1. HABERLER

  2. HABER

  3. SAĞLIK

  4. Covid-19 Salgını Üzerine Olası Şüpheler
Covid-19 Salgını Üzerine Olası Şüpheler

Covid-19 Salgını Üzerine Olası Şüpheler

​​​​​​​Çoğu insan bilimin, hiç tartışmasız bir şekilde sokağa çıkma yasağını da kapsayan ağır tedbirleri desteklediğini düşünmekte. Ve paniğin bu boyutuna yönelik her hangi bir eleştirel tutum veya görüşü “bilimden şüphe etmek” olarak tanımlamakta.

18 Mayıs 2020 Pazartesi 02:53A+A-

Sosyal medya kullanıcısı Murat Soydan (@mrsoydan00) Covid-19 salgını (koronavirüs) üzerine meydana gelen şüpheleri dile getiriyor.

Murat Soydan’ın paylaşımları:

muratsoydan-1.jpg

Türkiye’nin tam sokağa çıkma yasağı ilan etmemesi ve şimdi bir normalleşme süreci başlatması sistematik şekilde “ekonomik sebeplere” bağlanıyor ve salgınla mücadelemize gölge düşüren bir algı oluşturuluyor. Peki salgınla ilgili gerçek veriler ne diyor?

Epey bir süredir bir kesim ana akım medyada ve sosyal medyada, gerçek verilerden ve araştırmalarla desteklenmemesine rağmen büyük rağbet gören bir propaganda yürütülüyor.

Bu propagandaya göre Türkiye ekonomik yetersizlikten dolayı sağlımızı tehlikeye atan bir normalleşme süreci başlattı, ekonomiyi sağlığın önüne koydu. DSÖ'den gelen “henüz salgının başındayız” açıklamaları da, bu propagandayı pekiştiren bir atmosfer oluşturdu.

Bu propagandanın sistematikleşmesi, benim açımdan hastalığın uluslararası kuruluşlar ve medya tarafından ulus devletler aleyhine silahlaştırıldığı şüphesini doğuran ve büyüten etken oldu.

Beni takip edenler Çin’de ilk ilan edildiğinden beri tüm şehri karantinaya alan sokağa çıkma yasaklarına eleştirel yaklaştığımı biliyorlar. Eleştirel olmamın sebebini ise sürekli tekrarladığım bir soruyla izah ediyordum: “Hastalıkla ilgili gerçek veriler ne?”

Pek çok kişi bu soruyu sorduğumda “Veriler zaten her gün yayınlanıyor, bu neyden bahsediyor?” diyor. Böyle düşünmekte haklılar çünkü her gün karşımıza onlarca sayı, onlarca oran çıkmakta.

Ancak bu bilgi çokluğu, aynı zamanda en temel verilerin konuşulmasına engel olan bir atmosfer oluşurdu. Örneğin bu hastalığın ölümle sonuçlanan vaka oranı. Bunu söylediğimde de şöyle bir itiraz geliyor: “Vaka ve ölüm sayısı belli, bul işte oranı”

Oysa bu itirazı getirenlerin atladığı nokta, her gün açıklanan vaka sayısının “test edilerek tespit edilmiş, onaylanmış vaka” sayısı olduğu. Oysa hastalığa yakalananların ezici çoğunluğu hastalığı evinde geçiriyor.

Bu kişilerin sayısını bilmediğimiz için biz ölümle sonuçlanan vaka oranına ulaşamıyoruz. Uzun uzun izah ederek ilerlediğim için kusura bakmayın, çok büyük bir bilgi kirliliği karşısında ancak böyle izah ederek ilerlemek durumundayım.

Sürekli yüksek sesle tekrarlanan tek bir şey var: “İnsanlar ölüyor! Çin sert kilitleme önlemleri aldığı için başardı. İtalya ise bu önlemleri almadığı için çok büyük kayıplar veriyor. İtalya olmak istemiyorsak acilen tüm ülkeyi kilitlemeliyiz!”

Ancak öte yandan, aynı medya kafaları karıştıran onlarca duruma hiçbir izah getiremiyor.

Dünyada üç milyar insan yoksulluk içinde ve dünyanın çeşitli yerlerinde 70 milyon insan yerinden edilmiş şekilde göçmen çadırlarında, sefalet içinde kalabalıklar hâlinde yaşamakta. Ancak hiçbirinde bir Covid19 krizi çıkmadı.

Öte yandan, film yıldızlarından sporculara ve milyarderlerden devlet başkanlarına kadar uzanan yüzlerce zengin ve ünlü insan, birkaç seçkin kraliyet üyesiyle birlikte koronavirüse yakalandı.

Bu yeterince tuhaf değilse, bu yüzlerce zengin ve ünlü insanın hiçbirinde birkaç hafif semptom dışında bir etki görülmediğini ve birçoğunun asemptomatik olduğunu da düşünün...

Salgının ilk günlerinde Çin’den gelen ve bir anda yere düşen insanları bir daha hiçbir yerde görmedik. Nitekim geçen zaman içinde hastalığın seyrini hepimiz öğrendik ve böyle bir şeyin mümkün de olmadığını fark ettik.

Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, ekonomiyi kurtarmak için Çin halkını işe geri göndermeye karar verdiğinde salgın mucizevi bir şekilde durdu. Zaten Pekin gibi Çin’in en kalabalık şehirleri neredeyse hiç etkilenmemişti. Tabi hepsine bir bahaneleri vardı.

Ama bu bahanelere inanmadan önce önemli olan, bu devlet ve uluslararası kuruluşların güvenilirliğiydi. Pandemi sürecinin yöneticisi olan Dünya Sağlık Örgütü, geçmişi medikal sahtekarlıklar ve yanlış alarmlarla dolu bir kurum.

Bununla birlikte örgütün şu anki başkanı, sicilinde terör örgütü üyeliğinden ve Afrikalı diktatörleri onurlandırmak için salgın karartmaya kadar uzanmakta.

Tüm bunları bir araya getirdiğimizde, pandemi ile ilgili dile getirilen tahminler hakkında şüpheci olmamız boşa değildi. Ancak ana akım medya ve buna eklenen sosyal medya baskısı, mevcut kilitlemeye eleştiri getiren herkesi “hayatları tehlikeye atmak” ile suçlamakta.

Çoğu insan bilimin, hiç tartışmasız bir şekilde sokağa çıkma yasağını da kapsayan ağır tedbirleri desteklediğini düşünmekte. Bu sebeple, paniğin bu boyutuna yönelik her hangi bir eleştirel tutum veya görüşü “bilimden şüphe etmek” olarak tanımlamakta.

Ancak bilime karşı gerçek şüphe, hatta “bilim karşıtlığı” olarak adlandırılabilecek esas duruş, irrasyonel ve yetersiz kaynakla tüm insanlığa büyük bir bedel ödeten korkuyu HİÇ ELEŞTİRİSİZ teşvik etmekti.

Şimdi geri dönelim. Bilimsel araştırmalardan başlayarak ortaya koyacağımız tablo, süreç içinde kafamızı karıştıran tüm detaylara da bir cevap verecektir diye umuyorum.

Çünkü bilimsel konularda manipülasyon ancak bilimin yerine başka şeyleri ikame ederek yapılır. Oysa bu ikamelerin hiçbiri bilime alternatif değildir ve olamaz. Yegane rehber, salih bir amelle yapılan deney, gözlem ve araştırmadır.

Karşı karşıya kaldığımız hastalıkla ilgili yapılan araştırmalara baktığımızda da, en çok referans verilen olayın Diamond Princess olayı olduğunu görmekteyiz.

Diamond Princess gemisi, yolculardan birinde tespit edilen Koronavirüsü sebebiyle Japonya’da 3711 yolcusuyla karantinaya alındı. Bu talihsiz durum, ideal ve gerçek sonuçlara ulaşabileceğimiz, çevresel etkenlerden izole edilmiş doğal bir laboratuvar ortaya çıkardı.

7 Mart tarihli verilere göre gemide bulunan 3711 kişiden 712’sine Covid19 teşhisi kondu, 7 kişi yaşamını yitirdi.

Bu sayılara göre, kapalı bir sistemde vaka ölüm oranı %1.0’dı. Bu oran tek başına DSÖ’nün duyurduğu 3.4 oranının ÇOK ALTINDAYDI. Ancak Diamond Princess gemisi yolcuları büyük ölçüde yaşlı bir popülasyondu.

Dolayısıyla burada çıkan oranların, ülkelerin genel yaş yapısına yansıtılması gerekiyordu. Bu yansıtmayı da Stanford Üniversitesi’nden Epidemiyolog Profesör John Ioannidis yaptı.

Ioannidis’in yaptığı bu çalışmaya göre Diamond Princess gemisindeki oranlar ABD’nin yaş yapısına yansıtıldığında enfekte olan insanlar arasındaki ölüm oranı %0.125 çıktı.

Bu şok edici bir orandı, çünkü mevsimsel gribin ölümle sonuçlanan vaka oranı olan %0.1’in biraz üzerindeydi. Statnews araştırmayı "Koronavirüs sürecinde kararları güvenilir veriler olmadan alıyoruz" başlığı ile sundu. Ve geçen zamana rağmen araştırmayı çürüten olmadı.

Profesör John Ioannidis, Stanford Üniversitesi’nin sitesinde bulunan biyografisine göre aylık 4300’den fazla alıntılama ile Tıp dünyasının en çok referans verilen 10 araştırmacısından biri.

 

HABERE YORUM KAT