1. HABERLER

  2. HABER

  3. ANALİZ

  4. Doğu Akdeniz Krizi Hakkında Bilinmesi Gerekenler
Doğu Akdeniz Krizi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Doğu Akdeniz Krizi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Akdeniz’e komşu ülkeler ve Batılı aktörlerin Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları arama faaliyetleriyle bölgedeki gerginlik artmış durumda. Hem kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge gibi kavramların ne anlama geldiğine ve son duruma göz attık.

19 Temmuz 2019 Cuma 04:28A+A-

Hale Aydoğmuş / TRT Haber

Akdeniz’de Hareketliliğin de gerilimin de artması 2000’li yıllara dayanıyor.

Doğu Akdeniz’de zengin doğal gaz kaynaklarının olduğuna dair bilimsel öngörüler, bölgedeki faaliyetlerin hızlanması, gerilimin de tırmanmasına neden oldu.

Türkiye son olarak Fatih ve Yavuz sondaj gemileri ile Barbaros Hayreddin Paşa sismik arama gemisini Doğu Akdeniz’e gönderdi. Hem kendi kıta sahanlığında hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuryeti’nin (KKTC) Türkiye Petrollerine verdiği ruhsat alanlarında doğal gaz arama çalışmalarına başladı.

Başta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan olmak üzere Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak kabul eden Avrupa Birliği (AB) ile bölge ülkelerinin duruma tepkileri var.

Türkiye ise sondaj faaliyetlerinde kararlı.

Bu arada Doğu Akdeniz’deki son gelişmelerle birlikte bazı kavramları da yeniden hatırladık. Kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge gibi...

Hem bunların ne anlama geldiğine hem de bölgedeki son duruma bakalım.

Kıta sahanlığı nedir?

Jeolojik anlamda, ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısı ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadarki alan.

Kara sularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili (yaklaşık 370 km) mesafeye kadar olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarını, deniz yatağı ve toprak altını içeriyor.

Kıyı devletinin kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren su altı alanlarının deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen haklara sahip olduğu deniz alanı burası.

Kıta sahanlığı ilan gerektirmiyor.

Kıta sahanlığının uluslararası olarak belirtildiği ilk belge, İngiltere ile Venezuela arasında imzalanan 26 Şubat 1942 tarihli “Paria Körfezi” anlaşması. Uluslararası hukuka 1958'de girdi. Daha sonra 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenleme yapıldı.

"Sahildar bir devletin kıta sahanlığı, kara sularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarının deniz yatağı ve toprak altlarını içerir.”

Hangi durumlarda sınırlandırılabiliyor?

BM sözleşmesine göre, kıta sahanlığının sınırlandırılmasıyla ilgili şartlar şöyle:

"Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında kıta sahanlığının sınırlandırılması, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır.

Anlaşma akdedilinceye kadar, ilgili devletler, anlayış ve iş birliği ruhu içerisinde, pratik çözüm getiren geçici düzenlemelere girişmek ve bu geçiş süresi içerisinde nihai anlaşmanın akdini tehlikeye düşürmemek veya engellememek için ellerinden gelen gayreti göstereceklerdir. Geçici düzenlemeler nihai sınırlandırmaya halel getirmeyecektir.

İlgili devletler arasında yürürlükte olan bir anlaşma varsa, kıta sahanlığının sınırlandırılmasına ilişkin sorunlar bu anlaşmaya uygun olarak çözümlenecektir."

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ne demek?

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 5. kısmında düzenleniyor.

"Deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile; aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklar..."

Kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren kıyı devlete, 200 deniz miline kadar deniz yatağı üzerindeki sular, deniz yatakları ve bunların toprak altındaki alanlarında bazı hak ve yetkiler tanıyan deniz alanına deniyor.

MEB, ilan gerektiriyor.

Neden önemli?

Ekonomik değeri yüksek türlerin bu bölgelerde yaşamaları, kıta sahanlığında Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden ülkelerin ekonomisine avlanma ve yetiştirme faaliyetleri sonucu katkı getirebiliyor.

Ayrıca deniz dibinde kıymetli fosil kaynakların varlığı ya da olma ihtimali de bu alanların önemini artırıyor.

Hukuki olarak, sahildar devlet kıta sahanlığında araştırmada bulunmadığı veya buranın doğal kaynaklarını işletmediği takdirde, hiç kimse sahildar devletin açık rızası olmadan bu tür faaliyetlere girişemiyor.

Farkları neler?

Kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge, deniz yetki alanları olarak, petrol/doğal gaz arama ve çıkarma bakımından kıyı devletine aynı egemen hakları veriyor. Ancak Münhasır Ekonomik Bölge, su kütlesindeki canlı kaynakları da (balıkçılık) içerdiğinden daha kapsayıcı.

Münhasır Ekonomik Bölge, kıyı devletine canlı ve cansız kaynaklar üzerinde ekonomik haklar veriyor, diğer devletlerle sahil devleti arasında denge sağlıyor. Bu bölge kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren en fazla 200 mil alana kadar uzanıyor.

Münhasır Ekonomik Bölge 200 deniz miline kadar olan bölgede kıta sahanlığı haklarını da kapsıyor.

Sahildar devletler kıta sahanlığına herhangi bir bildirim yapmadan, kendiliğinden sahip.

MEB ise ilan etme yoluyla kazanılıyor. Devlet kendiliğinden bu alana sahip değil, MEB kararını ilan etmek zorunda.

Kıta sahanlığı, kıyı devletinin coğrafi yapısı gereği saptanıyor. Münhasır Ekonomik Bölge, belirli uzaklıktaki bir alanda kıyı devletine bu bölgede bulunan doğal canlı ve cansız kaynakların araştırılması, işletilmesi, muhafazası ve idaresi gibi egemen haklarla ilgili hukuki bir kavram. Münhasır Ekonomik Bölge’de, kıta sahanlığına ek olarak canlı ve cansız kaynaklar üzerinde haklar da söz konusu. 

İki kavram arasındaki bir diğer fark ise, Münhasır Ekonomik Bölge’nin genişliği 200 deniz miliyken, 1982 tarihli BMDHS’ye göre kıta sahanlığının dış sınırı belirli hallerde 200 milin ötesine de (350 mile kadar) geçebiliyor.

Çevre denizlerde bu mesafelerin tatbiki mümkün değil. İkisinin de dış sınırı, dar coğrafyalarda ya ikili anlaşma ya da mahkeme yoluyla belirleniyor.

Hakça ve adaletli sınırlandırma temel kural. Ortay hat kural değil. Ayrıca ikili anlaşmanın da 3. tarafların haklarını, muhtemel kıta sahanlığı / Münhasır Ekonomik Bölgelerini ihlal etmemesi gerekiyor. 

Türkiye’nin alanları hangileri?

1982 Türk Karasuları Kanunu’na göre Ege Denizi’ndeki kara sularımız 6 mil, Karadeniz ve Akdeniz’de ise 12 mil.

Ankara, 1986'da Karadeniz'de Münhasır Ekonomik Bölge ilan etti.

5 Aralık 1986 tarihli karara göre Türkiye, Karadeniz’de kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili genişliğinde uzanan alanı hakkaniyet ilkesi ve diğer devletlerin seyrüsefer, uçuklarının geçişi, denizaltına kablo ve boru hattı döşeme haklarını tanıyarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etme kararı aldı.

Ancak Ege ve Akdeniz'de MEB’i yok. Ege'de kıta sahanlığı ihtilaf konusu.

Münhasır Ekonomik Bölge’ye çevrilirse, Türkiye yabancı balıkçı teknelerinin de bu alana girmesine izin vermeyecek.

Doğu Akdeniz’deki durum ne?

Doğu Akdeniz’de 2000’li yıllarında başında keşfedilen petrol ve doğal gaz rezervleri, bölgenin stratejik önemini artırdı.

Böylece hem bölge aktörleri hem de bölge dışı aktörler, Doğu Akdeniz’in taşıdığı potansiyelden faydalanmak için bu sulara ilgi göstermeye başladı. Bu dönemden sonra gerginlik de tırmandı.

Türkiye 2004’ten beri, kıta sahanlığı dış sınırlarını BM nezdinde kayda geçiriyor.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de Doğu Akdeniz’den daha fazla yararlanmak amacıyla burada Münhasır Ekonomik Bölge belirlemek için harekete geçti.

Münhasır Ekonomik Bölge ilan ettiği alanda, hidrokarbon kaynaklarını arama çalışmalarına başladı.

Avrupa Birliği ve bölge dışı aktörlerin desteğini alan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu faaliyetleri, Türkiye’nin tepkisini çekiyor. 

Zira Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığı / Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarının belirlenmesinde temel sorun, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yaklaşımları. 

İki taraf da adaların tam kıta sahanlığı / Münhasır Ekonomik Bölge yaratacağını iddia ediyor. Ancak uluslararası hukukta adaların bu hakkı olsa da uygulamada (sınırların belirlenmesinde) uluslararası hukuk adalara kıta sahanlığı / Münhasır Ekonomik Bölge yaratma bakımından sınırlı veya sıfır etki verebiliyor.

dogu-akdeniz.jpg

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek taraflı adımları

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 2 Nisan 2004'te, 21 Mart 2003'ten itibaren geçerli olmak üzere, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye'ye rağmen tek taraflı MEB ilan etti.

2003'te Mısır, 2007'de Lübnan ve 2010'da İsrail ile sözde MEB sınırlandırma antlaşmaları imzaladı. Birleşmiş Milletlere (BM) de bildirim yaptı.

Libya ve Suriye’nin de MEB ilanı var. Bu iki ülkede de 2011’de halk ayaklanmalarıyla başlayan iç savaşların sürdüğü ve Batılı aktörlerin bölgedeki faaliyetleri de düşünüldüğünde, durumun önemi biraz daha iyi anlaşılıyor.

Türkiye ise bu anlaşmaların, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin haklarını çiğnediği gerekçesiyle konuyu BM'ye taşıdı. Kendi Münhasır Ekonomik Bölge haritalarını BM nezdinde onaylattı.

Türkiye'nin itirazlarına rağmen GKRY, 2007'de 13 arama sahası ilan etti, büyük petrol şirketlerine ruhsat vermeye başladı. Türkiye de Kuzey Kıbrıs'ta Ada’nın kuzeyi ve doğusunda belirlediği bölgelerde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına (TPAO) arama ruhsatları verdi.

2011’de de KKTC tarafından TPAO’ya Ada açıklarında petrol-gaz arama ruhsatları verildi. 

1, 4, 5, 6, 7 no'lu parsellerin bir bölümü, Türkiye'nin TPAO'ya ruhsat verdiği bloklarla çakışıyor. 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 no'lu parseller de Kuzey Kıbrıs'ın TPAO'ya verdiği ayrıcalıklı alanla kesişmiş durumda.

Tarihler 2010’u gösterdiğinde ise, Doğu Akdeniz sahasında hidrokarbon kaynakları keşfedildi.

Bu, Türkiye ile GKRY arasındaki gerginliği daha da artırdı.

ABD'nin Noble ve Exxon Mobil şirketleri, İtalyan ENI ve Fransız Total gibi şirketler de Kıbrıs ile anlaşmalarına dayanarak bölgede faaliyetlerine devam ediyor.

ABD ve Rusya'nın bölgede önemli oranda askeri gücü de var. Suriye'deki gelişmelerle birlikte Rusya bölgedeki askeri varlığını güçlendirirken, ABD de bölgede olduğunu sık sık hatırlatıyor. Rusya bu bölgede ABD'nin varlığını artırmasından endişeli.

Türkiye ise bu hamlelere gecikmeden yanıt verdi. İlk sondaj gemisi Fatih'i Türk savaş gemilerinin korumasında Akdeniz'e çıkardı. Kendi kıta sahanlığında kalan bölgelerde doğal gaz arama faaliyetlerine başladı.

İsrail hangi hamleleri yapıyor?

Doğu Akdeniz’e sınırı olan İsrail’in enerji şirketleri Delek ve Avner, ABD’li ortakları Noble Energy şirketiyle 12. parselde yer alıyor. Bu sahada birçok doğal gaz yatağı keşfeden İsrail-ABD ortaklığı, 2009'da İsrail açıklarında 280 milyar metreküplük rezerve sahip Tamar ve 2010'da da 620 milyar metreküplük Leviathan gaz sahalarının keşfini yaptı.

Doğal gaz ihracatında bölgesel yönde adımlar atan İsrail, Yunanistan ve GKRY ile Akdeniz'in altından Yunanistan'a, oradan da Avrupa'ya gaz gönderecek East-Med adlı boru hattı projesini hayata geçirmek istiyor. Projenin ilk gündeme geldiği zamanda en ekonomik ve mantıklı rotanın Türkiye'den geçtiği gerçeği nedeniyle Türkiye ile yakın temaslar kuran İsrail, sonrasında bölgede ABD'nin de desteğini almaya çalışarak Türkiye'yi dışlamayı amaçlayan ittifaklar oluşturuyor.

Bu ittifakların uluslararası sularda yaptırım ve icra yetkisi yok. Bu girişimlerle İsrail'in hedefini Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki doğal etkinlik alanlarını kısıtlamak oluşturuyor. Türkiye ise, uluslararası sularda hukuki haklarını koruyacak önlemler alıyor.

Mısır Akdeniz'de neyi amaçlıyor?

İsrail açıklarındaki keşiflerin ardından gözler, 2003’te GKRY ile MEB sınırlandırma anlaşmasını imzalayan Mısır’a çevrilmiş ve ülkenin sözde 11'inci parselde hidrokarbon arama çalışmaları için ruhsat verdiği İtalyan enerji şirketi Eni tarafından Mısır-GKRY sınırında bölgenin şu ana kadarki en büyük doğal gaz rezervinin bulunduğu Zohr sahasının keşfedildiği açıklanmıştı.

Mısır’da yoğun faaliyet gösteren ve Zohr sahasının ruhsat sahibi İtalyan Eni şirketi, söz konusu sahadaki hisselerinin yüzde 30'unu Rus enerji şirketi Rosneft'e ve yüzde 10’ar payını da BP ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) kökenli yatırım fonu Mubadele'ye satmıştı. Sahada yapılacak üretimle yeniden gaz ihracatçısı bir ülke olmak isteyen Mısır, Zohr rezervini üretime açmak için yoğun çaba sarf ediyor, İsrail ve GKRY ile düzenli toplanıyor ve enerji odaklı kararlar alıyor.

Doğu Akdeniz'de doğal gaz arama faaliyetlerin başlayan ilk ülke olan Mısır, Akdeniz kıyısındaki doğal gaz sıvılaştırma tesisleriyle gaz ihraç edebilecek durumdayken, İsrail ve GKRY de boru hatlarıyla bu tesislere ulaşarak gaz ihraç etmek istiyor.

Uzmanlar ise iki ülkenin Mısır üzerinden gaz ihraç etme çabalarının fiyatlara yansıyarak pahalı bir ürün konumuna gelen buradaki kaynakların uluslararası piyasalardaki rekabet şansının düşük olduğunu belirtiyor.

Lübnan'ın hedefi ne?

1983’te kara sularını 12 mil olarak ilan eden Lübnan, GKRY ile 2007’de imzaladığı sınırlandırma anlaşmasıyla KKTC'yi yok sayan bu hukuksuz girişime destek veriyor.

2012’de yapılan 2 ve 3 boyutlu sismik araştırmalarda doğal gaz potansiyeli olduğuna inanılan Lübnan açıklarında arama ve çıkarma yapmak üzere 2018’de Fransız Total, İtalyan ENI ve Rus Novatek şirketlerinden oluşan bir konsorsiyuma izin verildi.

Ancak Lübnan MEB alanları İsrail MEB alanlarıyla 9 km'lik bir bölgede çakışıyor. Lübnan MEB’inde yer alan ve arama faaliyetlerine açılan sahalardan 8, 9 ve 10'uncu bloklarda İsrail ile anlaşmazlık yaşanıyor. Bu nedenle, MEB alanlarının çakıştığını iddia eden İsrail tarafından bu iznin tanınmadığı ilan edildi.

Peki Ege Denizi’ndeki sorunlar neler?

Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki temel sorunlarını ise 5 kısımda topluyor.

Kara suları ve kıta sahanlığı ile bu alanların sınırlandırmalarını da kapsayan deniz yetki alanlarıyla ilişkili.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki deniz sınırı, henüz bir anlaşmayla belirlenmedi.

Hem Türkiye hem de Yunanistan kara sularının Ege Denizi’ndeki genişliği 6 deniz mili. Türkiye’nin ve Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki sahillerinin coğrafi konumu birbirine yan yana ve aynı zamanda karşı karşıya. Bu da bir sınırlandırmayı gerekli kılıyor. 

Deniz alanlarının kesiştiği ya da bir noktada birleştiği yerlerdeki yakın ya da karşıt konumlar arasında bulunan deniz alanları sınırlarının anlaşmayla belirlenmesi gerekliliği uluslararası hukukun temel kuralı.

Ege Denizi örneğinde ise, sahillerin karşıt olduğu alanların yanı sıra sahillerin bitişik olduğu bölgelerde de kara suları çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan arasında herhangi bir deniz sınırı yok.

Kara sularının 12 deniz miline çıkarılması, Ege Denizi’ndeki çıkar dengelerini Türkiye aleyhine orantısız şekilde değiştirir. 

Sahip olduğu birçok ada sebebiyle Yunanistan’ın kara suları Ege Denizi’nin yüzde 40’ını oluşturuyor. Kara sularının 12 deniz miline çıkarılması durumunda bu oran yüzde 70’e yükseliyor. Bu durumda açık deniz büyüklüğü yüzde 51’den yüzde 19’a düşerken, Türkiye’nin kara suları da Ege Denizi’nin yüzde 10’undan daha az kalıyor.

Ege’deki deniz yetki alanları ile ilgili bir başka temel sorun da Türkiye ve Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı sınırının belirlenmesi.

Ege’de Türkiye ve Yunanistan’a ait kıta sahanlığının sınırları henüz belirlenmedi. Ne Türkiye ne de Yunanistan, Ege’de 6 deniz mili mesafesindeki kara sularının ötesinde, sınırlandırılmış bir deniz yetki alanına sahip değil.

Tartışmanın esas konusu, “Ege Denizi kıta sahanlığının Türkiye ve Yunanistan arasında, iki kıyı devletinin 6 deniz mili olan kara sularının ötesindeki alanların da sınırlandırılması”.

Ege sorunlarının bir diğeri 1923 Lozan Antlaşması, 1947 Paris Antlaşması ve konuyla ilgili diğer uluslararası belgeler çerçevesinde Doğu Ege Adaları’nın silahsızlandırılmış statüsü.

Doğu Ege Adaları, 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması da dahil olmak üzere bazı uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırıldı.

Halen yürürlükte olan ve dolayısıyla Yunanistan’ı yasal olarak bağlayan bu uluslararası anlaşmalar, Doğu Ege Adaları’nın silahlandırılmasını yasaklıyor ve Yunanistan’a yasal yükümlülükler ve sorumluklar da getiriyor.

Bununla birlikte, Yunanistan Türkiye’nin itirazlarına rağmen uluslararası hukuk çerçevesinde taahhütlerini ve antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini ihlal ederek 1960’lardan beri adaları silahlandırıp Doğu Ege Adaları’nın silahsızlandırılmış statüsüne aykırı hareket ediyor.

Diğer taraftan Yunanistan, 1993’te Uluslararası Adalet Divanının zorunlu yargı yetkisini kabul ederken, “ulusal güvenlik çıkarları” ile ilgili askeri önlemlerden kaynaklı hususlara dair Divanın zorunlu yargı yetkisine çekince koydu. Yunanistan bu şekilde adaların silahlandırılmasıyla ilgili bir tartışmanın Uluslararası Adalet Divanına gitmesini engellemeyi hedefledi. Bu durum, Yunanistan’ın anlaşma yükümlülüklerini ihlal ettiğinin Yunanistan tarafından zımnen kabul edilmesi anlamına geliyor.

Ege’de bir başka temel sorun, bazı coğrafi formasyonların yasal statüsüyle ilgili.

Ege’deki bazı coğrafi formasyonların hukuki statüsüyle ilgili anlaşmazlık konusu esas itibarıyla, antlaşma yorumuna dair bir uyuşmazlık.

Bu uyuşmazlık, belli coğrafi formasyonların hukuki statüsü ve Ege’deki statükoyu belirleyen antlaşma hükümleri çerçevesinde bu formasyonların üzerindeki egemenliğin aidiyetiyle ilgili.

Böylelikle tartışma, ilgili ve geçerli uluslararası enstrümanların egemenlikle ilgili hükümlerinin anlamı, kapsamı ve hukuki sonucuyla ilişkili, tarafların birbirinden farklı yorumlarından doğan iddiaların bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye, uluslararası alanda geçerliliği olan enstrümanlarla açık bir biçimde Yunanistan’a bırakılmış adalar, adacıklar ya da bu tür formasyonlar üzerinde herhangi bir hak iddia etmiyor. Ancak Ege Denizi’nde egemenliği açık olarak Yunanistan’a bırakılmayan birçok adacık ve coğrafi formasyon olduğu da tartışmasız bir gerçek.

Bu tartışmalı coğrafi formasyonlardan bazıları, Türkiye’nin Ege Denizi sahillerine çok yakın. Aslında bu mesele, iki ülke arasındaki deniz sınırlarının belirlenmesinin önündeki engellerden biri.

Ege sorunlarından bir diğeri, Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı olarak ulusal hava sahasının 10 deniz mili genişliğinde olduğunu iddia etmesi ve Uçuş Bilgi Bölgesi (FIR) sorumluluğunu istismar etmesi.

Yunanistan’ın 10 deniz mili genişliğinde ulusal hava sahası iddiası Ege hava sahası anlaşmazlığının temelini oluşturuyor. Bu ihtilafın ana nedenleri, Uçuş Bilgi Bölgesi sorumluluğunun Yunanistan tarafından ısrarla istismar edilmesi ve Yunanistan’ın kara suları genişliğinin 6 deniz mili olmasına karşın, ulusal hava sahası genişliğinin 10 deniz mili olduğuna yönelik iddiası. Uluslararası hukuka göre, bir ülkenin kara suları genişliği aynı zamanda o ülkenin ulusal hava sahasının genişliğini de belirliyor. Yunanistan 1931’de, o tarihte kara sularının genişliği 3 deniz mili olmasına karşın, ulusal hava sahasını 10 deniz mili olarak deklare etti. Yunanistan daha sonra 1936 yılında kara sularını günümüzde uyguladığı 6 deniz miline çıkardı. Bu nedenle Yunanistan’ın ulusal hava sahasının 10 deniz mili olduğu iddiasının uluslararası hukuk çerçevesinde savunulabilir bir yanı yok. Yunanistan’ın 6 deniz mili genişliğindeki kara suları ile 10 deniz mili olarak deklare ettiği ulusal hava sahası arasında kalan saha, uluslararası hava sahası. Yunanistan’ın 10 deniz mili genişliğindeki hava sahası iddiası ne uluslararası alanda ne de Türkiye tarafından tanınıyor.

Arama Kurtarma (SAR) faaliyetleri de Ege sorunlarından biri.

Denizde Arama Kurtarma faaliyetleri, 1979 tarihli Denizde Arama Kurtarmaya ilişkin Uluslararası Sözleşme (Hamburg Sözleşmesi) ile düzenlendi.

Hamburg Sözleşmesi’ne göre, ilgili taraflar arasında anlaşma yoluyla arama ve kurtarma sahaları belirlenemediği takdirde taraflar, böyle bir anlaşma yapılana kadar arama ve kurtarma hizmetlerinin kapsamlı koordinasyonu için çaba sarf edecek. Türkiye’nin çağrılarına rağmen Ege’de böyle bir koordinasyon kurulamadı.

Ayrıca arama ve kurtarma sahalarında varılacak anlaşmanın uygulanabilir olması gerektiğinden açık denizlerdeki arama kurtarma sahalarıyla uyumlu olmalı. Uluslararası Sivil Havacılığa ilişkin Şikago Sözleşmesi’nin 12. Eki, deniz ve hava arama kurtarma sahalarının arasında net bir ayrım ve açık denizlerde yürütülen arama kurtarma faaliyetleri çerçevesinde konunun deniz boyutu önceliğine vurgu yapıyor.

Türkiye kendi arama kurtarma sahasını (Search and Rescue Region–SRR) deklare etti, ilgili IMO Küresel SAR Planı’na kaydettirdi. Türkiye kendi bölgesinde, insan hayatını kurtarmaya yönelik arama ve kurtarma faaliyetlerini etkin biçimde sürdürüyor.

Türk ve Yunan Arama Kurtarma Bölgeleri çakıştığından bu çakışan alanlardaki tüm arama kurtarma operasyonlarının 1979 Hamburg Sözleşmesi Madde 2.1.5’e uygun eşgüdüm halinde düzenlenmesi gerekiyor.

Yunanistan ile Türkiye arasında arama kurtarma bölgeleri hakkındaki uyuşmazlık, temelde Yunanistan’ın konuya egemenlik meselesi olarak yaklaşmasından kaynaklanıyor. Ancak insan hayatını kurtarmaya yönelik belirlenen arama kurtarma bölgeleri egemenlik alanları değil, hizmet sahaları.

Türkiye hangi adımları atıyor?

Yunanistan, Ege’de iki ülke arasında Uluslararası Adalet Divanına gidilerek çözülebilecek “kıta sahanlığının sınırlarının belirlenmesi” sorunundan başka bir sorun olmadığını iddia ediyor. Ancak Atina yönetiminin bu “tek sorun-tek çözüm” tutumu gerçeği yansıtmıyor.

Türkiye, tüm sorunların bir bütün olarak ele alınması gerektiğine inanıyor ve Ege sorunlarının Uluslararası hukuka uygun barışçıl yöntemlerle çözülmesi için çalışıyor.

Ankara, BM Şartı’nın 33. maddesinde zikredilen hiçbir barışçıl çözüm yöntemini, gerek duyulursa Uluslararası Adalet Divanı veya her iki ülkenin ortak mutabakata varacağı üçüncü taraf çözümleri de dahil olmak üzere dışlamıyor.

İki ülke arasındaki Ege sorunlarıyla ilgili diyalog mekanizmaları da halen açık.

Türkiye’nin önerisiyle 2000 sonunda iki ülke arasında bir dizi Güven Arttırıcı Önlem (GAÖ) üzerinde görüşmelere başlandı.

Halen devam eden bu süreç, Ege’de çatışma riskinin azaltılması ve karşılıklı güvenin artırılmasını hedefliyor. Bugüne kadar 29 GAÖ üzerinde mutabık kalındı.

Ayrıca, Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının 1 Şubat 2002’de New York ve 12 Şubat 2002’de İstanbul’da yaptığı görüşmelerde, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege sorunlarıyla ilgili “istikşafi temaslar” yapılması kararlaştırıldı. İlki 12 Mart 2002’de Ankara’da yapılan “istikşafi temaslar” sürecinde 60’ıncı toplantı 1 Mart 2016’da Atina’da düzenlendi.

Kaynak: Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, AA, Dr. Tümamiral Cihat Yaycı; “Sorular ve Cevaplar ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı”, Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV)

HABERE YORUM KAT