarının haberi olmadan onları çekebilir. Konuşmaları kaydedebilir, yüzleri yakalayabilir, bunları biyometrik verilere dönüştürebilirler. Özel anları çalabilir ve bunları içeriğe, şantaja ya da ticarete dönüştürebilirler.
Wired dergisinin yaptığı bir araştırma, Meta’nın gözlüklerin uygulamasına yüz tanıma özelliğini entegre ettiğini ortaya çıkardı. Şirket içinde bu özellik NameTag olarak biliniyor: kamera bir kişinin yüzünü izole ediyor, onu biyometrik verilere dönüştürüyor ve kullanıcıyı uyarıyor — bu falanca kişi.
Şimdi bu gücün, bir sapığın, bir devlet kurumunun ya da herkes hakkında her şeyi, her an bilmek isteyen herhangi bir otoritenin elinde olduğunu hayal edin.
Oysa Meta, sanki sorun teknoloji değil de pazarlamasıymış gibi, cihazı cazip hale getirmek için ünlüleri kullanıyor. Kylie Jenner gözlükleri tanıtıyor; oysa dünyanın dört bir yanındaki kadınlar, bu gözlükleri kullanan kişiler tarafından taciz edildiklerini bildiriyor.
Dizüstü bilgisayarınızın kamerasını kapatmak artık yeterli değil. Siri’yi kapatmak da artık yeterli değil. Teknoloji şirketleri hayatımızın her köşesine yayılıyor ve influencer’lar bu sistemleri ne kadar çok benimserse, o kadar az anormal görünürler.
Bu gözlüklerin asıl tehlikesi, video çekme yeteneklerinde yatmıyor.
Asıl tehlike, mahremiyet kavramının kendisini yeniden tanımlama yeteneklerinde yatıyor.
Mahremiyet artık bireyi koruyan bir duvar değil. Bir uygulamanın ayarlarından biri haline geldi; devre dışı bırakılabilen, atlanabilen ya da hacklenebilen bir şey. Bir zamanlar insan ilişkilerini yöneten ahlak kuralları — alçakgönüllülük, saygı, kişisel sınırlar — artık utanç bilmeyen ve haysiyeti anlamayan algoritmaların içindeki matematiksel denklemler haline geldi.
Meta’nın gözlükleri sadece görüntü yakalamakla kalmıyor.
Görünmeme hakkını, yani kişinin nasıl, ne zaman ve kime görüneceğini seçme hakkını da elinden alıyor.
Bu teknoloji sadece mahremiyeti ihlal etmekle kalmıyor; kişinin bir parçasını başkalarının bakışlarından uzak tutma hakkını da ihlal ediyor. Bu bir gözetim aracı değil. Bu, ahlaki bir soyunma biçimidir; insanları rıza olmaksızın, bağlam olmaksızın, saygı olmaksızın aynı anda hem gözetleyen hem de gözetlenen haline getirir.
Bu, insanlar ile çevrelerindeki dünya arasındaki ilişkide bir kopuşu işaret ediyor.
Görmek bir zamanlar varoluşsal bir eylemdi — kişi ile çevre arasında bir farkındalık alışverişiydi. Günümüzde ise görmek, veri toplama haline geldi; ruhu ve zihni atlayan, yüzleri noktalara, duyguları sinyallere, varoluşu indirilebilir bir dosyaya indirgeyen mekanik bir süreç.
Meta’nın gözlükleri, insanın algısını genişletmiyor.
Onu daraltıyor; gözü bilgi toplama için salt bir kanala dönüştürüyor, insan ilişkilerini varlığını paylaşan iki varlık arasındaki etkileşimden ziyade, gözlemci ile gözlemlenen arasındaki etkileşime dönüştürüyor.
Bu, insanların sırları olmayan, gölgeleri olmayan, makinelerin dokunamadığı iç mekânları olmayan, tamamen şeffaf yaratıklara dönüştüğü bir dünyaya doğru atılan bir başka adımdır. Ve asıl tehlike de budur: insanlığın gizem hakkını, ortadan kaybolma hakkını, analiz edilebilir bir görüntüden daha fazlası olma hakkını yitirmesi.
Böyle anlarda, internet henüz var olmadan önce ölmüş, ancak sanki algoritmalarının içinde yaşamış gibi yazmış bir adama geri döndüğümüzü fark ediyoruz: George Orwell. Yapay zekâ her ilerlediğinde, insanlık bir açıklama arayışıyla 1984’e geri koşuyor. Orwell geleceği öngörmüyordu; bizim görmeyecek kadar kör olduğumuz bir bugünü anlatıyordu.
Günümüzde, yüzleri tarayabilen ve bunları veriye dönüştürebilen gözlükler taktığımızda, Büyük Birader’in hiçbir zaman bir devlet ya da parti olmadığını anlıyoruz. O, bir teknoloji devinin onu hayata geçirmesini bekleyen bir fikirdi.
Orwell’in siyasi bir kâbus olarak hayal ettiği şey, mağazalarda satılan, ünlüler tarafından tanıtılan ve reçeteli gözlük camları gibi yüzümüzde taktığımız bir tüketim ürününe dönüştü.
Büyük Birader, otoritenin sembolünden bir meta haline, bir gözetleme cihazından günlük bir aksesuara, bir romandan hayal gücü gerektirmeyen bir gerçeğe dönüştü.
Genç gazetecilere bir zamanlar öğretilen bir cümleyi hatırlıyorum:
Bir muhabir, bir haber hazırlamak için tek gözle bakmamalıdır.
Bugün bu, artık bir mesleki ilke değildir.
Bu, Meta’nın gözlüklerini takan herkesin elindeki bir araçtır; başkalarının hayatlarından, kasıtlı ya da kasıtsız anlarından, mahremiyetlerinden, savunmasızlıklarından, bedenlerinden, yüzlerinden kendi hikâyelerini oluşturmak için.
* Karam Nama, İngiliz-Iraklı bir yazardır. “An Unlicensed Weapon: Donald Trump, a Media Power Without Responsibility” ve “Sick Market: Journalism in the Digital Age” gibi birçok kitap yayınlamıştır.
