“Yaşayan Kur’an” mı “Yeni Bir Kur’an” mı? -1

03.10.2009 20:06

Bülent Şahin Erdeğer

-R.İhsan Eliaçık’ın Aşırı-Yorumlarının Eleştirisi-

Giriş:

Bismillahirrahmanirrahim

Uzun yıllardır İslami camianın fikirsel gelişimine katkı sağlamaya çalışan İhsan Eliaçık “Yaşayan Kur’an: Türkçe Meal ve Tefsir” (İnşa Yayınları, Nisan 2007 İstanbul) isimli 3 ciltlik meal-tefsir çalışmasıyla Kur’an ilimleri alanında da ortaya bir hayli tartışmalı tezler öne sürmekte. Eliaçık’ın yeni bir tefsire duyulan ihtiyaca vurgu yapması Kur’an’ı anlama ve anlatma yolunda ortaya konan 3 ciltlik bu çalışmayı değerlendirmeyi gerekli kıldı. İlim ahlakı ve adalet gereği değerlendirme çalışmamız boyunca işlenen tüm konu başlıkları, meal-tefsirin müellifiyle İnşa yayınlarının merkezinde yaptığımız düzenli oturumlarla tartışılmış, yanlış anlamaya mahal vermeyecek düzeyde birebir olarak konuşulmuştur.

Makalemiz, Kur’an ilimleriyle ilgilenen bir okuyucu gözüyle söz konusu çalışmanın olumlu yönlerini vurgulamaya, sorunlu gördüğümüz yönlerini tartışmaya açmaya, açılım olarak değerlendirilebilecek kimi noktalarını ise öne çıkartmaya çalışacağız.

1- “Yaşayan Kur’an”’ın Olumlulukları ve Açılımlar:

 Çalışma’nın meale yüklediği anlam itibariyle 14 asır öncesi nüzul ortamından günümüz kültür evrenine aktarılması sorununun altı çizilmektedir. Harfi harfi çevirilerin teknik olarak doğru olsalar dahi meal’in hedefi açısından başarısız olduğu ortadadır. Meal aktarılan metnin mesajının 2. Dilde net olarak anlaşılabilmesi ise meal yapan müellifin 2. Dili de en az çeviri yapılan dil kadar iyi bilmesi ve metinde bunu gözetmesi gerekmektedir. Kur’an meallerindeki en önemli eksiklik türkçe cephesindeki kıtlıktır diyebiliriz. Kur’an’daki Arapça deyimlerin Türkçe’de karşılayabilecek atasözleri ve deyimlerle meallendirilmesi bu açıdan önemli bir gerekliliktir. Bu açıdan “Yaşayan Kur’an: Türkçe Meal-Tefsir” çalışması başarılı bir çaba olarak değerlendirlebilir. Yazar, çoğu deyimi Türkçe’deki izdüşümüyle meale yansıtmış tam olarak karşılığı olmayan Arapça kullanımları ise tefsir bölümünde açarak Türkçe’deki yankısını okuyucaya ulaştırmaya çalışmıştır.

Ayrıca Kur’an kelime ve kavramları Arapça sözlüklerin ve geçmiş dönem tefsirlerin yardımıyla izah edilmeye çabalanmış bu kavramların güncel yansımaları örnekleriyle verilmiştir.

Çalışma tefsir tarihinde “içtimai/sosyal tefsir ekolü” olarak adlandırlan okuma çizgisine mensup bir bakış açısı yansıtmaktadır. Kur’an’a mazlum-zalim çekişmesi çerçevesinde yaklaşılmakta ve bu yaklaşım tarzı pek çok ayetin güncelleştirilmesinde bir araç olarak kullanılmaktadır. Nüzul ortamının sıcak akışını günümüz okuyucusuna azami ölçüde yansıtmaya çalışan “Yaşayan Kur’an” Kitab’ı Muhammed(as) ve arkadaşlarının 23 yıl boyunca yürüttükleri İslami mücadele içinde anlamlı bir yere oturtabileceğimizi göstermektedir. 23 yıllık bu mücadelenin içinde hayat bulan Kur’an aynı zamanda bu mücadeleyi şekillendirmekte ve muhatabını bu mücadeleye dahil etmektedir. İşte bu denli sıcak bir ortamın tam ortasında yeralan İlahi hitabın 14 asır sonrasında bir “kutsal metin” olarak tekrar ediliyor oluşuna dikkatleri çeken müellif yeniden bugün vahyi mesajı güncelleştirmenin yollarını aramakta, nüzul ortamıyla günümüz ortamı arasında paralel örnekler vermektedir.

2- Eliaçık’ın Düşünsel Dünyası: “Liberal Sosyalist İslam”

Kanaatimiz odur ki, Eliaçık 28 Şubat sonrası Türkiye İslamcılığının yaşadığı kimi sorunlardan hareketle cemaat çalışmalarından kendisini özellikle soyutlamış, bireysel entelektüel etkinlik alanında ilerlemeyi seçmiştir. Bu bireysel entelektüel çabası esnasında ise eklektik bir düşünme tarzını “farklılık” adına içselleştirmiştir. Dolayısıyla özellikle gerek geçmişinde edindiği Seyyid Kutub-Mevdudi-Şeriati düşünsel mirasının üzerine Sir Seyyid Ahmed Han, Fazlur Rahman ve Muhammed Abid Cabiri’den yoğun etkilenmeleri de katmak gerekir. Siyasal İslami söylemden demokrat, liberal sosyalist bir dindarlık söylemine geçiş yapan Eliaçık’ın son dönem makalelerinde ve Yaşayan Kur’an’ında İslam’ın naturalist/materyalist yorumlanışını görebilmekteyiz. Gerek Kutub ve Mevdudi de gerekse de Fazlur Rahman ve Cabiri de kendi metodolojik tutarlılıklarını eserlerinde müşahade edebilmekteyken Eliaçık’ın düşünce dünyasında metodolojik bir arayışı, tamamlanmamış bir usul(süzlüğ)ü de görmekteyiz. Hüküm ayetleri konusunda tarihselci, müteşabih ayetlerde batıni/aşırı sembolist ama tüm Kur’an okumalarında naturalist bir tarzı gözlemlenmektedir. Marksist düşünür Hikmet Kıvılcımlı’nın Kur’an’ı materyalist perspektiften okumasına benzer bir anlamlandırma dizgesiyle karşılaşıyoruz. Bu sebeple “Yaşayan Kur’an” Kur’an metnine “rağmen” yapılan rasyonalist/batıni yorumlarla Mushafta olmayan yeni bir Kur’an niteliğine sahiptir.

3- “Sembolizm/Alegori/Müteşabihat” ile “Aşırı Sembolizm/Batınilik” arasındaki Fark

Kur’an’da bulunan müteşabih/sembolik ifadeler genellikle 3 yaklaşımla değerlendirimektedir. İlk yaklaşım Müteşabih’i muhkem/nesnel ilkeler eşliğinde okuyan tarzdır ki bu yaklaşım sahipleri Kur’an’da ifade edilen sembolik anlatımları, Gayb aleminde bulunan ve dünyadaki akılla doğrudan kavranamayacak olan kavramların dünyadaki yakın karşılıklıklarına benzetilmesi olarak tanımlarlar. Hayatında hiç kivi yememiş birine onun anlam dünyasındaki yakın karşılıklarla benzeştirilmesi gibi. Kivi Limon gibi ekşi, içi elma gibi yeşil, dışı patates gibi kahverengidir… Bu bağlamda sembolize edilen kavram ya da varlıkların var olmadığı anlamına gelmez. Sadece bizim fizik alemde anlamamız için fiziksel unsurlara benzeştirildiği anlamına gelir. Bir şeyin sembolik olması onun sembolle ifade edilmesi aslında yok olduğu anlamına gelmez. Örneğin cennet nimetlerinde resmedilen tablolar ilk muhatapların muhayyileleri dikkate alınarak yapılan benzeştirmeler olsa da bu cennetteki nimetlerinin var olmadığı anlamına gelmez. Bu kıstastan yola çıkarak Allah’ın, meleklerin, cinlerin vb. gaybi varlıkların varlıkları tartışma konusu değildir. Varlıkları sabit olan bu gaybi varlıkların özellikleri bizim anlayacağımız seviyede bu dünyadaki kimi kelime ve kavramlarla sembolize edilmektedirler. Ilımlı Ehl-i Sünnet (Eş’arilik ve Maturidilik) ve Mu’tezile bu yaklaşıma sahiptir.

İkinci yaklaşım ise Sembolizm’in aslında metafiziğin/gaybın olmadığı tüm sembolik anlatımların fizik alemde yaşanan olguların mitolojik yansımaları olduğunu iddia eder. Bir bakıma panteist ve naturalist bir alem tasavvuruna sahiptir. Örneğin konuşan Hüdhüd kuşu ile sembolize edilen aslında bir hithit komutanıdır, Tarihsel literatürde İhvan-ı Safa, İmamiye ve İsmailiye Şiası, Felsefi Tasavvuf, Hind-alt kıtası Ehl-i Kur’an ekolü gibi akımlarda kendini gösteren bu aşırı sembolizme tepki olarak müteşabihlerin anlaşılamayacağını iddia eden üçüncü yaklaşım tarzı olarak sembolizmi tamamen reddeden selefi tavırdan bahsedebiliriz. Bu tavrın ılımlı hali bilinemezci ileri hali ise ‘insanbiçimcilik/antropomorfizm’dir. (Konuyla ilgili kapsamlı bir araştırmalar için bkz. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur’an ve Aşırı Yorum, Kitabiyat Yay. Ankara 2004; Turan Koç, Din Dili, İz. Yay İstanbul 1998)

4- “Yaşayan Kur’an”’ın Zaafları:

a) Meleklere İman’daki Problem:

Melekler’e iman Kur’an’ın İman esasları arasında saydığı önemli bir iman alanıdır. Bakara 2/285’te İman esasları olarak “Allah’a, Melekler’e, Kitaplara ve Resuller’e İman” zorunlu olduğunu ifade etmektedir. Bu sebeple Meleklerin mahiyeti hakkında düşünme hakkı olduğu kadar İslam dairesi içerisinde kalarak “melek diye yaratılmış bir varlığa iman etmeyi sorgulama hakkı yoktur.” Ya da başka bir ifade ile Kur’an’da defalarca ifade edilen “melek” isminde ayrı bir varlığın varlığına iman etmemek ile İslam dairesinin içinde kalmak imkansızdır. isminde İhsan Eliaçık, çalışmasında ise en hafif ifadeyle “riskli” bir açıklama tarzı geliştirmektedir. Eliaçık, 2/98 ayetinde “Cebrail” kelimesini tefsir ederken şu açıklamayı getirmektedir: “Kur’an’ın genel olarak Allah’ın gücü, ruhu, hayat vermesi, rızık bitirmesi, bereketi, sevgi ve merhameti gibi “melekelerinin”, Sami muhayyilesinde özellikle, İbranca ve Arapça’da Melaike, Cebrail, İsrafil, Azrail vb. olarak algılanmasına doğrudan müdahale etmediğini görüyoruz.” (sf.67) bu yorumlamayı doğru kabul ettiğimiz de Allah’ın fiil ya da özelliklerinin melek olarak adlandırıldığını yani başka bir deyişle “Melek” diye yaratılmış bir varlığın olmadığını ifade etmiş oluruz. Allah’tan başka bir varlık olarak ifade edilen ve imanın temel esaslarından biri olan Meleklerin inkarına bizi götürecektir. Oysa Kur’an’da Allah’ın fiil ve özellikleri (Melekeleri) açık biçimde “Esma’ul Husna” olarak ta adlandırılan isimleriyle anlatılmaktadır. Melekler ise ayrı birer varlık kategorisi olarak ele alınmakta ve kendilerine has özellikleri olduğu ifade edilmektedir. Bu Kur’ani ayrıştırmaya rağmen Melek diye ayrı bir varlığın olmadığını ifade etmek Kur’an bütünlüğüne ve iman esaslarına uygun değildir. Oysa Rabbimiz Kur’an’da Meleklerin “Rahman’ın kulları” olduğundan bahsedilmekte hatta Müşrikler de Allah ile Melekler arasında ontolojik ayniyet kurmaları şiddetle eleştirilmiştir. Bir Kur’an’ı tefsir etmek gibi önemli bir iddia sahibinin Müşriklerle aynı söylemde buluşuyor olması düşündürücüdür. Bilindiği üzere Müşrikler Melekler’in kutsal varlıklar olduğuna ve bu kutsallığın/İlahiliğin ontolojik olarak Allahla ayniyet arzetmesinden dolayı olduğunu bu sebeple de Meleklere “Allah’ın kızları” dediklerini ifade etmektedirler. Aynı şekilde Hristiyanlar da “Kutsal Ruh” Cebrail Allah’ın konuşma/kelamullah sıfatının bir görüntüsü olduğunu ifade etmekte bu sebeple Cebrail’in Allah’ın “bir başka yönü” olduğunu ifade etmektedirler. Aynı ontolojik bağ/Allah’ın özelliklerinin farklı yansıması olduğu iddiası Hz. İsa için de ifade edilegelmektedir. Dolayısıyla İhsan Eliaçık’ın Melekler’in aslında müstakil birer varlık olmadıkları ve Allah’ın fiilerinin mecazi isimleri oldukları iddiası yukarıda ifadesini bulan Müşrikler’in ve Ehl-i Kitab’ın yaklaşımını çağrıştırmaktadır. Oysa Arapça’da iki kelimenin ayrı olarak ifade ediliyor oluşu o iki şeyin birbirinden farklı iki şey olduğunun birincil kanıtıdır. Hele ki bu iki kelime Allah ve Melekler’e iman ise bu konuda fikir yürütürken n azından çok dikkatli ve mütevazi olunmalıdır. Zaten bu konuya Tefsir’in 3.cildinde şöyle değinilmektedir:

“Böyleyken Tuttular kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydılar. Doğrusu İnsanoğlu çok nankördür” (Zuhruf 43/15) Bu ayeti açıklarken “Allah’ın bölünmez bütünlüğü” olarak tanımlayan müellif “Samed” kavramıyla açıklamaktadır. Ama ne ilginçtir ki Melekler’in aslında Allah’ın fiileri olduğunu iddia eden yazarımız Zuhruf suresinin 15. ayetini Samed kavramıyla ilişkilendirirken Allah’ın bir parçası sayılan kullar’ın melekler olduğunu ifade eden 19. ayette hiçbir açıklama yap(a)mamaktadır. Oysa ayet şöyle demektedir:

“Onlar Rahman’ın kulları olan melekleri de dişi yaptılar. Onlar yaratılırken yanlarında mıydılar? Bu yaptıkları bir kenara not ediliyor. Hepsinin tek tek hesabını verecekler.” 43/19

Evet, yazar bu ayete hiçbir açıklama getir(e)memektedir. Kur’an’ın bize haber verdiğine göre Melekler Allah’ın kullarıdır. Ve yaratılışlarının olduğu zamandan bahsedilmektedir. O halde Melekler Allah’tan ayrı, kul olan varlıklardır. Allah’ın fiileri’nin hangileri yaratılmış hangileri zatidir (bizzat Tanrısal özdür) bu konu derin felsefik-kelami bir tartışma konusu iken bu konunun halka yönelik sade bir meal-tefsir çalışmasında yüzeysel olarak gündem yapılması ise anlaşılır gibi değildir. Yine Kur’an’dan okumaktayız ki Melekler Allah’a ibadet etmekten çekinmezler. (Bkz. 21/19-20) Ayrıca Nisa suresi 4/166. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Bilesin ki, Allah kendi bilgisi ile sana indirdiğine şahitlik eder, melekler de şahitlik ederler. Zaten şahit olarak Allah yeter!”

Zaten, müellifimiz 2/98’de yaptığı açıklama’dan sonra 37/164 ayetine getirdiği açıklama ile de çelişkiye düşmektedir. Eliaçık’ın Melekler’e getirdiği yorum tarzı’nın İslam düşünce tarihi’ndeki konumuna da bakmak gerekir. İlmi açıdan Kur’an hakkında ortaya koyacağımız düşünceler, açıklamalar, yorumlar ya da çıkarımların kökeninde Kur’an’ın nazil olduğu dil yapısı ve ilk dönem dilsel tefsir’leri (Ferra’nın “Meani’ul Qur’an” ve Ebu Ubeyde Ma’mer’in “Mecaz’ul Qur’an” isimli eserleri gibi) dikkate alınmak zorundadır. Şayet dilsel bir analiz/çıkarım yapacaksak Kur’an’ın nazil olduğu ortama en yakın kaynaklara dayanmalıyız. Bu temellendirme yeni fikirlerimizin ve açılımlarımızın sağlamlığını ortaya çıkartacaktır. Bu ahlaki kaygıyı göz önüne alarak Eliaçık’ın yorum tarzının İlk dönem kaynaklara dayanmadığını söyleyebiliriz. Meleklerin rasyonalize edilmesi çabası özellikle Hind-Alt Kıtasında 19-20. yy’da ortaya çıkan Modernist Ehl-i Kur’an ekolüne dayanmaktadır. Bilindiği üzere Ehl-i Kur’an ekolü sünneti tamamıyla inkar eden ve Batı Rasyonalizmiyle Kur’an yorumunu sentezleyen bir tarza sahiptir. Bu sebeple mucizenin varlık olarak imkanını reddedip, gaybi varlıkların varolmaması gerektiği tezini sahiplenirler. Bu sebeple özellikle Sir Seyyid Ahmed Han ve Gulam Ahmed Perviz meleklerin Allah’ın fiilleri olduğunu iddia etmektedirler. Eliaçık’ın özellikle Sir Seyyid Ahmed Han’ın melek yorumunu dillendirdiğini ifade edebiliriz. Tarihteki melek tasavvurundan sonra İslam’daki melek tasavvuruna geçen Ahmed Han aslında Müslümanların tasavvur ettiği türden bir meleğin olmadığını, bunun sadece “Allah’ın yarattığı kuvvelerden bir kuvve” olduğunu belirtir. Meleklerin tasavvur edildiği gibi varlıklar olmadığını söyleyen Ahmed Han aksine En’am suresi 8 ve 9. ayetleriyle bu tasavvurun reddedildiğini iddia eder. Kendi görüşünün Muhyiddin İbn’ül Arabi ve Fusus şarihi Konevi tarafından da yıllar önce ifade edildiğini belirtir. (Ahmed Han, Tefsir’ul Kur’an 1:55-58’den naklen Hind-Alt Kıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, Abdulhamit Birışık, İnsan Yay. İst. 2001 sf. 334)

Kendisiyle yaptığımız görüşmelerde de Sir Seyyid Ahmed Han’dan yoğunlukla ilham aldığını ifade eden Eliaçık’ın meleklere getirdiği yorum tarzı Sir Ahmed Han’ın yorumlarının da ötesine taşımaktadır. Ahmed Han, meleklerin yaratılmış kuvve/enerjiler olduğunu düşünürken, Eliaçık açıkça meleklerin Allah’ın güçleri/isimlerinin ifadesi olduğunu ileri sürmektedir.

Meleklere imanı Allah’a imandan ayrı bir cüz olarak değerlendiren Kur’an’a rağmen Meleklerin Allah’ın kendi zatının yansımaları olarak değerlendiren Eliaçık Söyle onlara: “Eğer yeryüzünde yürüyen melekler iskân etmiş olsaydı, elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik (17/95) mealindeki mesajı nasıl yorumlamaktadır? Kendisi ilgili ayete düştüğü dipnotta sadece mucizelerin olmadığını anlatmaya çalışmaktadır.

Cebrail'in Peygamber’e görünerek vahiy getirmesi olayını Resulullah’ın Allah’ı görmesi/hayret makamı (bkz. 53/6-15. Ayet çevirisi ve dipnot) olarak yorumlaması da yeni problemler doğurmaktadır. Eliaçık ayete getirdiği yorumda Resulullah’ın Fenafillah’ın eşiğine geldiğini ancak “Fena” olmadan geri döndüğünü iddia etmektedir. “5- Ona muazzam bir güce sahip olan öğretti. 6- Eşsiz güzelliğe sahip görkemi her yanı kapladı. 7- Yüksek ufuk çizgisinde belirdi. 8- Sonra yaklaşarak iyice sarktı. 9- Aralarında iki yay mesafesi kalıncaya kadar; hatta daha da yakınına.” Allah’ın kendisi için bu denli mekan izafe eden ölçüler kullanması düşünülemeyeceğinden sarkan’ın Cebrail olduğu söylenmiştir. Yine Hz. Aişe’nin tabiriyle “Kim Peygamberimiz Allah’ı gördü derse yalan söylemiş olur.” Şayet Allah ile fena olma kavramını Resul için kullanacaksak bu Tevhid ve tenzihe aykırı durumlar ortaya çıkartacaktır.

İkinci yazımızda “Yaşayan Kur’an”’da ‘olmayan’ mucizeleri konu edineceğiz…

 

Selam ve Dua ile

  • Yorumlar 117
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim