1. YAZARLAR

  2. Kürşat Bumin

  3. 'Darbecilik genleri': Büyük bir keşif!
Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

Yazarın Tüm Yazıları >

'Darbecilik genleri': Büyük bir keşif!

22 Mayıs 2011 Pazar 00:40A+A-

M. Ali Birand'ın "...Evet, genlerimizde darbecilik vardı..." başlıklı yazısının niçin bu derece sevinç uyandırdığını anlamış değilim. Yazının başlığında özetlenen görüş bir "teşhis" ise gülüp geçmemiz gerekir çünkü medya dünyamızın bu "sapma"dan muzdarip olduğunu bilmeyen kalmadı. Yok eğer bir "tespit" ise onun da değeri çoktan eskimiş durumda. Peki o zaman söz konusu yazıyı bu derece meşhur kılan nedir? M.Ali Birand tarafından, yani medyanın "merkez medya" tabir edilen kısmından dile getirilmesi mi?

Birand, söz konusu yazısının yanlış anlaşıldığından şikayetçi: "Bu yazı hakkında değerlendirme yapanların bir kesimi 'M.Ali kendiyle yüzleşiyor' demiş. Ben kendimle yüzleşmeyi çok eskilerde, 1980-90'larda yaptım. Kitap ve yazılarımla tepkimi ortaya koydum. Bundan dolayı da başıma gelmeyen kalmadı. Bu yazı, yüzleşme değil, gerçekçi bir saptama."

Yazarın -Cengiz Çandar ile birlikte "andıç" dolayısıyla başına gelenler unutulacak gibi olmasa da- bu şikayetini tutarlı bulmadım doğrusu. Çünkü yazısını Alper Görmüş'ün "Merkez medya darbeleri hep destekledi ve 28 Şubat'ın gerçekleşmesinde de anahtar rol oynadı" şeklindeki tespitini "Görmüş'ün benim de aralarında bulunduğum 'Merkez medya'nın büyük kesimi hakkında yaptığı bu saptama son derece doğru" sözleriyle onaylayıp "Bugün utanç duyuyorum" diyerek bitirmesine rağmen hâlâ "Bu yazı, bir yüzleşme değil, gerçekçi bir saptama" görüşünde ısrarlı...

Neyse, "yüzleşme mi saptama mı" mevzusunu fazla uzatmayıp yola devam edelim.

Yıllardır ben de şu görüşü paylaşır ve tekrarlarım: "Türk basın tarihi" -sayılı şerefli sayfalarını bir kenara bırakacak olursak- ana bölümü, yani gövdesi itibariyle bir "reverans gazeteciliği"nin eseridir. "Reverans"ın sadece TSK karşısında yerine getirilmediğini de hatırlatayım. "Türk Basını" ana bölümü, yani gövdesi itibariyle "tarihi" boyunca "İktidar"ın ibriktarlığı görevini gönüllü olarak benimsemiştir. "Siyasal"a, "sosyal"a, "kültürel"e sırtını dönmüş olarak gözünü iktidara, "Bir"e dikmiştir. Bu nedenle de "Türk basını"nın otonom bir "tarihi" yoktur.

"Genlerinde darbecilik" olan medya sadece "merkez medya"dan mı ibaret. Ya da bazı köşe yazarlarının özellikle altını çizdikleri gibi sözü edilen medya doğrudan "Doğan medyası" mı?!

Benim bu konuya ilişkin fikrim farklı. Ben "genlerinde darbecilik" olan medya dünyasının çok yakın zamana kadar hemen bütün medyayı kapsadığını düşünüyorum. Dünya gibi Türkiye'nin de ister istemez değişmesiyle yakın zamanda ortaya çıkan ve internet gibi yeni araçları da kullanan "yeni medya" dışında kalanların hepsini... "Genlerdeki darbecilik" tarifini de "militarizm"in sadece askeri darbe düşkünlüğü olarak sınırlandırmayarak tabii ki.

Bu durumda "merkez"i gibi "çevre"de yer alanların tarihleri de büyük sapmalar, sırasında da büyük kötülüklerle doludur. İşin "asker"i ilgilendiren bölümünü hatırlatmaya bile gerek yok. 27 Mayıs olsun 12 Mart, 12 Eylül ya da 28 Şubat olsun bu dönemlere ilişkin gazete sayfaları çok (ama çok) büyük ölçüde tek kelimeyle utanç vericidir. Okuyana "Olmaz olsun böyle basın!" dedirtecek türden yani. Ama olmazlarsa olmaz; çünkü "Bir"e kilitlenmiş olduklarından kötülük saçmek için birbirleriyle yarış içindedirler...

12 Mart dönemine ilişkin şu iki manşete bakın mesela. Gazetelerimiz "merkez medya"nın dışındadır üstelik. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını günün Tercüman gazetesi şu manşetle duyuruyor okurlarına: "İdamdan önce dini telkin istemediler". Manşetin ana fikrini çözmüşsünüzdür muhakkak: İdam edilenlerin ardından yas da tutmayın, çünkü "dini telkin istemediler".

Türkiye gazetesinin idamlara ilişkin 6 Mayıs 1972 tarihli (tarihi özellikle veriyorum, çünkü idamlar 6 Mayıs sabahı infaz edildiğine göre bu gazete bu tarihte bu haberi nasıl veriyor bir muamma. Türkiye gazetesi o yıllarda bir "akşam gazetesi" miydi acaba?) manşet altı haberinden bir bölüm: "...Burada kendilerine evvela bir arzuları olup olmadığı sorulmuş, hükümlüler olmadığını söyledikten sonra bir din görevlisi kendilerine dini telkinde bulunmuştur."(?)

Bitmedi, aynı gazetenin bir sonraki günkü (7 Mayıs) manşeti de şöyle: "İdam edilenler dini telkin istemediler / Üç hükümlü nadim değildi".

Gördüğünüz gibi kötülük yarışında "merkez"de ya da "çevre"de olmak fark etmiyor "Türk basını" için... Sadece yukarıdaki örnekler değil tabii ki. Askeri darbelerin yanında hapishaneler, Güneydoğu'daki savaş, grevler, faili meçhullar, faili meçhul olmayan cinayetler, işkenceler ... "Türk basını"nın bu ve benzer konulardaki tutumunu da testten geçirebilirsiniz. Çok büyük kısmının hemen hepsinden çakacağını önceden söyleyebiliriz.

Yeni gelmişken şu görüşümü de aktarayım: "Ergenekon-Medya" ilişkisi gerçekten de yabana atılacak gibi değil. Ama ben bu ilişkinin "merkez medya" sınırları içinde değerlendirilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum. İkisinin adını yukarıdaki örnekte andığımız dünün hızlı antikomünist sağcı gazetelerini de hatırlayın. "Ergenekon"un doğum tarihi de -zaten- "soğuk savaş" dönemine kadar götürülmüyor mu? Bu durumda... (Cümlenin gerisini siz getirin!)

M.Ali Birand'ın yazısından çok uzaklaştığımın farkındayım. Yarınki yazıda kaldığımız yerden devam...

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT