Sümeyye Gannuşi’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Bu görüntü tanıdık gelir: Müslüman kadın, özellikle de başörtülü kadın, dinin, geleneğin, ailenin ve ataerkilliğin pasif kurbanı olarak karşımıza çıkar. Kıyafetleri bir kanıt olarak değerlendirilir: dini ya da kişisel bir tercih olmaktan ziyade, boyun eğmenin görünür bir itirafı.
Mini etek giyen bir kadın bir tercih yapıyor olabilir. Bikini giyen bir kadın kendini ifade ediyor olabilir. Yüzünü estetik ameliyatla değiştiren ya da vücuduna dövme yaptıran bir kadın, bedeni üzerinde özerkliğini kullanıyor.
Ancak bir kadının saçını bir eşarp ile örtünce olağanüstü bir dönüşüm gerçekleşir: Görünüşe göre, artık kendi iradesine sahip değildir. Birisi onu bunu yapmaya zorlamış olmalıdır.
Bu, kadınların özgürleşmesi hakkındaki bazı çağdaş Batı düşüncelerinin merkezinde yer alan tuhaf çelişkilerden biridir. Bir kadın bedeni üzerinde egemendir – ta ki bu egemenliği liberal toplumun yeterince “özgür” bulmadığı şekillerde kullanana kadar. O zaman müdahale gerekli hale gelir.
Bu çelişki, Müslüman kadınların giyimine getirilen kısıtlamaların defalarca birer özgürleşme eylemi olarak sunulduğu Fransa’da, başka hiçbir yerde bu kadar çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmamıştır.
Fransız laikliği geleneksel olarak din ve devlet arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir kavram olarak anlaşılır. Ancak günümüzde daha militan bir hal alan bu tarafsızlık, giderek dini görünürlüğün denetlenmesine benzemeye başlamıştır ve bunun sonuçlarının önemli bir kısmını Müslüman kadınlar üstlenmektedir.
Böylece, hükümetlerin kadınlara ne giyemeyeceklerini söyleyerek onları özgürleştirdiği tuhaf bir manzarayla karşı karşıya kalıyoruz.
Hayali bir figür
Yüzyıllar boyunca ataerkil toplumlar, ahlak adına kadınların bedenlerini düzenleme yetkisine sahip olduklarını varsaymışlardır. Günümüzde ise devletler, özgürlük adına Müslüman kadınların bedenlerini düzenlemektedir. Kelime dağarcığı değişmiştir; ancak bu hak iddiası hâlâ devam etmektedir.
Daha derin bir sorun ise, tüm tartışmanın hayali bir figür üzerine kurulu olmasıdır: Müslüman kadın. O, gerçekte mevcut değildir.
Müslüman kadınlar var – sayıları yüz milyonları bulan, birbirinden kökten farklı toplumlarda, sınıflarda, siyasi sistemlerde ve tarihsel deneyimler içinde yaşayan kadınlar. Kabil’deki bir kadın, Cakarta’daki bir kadın değildir. Tahran’daki bir kadın, İstanbul’daki bir kadın değildir. Fas’ın kırsal kesimlerinde yaşayan bir çiftçi, Londra’daki bir avukat değildir.
Oysa bu kökten farklı yaşamlar, defalarca tek bir açıklayıcı formüle sıkıştırılıyor: Müslüman kadın, başörtüsü, baskı. Gerçeklik ise bundan çok daha karmaşıktır.
Hükümetlerin kadınları örtünmeye zorladığı Müslüman toplumlar olduğu gibi, hükümetlerin kadınları örtüsüz kalmaya zorladığı toplumlar da olmuştur. Din adına kadınları eğitimden ve kamusal yaşamdan dışlayan devletler olduğu gibi, dini kıyafet giyme konusunda ısrar ettikleri için onları üniversitelerden ve iş hayatından dışlayan devletler de olmuştur.
Tarih, basit bir baskı anlatısı için özellikle sorunludur.
İran’ı ele alalım. İslam Cumhuriyeti’nin zorunlu başörtüsü uygulaması iyi bilinir ve haklı olarak zorlayıcı bir uygulama olarak eleştirilir. Daha az hatırlanan ise, Rıza Şah döneminde devletin dayattığı başörtüsünü çıkarma zorunluluğunun daha önceki tarihidir; Rıza Şah’ın 1936’daki “Kaşf-i Hijab” politikası, geleneksel başörtüsünü yasaklamış ve örtünmek isteyen kadınları devletin zorlamasına maruz bırakmıştı.
Türkiye, özellikle yasağın çok daha agresif bir şekilde uygulandığı 1997 yılından sonra, başörtüsü takan kadınlara kapsamlı kısıtlamalar getirdi. Binlerce kadının yükseköğretime erişimi engellendi; başörtüsü takan öğrenciler üniversite kampüslerine ve sınavlara alınmazken, öğretmenlik ve diğer kamu sektörü mesleklerinde çalışan kadınlar ise görevden uzaklaştırma veya işten çıkarılma ile karşı karşıya kaldı.
Tunus ise daha da ileri gitti. Cumhurbaşkanı Habib Burgiba ve daha sonra Zeynel Abidin Bin Ali döneminde, başörtüsü resmi olarak “mezhepsel kıyafet” olarak küçümsendi. 108 sayılı genelge ve ilgili önlemler, başörtüsü takan kadınları okullardan, üniversitelerden ve kamu hizmetinden dışlamak için kullanıldı.
Bin Ali döneminde bu kampanya daha da şiddetlendi: Kadınlar sokaklarda taciz edildi, karakollara çağrıldı, sorguya çekildi ve başörtülerini çıkarmaları için baskı gördü – tüm bunlar laiklik, modernlik ve kadınların özgürleşmesi adına yapıldı.
Batı’nın klişeleri
Bu tür koşullar altında yaşayan kadınlar için başörtüsü takmak, Batı’nın klişelerinin ona atfettiği anlamın neredeyse tam tersi bir anlam kazanabilirdi: bir direniş eylemi, dayatılan değil, kendi iradesiyle benimsenen bir şey – devletin bir kadının nasıl eğitim alacağı, çalışacağı ya da kamusal hayata katılacağına dair şartları dikte etmesine karşı bir reddi.
Böyle bir kadını geleneğin pasif bir tutsağı olarak nitelemek, onu sadece yanlış tanımlamakla kalmaz; onun tarihini de tersine çevirir.
Standart modernleşme anlatısı doğru olsaydı, eğitim, kentleşme ve ekonomik gelişme başörtüsünü kademeli olarak ortadan kaldırmış olmalıydı. Oysa modern Müslüman toplumlar, bundan çok daha karmaşık bir durum ortaya çıkarmıştır.
Kahire, İstanbul, Cezayir, Amman, Kuala Lumpur ya da sayısız büyük Müslüman şehirde dolaştığınızda, eski bir Oryantalist hayal gücünden miras kalan net kategorileri altüst eden kadınlarla karşılaşırsınız: başörtülü tıp öğrencisi, mimar, gazeteci, mühendis, akademisyen, girişimci.
Hatta yan yana yürüyen bir anne ve kızı bile görebilirsiniz: anne geleneksel giysiler içinde, başı açık; kızı ise üniversite mezunu ve başörtüsü takıyor. Hangisi modern?
Bu soru giderek oldukça saçma görünmeye başlıyor. Görünüşe göre modernlik, düzensiz bir kavram.
Eğitim, dini kimliği mutlaka ortadan kaldırmaz. Kentleşme, otomatik olarak sekülerleşmeye yol açmaz. Ekonomik bağımsızlık, kadınların Avrupa liberalizminin beklentilerine uygun giyineceğini garanti etmez.
Nitekim, bazı kadınlar için daha yüksek eğitim seviyesi ve bağımsızlık, dini uygulamaları bilinçli bir şekilde benimsemeleri konusunda onlara daha fazla özgürlük sağlayabilir – daha az değil.
Bunların hiçbiri başörtüsünü romantikleştirmeyi gerektirmez. Bazı kadınlar, ailelerinin ya da toplumlarının kendilerinden beklediği için başörtüsü takar. Diğerleri ise derin dini inançlarından dolayı takar – bu, tevazu, kimlik ya da mahremiyetin bir yansıması olarak ya da kişisel bir inanç eylemi olarak. Bazıları için ise bu, sadece giymeyi seçtikleri bir şeydir; hiçbir siyasi teoriye, sosyolojik açıklamaya ya da savunmaya gerek yoktur.
Sonuçta bu, kadının kendi meselesidir. Kadının dünyaya bir açıklama metni sunmasına gerek yoktur.
İktidar yapıları
Bu nedenle, entelektüel açıdan ciddi bir tutum, başörtüsünü doğası gereği özgürleştirici ilan etmek de, doğası gereği baskıcı ilan etmek de değildir. Anlamı, kadına, koşullara ve onu çevreleyen iktidar yapılarına bağlıdır.
Aynı kumaş parçası bir kadına dayatılabilirken bir başkasına yasaklanabilir; biri tarafından sorgusuz sualsiz miras alınırken, diğeri tarafından yoğun bir düşünme sürecinin ardından benimsenebilir.
Tüm bu deneyimlerin aynı anlama geldiğinde ısrar etmek analiz değildir. Bu, kategorinin zorbalığıdır. Ve Müslüman kadın bir kez “ezilen” yazılı kavramsal kutunun içine yerleştirildiğinde, gerçekliğin kendisi bile teoriyle çelişme gücünü yitirmeye başlar. Onun seçimleri, ne istediğinin kanıtı olmaktan çıkar ve kendisine yapıldığı iddia edilen şeylerin belirtileri haline gelir.
Klişe, çürütülemez hale gelir – başkasının hayal gücüyle onun için inşa edilmiş bir hapishane. Bu klişe, Batı demokrasilerinde yaşayan Müslüman kadınlarla karşı karşıya geldiğinde en zorlayıcı halini alır.
İngiltere, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerdeki üniversiteler, başörtüsü takan Müslüman kadınlarla doludur. Bu kadınlar doktor, araştırmacı, öğretmen, mühendis, gazeteci, avukat, akademisyen, girişimci ve hatta siyasetçi oluyorlar.
Doğdukları ülkelerin dillerini konuşuyorlar, kurumların işleyişini anlıyorlar, yasal haklarını biliyorlar, siyasi tartışmalara katılıyorlar, diploma alıyorlar ve kariyerlerini seçiyorlar. Yine de ara sıra, başlarındaki bir eşarbın bir şekilde zekâlarının işleyişini durdurduğunu düşünmemiz isteniyor.
Bazıları şüphesiz aile baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Müslüman aileler, diğer her tür aile gibi, kontrol ve zorlama uygulayabilir.
Ancak, sırf dini tercihleri seküler bir gözlemciyi şaşırtıyor diye, eğitimli bir yetişkin kadının gizlice erkeklerin talimatıyla hareket ettiği varsayımı feminizm değildir. Bu, feminist kılıfına bürünmüş bir paternalizmdir. Ve bazen gerçeklik neredeyse tam tersi şekilde işler.
Bazı genç Müslüman kadınlar, kızlarının ayrımcılığa maruz kalacağından ya da Müslüman oldukları çok fazla göze çarpacağından endişelenen ebeveynlerinin muhalefetine rağmen başörtüsünü takmayı tercih ederler.
Bu kadının geleneksel kurtuluş anlatısına getirdiği çelişkiyi bir düşünün. Babası onun bunu giymemesini ister; o ise giymekte ısrar eder; çevresindeki toplum onu bunu çıkarması için baskı yapar ve sonra aynı toplum, onun bunu giymesinin sebebinin babasının baskısı olduğunu açıklar.
Bir noktada bu çelişki neredeyse komik bir hal alır.
Sömürgeci egemenlik
Müslüman kadınları kurtarma fantezisinin uzun bir geçmişi vardır. Sömürgeci güçler, kendilerini sık sık “medeniyet” söylemiyle meşrulaştırırdı: Sömürgeleştirilen toplumlar geri kalmıştı, erkekleri barbar, kadınları ise ezilmişti – dolayısıyla emperyalist müdahale, salt bir egemenlikten ziyade ahlaki bir kurtarma olarak sunulabilirdi.
Sömürgeci, sizin iyiliğiniz için sizi fethetti ve işine geldiği üzere, özellikle kadınlarınızla yakından ilgilendi.
Bu düşünce yapısı, imparatorluğun çöküşüyle ortadan kalkmadı. Müslüman kadınlar, siyasi öznelerden, başkalarının “aydınlanmış” değerlerinin dayatılması gereken nesnelere dönüştürüldükleri her an, bu yapı varlığını sürdürüyor.
Eski sömürge yöneticisi, yerli kadınların medeniyete ihtiyacı olduğunu ilan etmişti. Modern siyasetçi ise Müslüman kadınların kurtuluşa ihtiyacı olduğunu ilan ediyor. Her ikisi de özgürlüğün nasıl olması gerektiğini bildiklerine dair olağanüstü bir özgüvene sahip – ve her ikisi de, kurtarmayı önerdikleri kadınlar karşılık verdiğinde tuhaf bir şekilde sabırsızlanıyor.
İşte bu yüzden Müslüman kadınların kıyafetlerini çevreleyen söylem, çoğu zaman küçümseyici bir alt ton taşıyor.
Eğer bir kadın ezildiğini söylerse, gerçek sesini keşfetmiş demektir. Eğer ezilmediğini söylerse, ezilişini içselleştirmiştir.
Eğer başörtüsünü çıkarırsa, özgürleşmiştir. Eğer başörtüsünü takmayı seçerse, beyni yıkanmıştır.
Müslüman kadın, istediği her şeyi seçmekte özgürdür — tabii doğru seçimi yaparsa.
İçsel çelişki
Bunların hiçbiri, birçok Müslüman toplumda kadınların maruz kaldığı son derece gerçek haksızlıkları inkâr etmek anlamına gelmez. Bu haksızlıklar mevcuttur ve bazen acımasız bir şekilde yaşanmaktadır.
Ancak bağlam önemlidir. Müslüman dünyasındaki pek çok toplum savaş, işgal, otoriter yönetim, iç çatışma, ekonomik çöküş, yoksulluk ve siyasi istikrarsızlık yaşamıştır. Bütün halklar acı çekmektedir; ancak kadınlar ve çocuklar genellikle bu acının özellikle ağır bir yükünü omuzlamaktadır.
Kadınları bu daha geniş siyasi, ekonomik ve tarihsel gerçekliklerden koparmak ve başlarına gelen her şeyi İslam, ataerkillik ya da peçeyle açıklamaya çalışmak, derinlemesine bir yaklaşım değildir. Bu, indirgemeciliktir.
Ve bu indirgemecilikten, yazının başında bahsettiğimiz o hayali figür ortaya çıkar: Müslüman kadın.
Böyle bir kadın yoktur. Müslüman kadınlar vardır.
Oysa onları özgürleştirdiğini iddia eden söylem, onları bireyselliklerinden mahrum bırakarak başlar. Sözde onların seslerine önem veren bir söylem, onların yerine konuşarak başlar. Onların iradelerini savunan bir söylem, bunu onaylanmamış şekillerde kullandıklarında onlara inanmayı reddeder.
İşte kurtarma anlatısının merkezinde yatan çelişki budur. Müslüman bir kadın ne bir çocuktur, ne de onu vaat edilen özgürlük cennetine götürecek aydın bir vasiye ihtiyaç duyan bir reşit olmayan kişidir.
Müslüman kadınların özgürlüğünün ölçüsü, başkalarının özgürlük imajına ne kadar benzedikleri değildir. Önemli olan, onların tam anlamıyla insan olarak kabul edilip edilmedikleridir: inanç ve şüpheye, uyum ve isyana – ve her şeyden önce kendi seçimlerini yapmaya muktedir, çeşitlilik gösteren, karmaşık, düşünen özneler olarak.
Belki de, yüzyıllar boyunca Müslüman kadına kendisini açıklamaya çalıştıktan sonra, onu kurtarmaya çalışanlar gerçekten radikal bir şey deneyebilirler: onu dinlemek.
*Sümeyye Gannuşi, İngiliz-Tunuslu bir yazar ve Orta Doğu siyaseti uzmanıdır. Gazetecilik yazıları The Guardian, The Independent, Corriere della Sera, aljazeera.net ve Al Quds’ta yayımlanmıştır.
