Lubna Masarwa / MEE
İsrail seçimlerinden bir gün önce, Batı Kudüs’te, Cumhurbaşkanı Issac Herzog’un resmi konutuna beş dakikalık mesafede bulunan, varlıklı ve yeşilliklerle dolu bir mahallede yürüyordum.
İlk kez büyük bir katılımla oy kullanmaları beklenen İsrail’deki Filistinli vatandaşlar konusunda bir uzmanla röportaj yapmak üzere yola çıkmıştım.
Üç çocuk – yaşları yedi ya da sekizden fazla olamazdı – bir oyun parkındaki kaydıraklardan atlayıp bana doğru koştular.
İçlerinden biri bana kime oy vereceğimi sordu. Çocuklardan gelen komik bir soru, diye düşündüm.
Onlara Birleşik Liste’ye oy vereceğimi söyledim. Grubun lideri, “Birleşik Liste nedir? Bibi mi?” diye sordu. Ben de bunun Arap partilerinden oluşan bir blok olduğunu açıklamadan hayır dedim.
Çocuk şöyle dedi: “Yani Netanyahu’ya oy vermeyecek misin?”
Hayır dedim. Bana tükürdü, diğer ikisi de bana orta parmak gösterdi.
Herhalde beni, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kampından ayrılan bir Yahudi sanmış olmalılar. Filistinli olduğumu bilselerdi ne yaparlardı diye merak ettim.
Çocukların orta yaşlı bir kadına tükürmesi, yoldan geçenlerin hiçbirini rahatsız etmemiş gibiydi.
Liberal Siyonistler için bu seçim, İsrail demokrasisinin sınırları ve bu demokrasinin bizi, Arapları da kapsayıp kapsamayacağı konusundaki bir tartışmaydı.
Ancak bu konuyu ne kadar çok düşünürsem, bir azınlık grubuna duyulan nefretten –her ne kadar bu nefret derinlere kök salmış olsa da– çok daha derin bir şeyin söz konusu olduğunu anlıyorum. 7 Ekim’e verilen tepki, bunu sadece gün yüzüne çıkardı.
Sokaklarda ve otoyollarda nereye baksanız, Yahudileri Filistinliler konusunda uyaran ve daha fazla işgal, sürgün ve sınır dışı edilmeyi açıkça talep eden neon tabelalar, çıkartmalar veya büyük seçim afişleri göreceksiniz.
Şehirde yaşayan Filistinliler, bu gerçeklikle yaşamak istiyorlarsa nefeslerini tutmak zorundalar. Onların öldürülmelerini veya sürülmelerini talep eden bir başka çıkartmaya karşı şikâyet etme hakları yok.
Bu durum sadece seçim kampanyasındaki her tartışmada görülmüyor. Sokaktaki küçük sohbetlerde bile şunu duyabilirsiniz: “Arap’larla aynı masaya oturmayacağız.”
Tüm tartışmalar, Arapların oyları olmadan nasıl koalisyon kurulacağına odaklanıyor.
Filistinliler hayatta kalmak için oy veriyor
Üç İsrail siyasi partisi, Filistinlilerin – hatta İsrail vatandaşlığına sahip olanların bile – sınır dışı edilmesini, yerinden edilmesini ve sürülmesini açıkça destekleyen seçim programlarıyla yarıştı.
Maliye Bakanı ve Dini Siyonizm Partisi lideri Bezalel Smotrich, çok sayıda Filistinli vatandaşın yaşadığı İsrail’in Celile ve Negev bölgelerini “Yahudileştirmeyi” seçim kampanyasının temel bir unsuru haline getirdi.
Tüm bunlar, aslında İsrail’in görevden ayrılması gereken başbakanı olan ancak geçici hükümet başkanı olarak görevine devam eden Netanyahu tarafından kurgulanmıştır.
Haaretz gazetesi, seçim günü Netanyahu’nun sosyal medya faaliyetlerini analiz etti. Başbakanın her iki gönderisinden biri Araplara karşıydı ve bu durum, seçimlerin dürüstlüğüne ilişkin iddiaların zeminini hazırladı.
Nüfusun beşte birini oluşturan İsrail’deki Filistinli vatandaşların tepkisi anında geldi. Sandık başına akın ederek, daha önce hiç görülmemiş bir şekilde 19 sandalye kazandılar ve Likud ile Yashar’ın ardından parlamentodaki üçüncü büyük blok haline geldiler.
Hayatları boyunca seçimleri boykot etmiş olanlar ilk kez oy vermeye gittiler.
Bu, ani bir aydınlanma değildi. Her Filistinli, İsrail’in demokratik görünmesi için sadece bir süs olarak kullanıldıklarını, ancak hayatlarını değiştirecek anlamlı bir yetkiye sahip olmadıklarını anlıyordu. Geçmişte, bunların biraz daha yarısından fazlası oy kullanmıştı.
Ancak bu sefer durum farklıydı.
İsrail’deki Filistinliler, Gazze’de yaşananların ve işgal altındaki Batı Şeria’da hâlâ devam edenlerin kendilerine de olabileceğini biliyorlar.
İsrail soykırım işledi ve cezasız kaldı. Bu oylama bir hayatta kalma oylamasıdır; açıkça ifade edilen, son derece varoluşsal bir korku.
Filistinli sosyolog Ameer Fakhoury, Middle East Eye’a şunları söyledi: “Varlığınız en önemli endişe haline geldiği anda, vatandaşlığın anlamı da değişir. Bir vatandaş, gerçek anlamda, sırf ölümden kaçınmak için siyasete girmek zorunda kalmamalıdır.
“Vatandaşlık böyle işleyemez. Hayatta kalmak baskın motivasyon haline geldiğinde, sıradan siyasi katılımın sınırları çöker. Vatandaşlığın sembolik ve gerçek anlamı temelden sarsılır.”
“Normal” bir demokratik ülkede böyle bir sonuç, muhalefetin zaferiyle sonuçlanırdı.
Ancak İsrail’de durum böyle değil. Netanyahu’nun ilk yenilgisi, Filistinlilere karşı ırkçılığın coştuğu bir şenliğe dönüştü.
İyi ya da kötü Arap yok
Channel 12 News, seçim günü ve sonrasında sosyal medyada Araplara yönelik ırkçı söylemlerde yüzde 400’lük bir artış yaşandığını bildirdi; Araplar, seçimleri çalmakla suçlanıyordu.
İsrail’in kamu yayıncısı Kan 11’in deneyimli gazetecisi Ayala Hasson, herhangi bir kanıt sunmadan, Filistinlilerin önderlik ettiği Ra’am ve Ortak Liste partilerinden yeni seçilen 19 Knesset üyesinden bazılarının “Hamas’a para aktardığını” iddia etti.
Netanyahu yanlısı bir gazeteci olan Hasson, Filistinli seçmenlerin yasadışı bir seçmen seferberliği kampanyası kapsamında içinde para bulunan zarflar aldıklarını söyleyerek seçimlerin dürüstlüğünü de sorguladı.
Siyasi görüşünüzün ne olduğu pek de önemli değil. Arap olmanız, suçluluğunuzun yeterli kanıtıdır.
Ra’am partisinin lideri Mansur Abbas, Yahudi devletini tanıyarak ve ulusal hizmet çağrısında bulunarak Siyonist bir gündemi açıkça benimsemiştir.
O da aynı muameleye maruz kaldı. Bu, ulusal kimliklerinden vazgeçen Filistinlilerin bile yalnızca Yahudiler için tasarlanmış bir siyasi sistemin parçası olamayacağı anlamına gelir.
Aynı şey, Gazze’deki soykırım sırasında yedek kuvvetlerde muharebe eri olarak görev yapmış bir İsrailli Yahudi ile evli olan Arap gazeteci Lucy Aharish’in başına da geldi.
Aharish, Likud’un önde gelen isimleri tarafından acımasızca eleştirildi.
Likud adayı Itzik Bonzel, Facebook’ta şöyle bir paylaşımda bulundu: “Sokaklarımızda istediğin kadar dolaşabilirsin, ancak sadece aramızda yaşamak seni hiçbir şekilde İsrailli yapmaz ve sen asla ne bizim bir parçamız, ne de İsrail halkının bir parçası olacaksın.”
Aharish, Filistin ulusal davasının bir muhalifidir. Bonzel, Aharish’in “bu topraklarda gerçek bir kökü olmayan yabancı bir varlık” olduğunu ve “asla İsrailli olamayacağını” söyledi ve sözlerini bir tehditle bitirdi: “Yerini bil.”
İsrail’deki Araplar, İsrail’deki geniş kesimlerin –muhtemelen artık çoğunluğun– gözünde iyi ya da kötü Arap diye bir şeyin olmadığı gerçeğini artık görmezden gelemez. Kimin kendi tarafına geçeceği önemli değildir.
Onlar için Filistinliler gayrimeşrudur ve Yahudi devletinden sürülmelidir.
Gazze’deki soykırım bununla bitmedi. İsrail’in kendi topraklarında da devam edebilir ve Filistin liderliği bunu göz ardı etmemelidir.
Bir Kanada radyo istasyonuyla yaptığım röportajda, Filistinlilerin gelecek seçimlerde tekrar oy kullanacaklarını düşünüp düşünmediğim soruldu. Bu sonuç onlara ilham verdi mi?
Bu sorunun aptallığı karşısında bir an için şaşkına döndüm.
“İlham almadım, dehşete kapıldım,” diye cevap verdim.
*Lubna Masarwa, Kudüs’te yaşayan bir gazeteci ve Middle East Eye’ın Filistin ve İsrail büro şefidir.

