Tamar Fleishman’ın PC’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
İsrail Yüksek Mahkemesi Yargıcı Alex Stein, 21 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “İsrail Devleti’ni apartheid devleti olarak nitelendiren hiç kimsenin İsrail Devleti’nde bulunma hakkı yoktur” diyerek, İsrail’i apartheid devleti olarak tanımlayanların ülkeye girişine izin verilmemesi gerektiğini belirtti.
Sıcak ve nemli bir günde, bu sözler beni, her anlamıyla İsrail Devleti’nde yeri olmayan bir yere gitmeye itti. Burası, kendi kaderine terk edilmiş, hayatın giderek daha vahşi ve acımasız hale geldiği bir köşe.
7 Ekim 2023’ten bu yana hayatları boğucu bir abluka altında kalan insanlarla tanışmaya gittim; kısaca, hayatta kalmak için mücadele eden insanlarla.
Tanıştığım insanlar, başyargıcın cahilce açıklamalarıyla ilgilenmiyorlar. Endişeleri çok daha acil: bir günü daha nasıl atlatacakları, ailelerini nasıl geçindirecekleri, yiyecek alıp çocuklarının açlığını dindirmek için yeterli paraları olup olmayacağı.
İki otoritenin ağırlığı altında eziliyorlar. Bir yanda bürokrasisi, yasal kısıtlamaları ve askeri kontrolüyle İsrail sistemi duruyor. Diğer yanda ise giderek daha fazla yük haline gelen Filistin Yönetimi var; İsrail yasalarına göre aktarılması gereken ancak bunun yerine alıkonulan vergi gelirlerinin kaybı altında kendisi de boğuluyor.
Sonuç olarak, sıradan Filistinliler her yönden sıkıştırılıyor, en ufak ihtiyaçları için bile vergi ve ücret ödemek zorunda kalıyorlar.
“Bu sabahtan beri sadece 50 şekel kazandım,” dedi bir taksi şoförü, boşuna yolcu beklerken. “Bu para benzin ve sigarayı zar zor karşılıyor. Yemeğe yetecek bir şey kalmıyor. Artık bize sadece Allah yardım edebilir.”
Onun son sığınağı inancıydı.
Bu iki toplumu ayıran duvar, kendi hikâyesini anlatıyor. Bu duvar, geçimlerini sağlayacak en ufak bir fırsatı bile bulmak umuduyla, vurulmadan ya da tutuklanmadan geçmeyi umarak hayatlarını tehlikeye atmaya hazır insanlar tarafından her gün aşılıyor.
Burası, bir grubun kanının değerli, diğerinin ise harcanabilir kabul edildiği; bir halkın toprağın efendisi, diğerinin ise işgal altında, mülksüz ve neredeyse tam bir insan olarak bile görülmediği bir dünyadır.
İngiliz romancı George Orwell bu gerçeği uzun zaman önce şöyle ifade etmişti: “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir.”
Gördüğüm her şey, aslında baş yargıç ve onunla aynı görüşleri paylaşanlara bir davettir: buraya temiz ellerle gelin. Bu gerçeği kendi gözlerinizle görün. Sonra konforlu odalarınıza dönün ve buna ne ad vereceğinize karar verin.
Eğer bu apartheid değilse, o zaman dünyada apartheid diye bir şey yoktur.
Yine de, tüm bunların arasında küçük bir sevinç anı vardı.
Yaklaşık sekiz yaşında bir çocuk, kontrol noktasının duvarının oluşturduğu dar gölge şeridinde uzanmış, elindeki birkaç mütevazı malı satabilmek umuduyla saatlerce geçen müşterilerin peşinden koştuktan sonra, amansız sıcaktan biraz dinleniyordu.
Beni gördüğü anda ayağa fırladı; yüzü ışıl ışıl parlayarak, son görüşmemizde çektiğim portresini getirip getirmediğimi sordu. Başımı salladım.
Ben çantamdan zarfı çıkarmaya bile fırsat bulamadan, o çoktan alkış tutmaya, gülmeye ve heyecandan zıplamaya başlamıştı.
Hayatları bu kadar çok zorlukla dolu olan çocukların gününü neşelendirmek için çok küçük bir şey bile yeterli oluyor.
* Tamar Fleishman, Machsomwatch üyesidir, Kudüs ile Ramallah arasındaki İsrail askeri kontrol noktalarında yaşanan olayları belgeliyor. Raporlarına, fotoğraflarına ve videolarına örgütün web sitesinden ulaşılabilir: www.machsomwatch.org. Ayrıca “Barış için Kadınlar Koalisyonu” üyesidir ve “Sessizliği Bozmak” adlı kuruluşta gönüllü olarak çalışmaktadır. Tamar Fleishman, Kalandiya kontrol noktasında The Palestine Chronicle muhabiridir.
