1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Ateşkes maskesi altında devam eden yıkım
Ateşkes maskesi altında devam eden yıkım

Ateşkes maskesi altında devam eden yıkım

Yasin Aktay, İran ile ABD arasında ilan edilen ateşkesin gerçek bir barış değil, savaşın cephelere bölünerek yeniden organize edilmesi olduğunu ifade ediyor.

11 Nisan 2026 Cumartesi 15:41A+A-

Yeni Şafak / Yasin Aktay

Ateşkesin parçalanmış haritası: İran’da sükûnet, Lübnan’da kıyamet, ABD’de hezimet

Ortadoğu’da son kırk gün içinde yaşananlar, artık savaşlarda sadece askerî mühimmatın değil, anlamların, kavramların ve diplomatik imkânların da birer mühimmat gibi harcanıp tüketildiğini gösteriyor. “Ateşkes” denilen şeyin bile artık barışı değil, savaşın yeniden düzenlenmesini ifade ettiği bir dönemdeyiz.

İran ile ABD arasında sağlanan ateşkes, ilk anda küresel bir felaketin eşiğinden dönüldüğü izlenimini verdi. Ancak aynı saatlerde Lübnan semalarında başlayan bombardıman, bu ateşkesin aslında kimin için ve ne kadar geçerli olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Daha ilk anda anlaşıldı ki ortada bir ateşkes yoktu; sadece savaşın haritası yeniden çiziliyordu.

NE SAVAŞ ESKİ SAVAŞLARA BENZİYOR NE ATEŞKES NE DİL

Siyonist-ABD’nin İran’a saldırarak başlattıkları savaşın, konvansiyonel savaşlardan çok farklı olduğunu her safhasında görüyoruz. Ne savaş, bildiğimiz savaşlara benziyor; ne gerekçeleri, ne gidişatı ne de ateşkesi. Olabildiğince asimetrik bir savaşın, birkaç günde bile değil, birkaç saat içinde teknolojik olarak üstün güç lehine çözüleceği beklentisi —hatta iddiası— ile başladı. Ancak 40 günün sonunda, asimetrik dengenin zayıf tarafının nispeten basit ve zayıf silahlarının sanıldığından çok daha fazlasına kadir olduğu görüldü.

Basit ve ucuz silahlarla, çok ağır ve pahalı silahlara büyük zararlar verdirilebiliyor. Bunu Gazze’de de görmüştük. 500–1000 dolara mal edilen Yasin-105 roketleriyle, 5 milyon dolarlık Merkava tanklarının bertaraf edildiği savaşta esasen güçlü olan o roketler değil, onları taşıyan ve kullananların kalbi, inancı ve cesaretiydi. Teknolojinin her şeyi belirlediği zannedilen günümüz savaşlarında bu faktörün tamamen yok edilememiş olduğu bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

YANLIŞ HESAPLAR OLMASA SAVAŞLAR NE KOLAY KAZANILIR

İran’a yönelik savaşta da askerî üstünlüğün, İran halkını zaten bıkmış oldukları rejimden kısa sürede koparıp savaşın sonucunu belirleyeceği düşünüldü. Tam tersi oldu. 47 yıllık rejimden bıkmış olan halk, ABD-İsrail saldırıları karşısında kenetlenerek hiç beklenmeyen bir tepki verdi. Savaşlarda yanlış tahminler ve hatalı sosyolojik okumaların yanılttığı ilk ordu ABD ordusu değil. Esasen bir kez saldırmayı kafaya koyan güç, o andan itibaren yalnızca kendi saldırganlığını onaylayacak sosyolojik analizleri dikkate alır. Oysa daha genel ve tarafsız bir sosyoloji, dış saldırının çoğu zaman iç konsolidasyonu güçlendireceğini söyler.

Artık nükleerden başka kullanılmamış bir kozun kalmadığı, yüreklerin ağza geldiği bir anda Pakistan’ın girişimiyle başlayan ateşkes bile bilinen ateşkeslerden farklı. Hürmüz Boğazı’nın açılması karşılığında sağlanan bu iki haftalık ateşkes, Pakistan’ın yoğun arabuluculuğunun bir sonucu olarak “diplomatik başarı” diye sunuldu. Gerçekten de bu süreç, bölgesel aktörlerin ve küresel güçlerin dahil olduğu nadir bir mutabakat zemini üretmişti.

SEÇMELİ VEYA BİR TAKTİK OLARAK ATEŞKES

Ancak bu mutabakatın daha ilk saatlerinde ortaya çıkan bir gerçek, bütün tabloyu tersine çevirdi: Ateşkes, herkes için değildi.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları, bu “seçmeli ateşkes”in en çıplak ifadesi oldu. Ateşkes ilanından sadece saatler sonra başlayan hava saldırıları, ilk günlerde yüzlerce can kaybına yol açtı. Fakat asıl çarpıcı olan, saldırıların durmaması ve son iki gün içinde bilançosunun katlanarak artmasıydı. Bugün gelinen noktada hayatını kaybedenlerin sayısının 2000’e yaklaşması, artık ortada bir “askerî operasyon” değil, geniş çaplı bir yıkım olduğunu gösteriyor.

Başlangıçta İsrail basınında yer alan “ateşkes Lübnan’ı da kapsayacak” yönündeki bilgiler kısa sürede geri çekildi. İsrail Genelkurmay Başkanı’nın saldırıların süreceğini açıklaması ve ardından Netanyahu hükümetinin ateşkesin Lübnan’ı kapsamadığını ilan etmesi, bu savaşın en başından beri izlenen stratejiyi bir kez daha ortaya koydu: savaşın cephelerini ayrıştırmak ve her cepheyi kendi içinde yönetilebilir bir kriz alanına dönüştürmek.

ABD Başkanı Trump’ın da bu ayrımı açıkça teyit etmesi, bu stratejinin yalnızca İsrail’e ait olmadığını gösteriyor. Lübnan’ın “ayrı bir cephe” olarak tanımlanması, aslında savaşın sınırlandırılması değil, kontrollü bir şekilde sürdürülmesidir. Bu, klasik anlamda bir ateşkes değil; savaşın yeniden düzenlenmesidir.

Burada belki de ilk sorun, İran tarafının bundan haberdar olmamasıydı. İran, ateşkes görüşmelerine başladığında bunun bütün cepheleri kapsayacağını varsayıyordu. ABD ve İsrail ise İran’ın bu beklentisini bilerek, yalnızca kendi lehlerine olacak sınırlı bir ateşkesi yeterli gördüler. Böylece Hürmüz geçişi açılacak ve Tel Aviv’e yönelen İran füzeleri durdurulmuş olacaktı.

TIYNET: “ONLAR HİÇBİR ZAMAN AHİTLERİNDE DURMAZLAR”

Daha ateşkes anlaşmasının imzalandığı saatlerde Lübnan’a, tarihinin en büyük saldırılarından birini başlatan İsrail, aslında bilinen tıynetini bir kez daha ortaya koydu. Asıl dikkat çekici olan, bu tıynetin artık ABD’ye de sirayet etmiş olmasıdır. Bugün şahit olduğumuz şey, sözün, anlaşmanın ve diplomasinin hiçbir değerinin kalmamış olmasıdır. ABD ve İsrail, İran’la görüşmeler yürütürken savaşı başlatarak diplomasinin de savaşın bir taktiği olarak kullanılabileceğini açıkça gösterdiler. Gazze’de de benzer şekilde ateşkes, karşı tarafın elini bağlayan bir araca dönüştürülmüş; İsrail ise defalarca ihlal ederek saldırılarına devam etmişti.

Trump’ın, Dışişleri Bakanı’nın ve Beyaz Saray sözcüsünün savaşın başından beri yaptıkları açıklamalar, giderek siyasal bir söylem olmaktan çıkıp bir gürültüye dönüşüyor. Bir gün “tam ateşkes” denirken ertesi gün aynı anlaşmanın Lübnan’ı kapsamadığı ilan ediliyor. Trump’ın ateşkesi “daha büyük bir fetih için mola” olarak tanımlaması ise bu zihniyetin en açık ifşasıdır: Barış, bir hedef değil, yalnızca taktik bir aralıktır.

Bu dil, siyasetin ciddiyetinden uzaklaşıp psikolojik bir teşhir alanına dönüşüyor. “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” iddiası, ironik biçimde, Amerika’yı büyük yapan değerlerin aşındırılması pahasına dile getiriliyor. Sonuçta ortada ne tutarlı bir strateji ne de ikna edici bir söylem kalıyor.

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, sadece bir savaşın değil, aynı zamanda bir dilin ve bir siyasetin çöküşüdür. Ateşkesin anlamını yitirdiği, diplomasinin bir taktiğe dönüştüğü, sözün güvenilirliğini kaybettiği bir zeminde artık hiçbir anlaşma kalıcı değildir. Kısa vadede askerî üstünlük gibi görünen şey, uzun vadede derin bir meşruiyet kaybına dönüşmektedir. ABD ve İsrail bugün sahada güç üretiyor olabilir; ancak aynı anda kendilerini dünyadan tecrit eden bir süreci de hızlandırıyorlar.

Tarih bize defalarca şunu göstermiştir: Savaşlar cephede kazanılsa bile, anlamını kaybeden bir dilin üzerinde sürdürülemez. Eğer “ateşkes” artık herkes için geçerli değilse, o zaman adı konulmamış bir savaşın içindeyiz demektir—ve bu savaşın asıl sonucu, haritalardan önce anlamların yıkımı olacaktır.

HABERE YORUM KAT