1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Yapısı Bozulmaya Çalışılan Ailenin Geleceği
Yapısı Bozulmaya Çalışılan Ailenin Geleceği

Yapısı Bozulmaya Çalışılan Ailenin Geleceği

“Müslüman aile, mutlaka anne-baba, evlenene kadar kız çocuklar, erkek çocuklar eşleri ve çocukları ve büyük ebeveynlerin ve yerine göre eşlerin kardeşlerinin yer aldığı aile demek olan büyük aile değildir.”

A+A-

Aile üzerine çalışmalarıyla bilinen SEKAM (Sosyal Ekonomik Araştırmalar Merkezi) Prof. Dr. Mustafa Aydın'ın “Ailenin Geleceği” başlıklı makalesini yayınladı.

Makalesinde öncelikli olarak ailedeki değişimin mahiyetini ortaya koyan Mustafa Aydın, yazısında materyalist-pozitivist-feminist yaklaşımların aileye nasıl baktığı üzerinde de duruyor. Ailenin bütünsel yapısının bozulmaya çalışıldığını vurgulayan Aydın, geleceğe dönük ailesel sorunların ve bu sorunların muhtemel çözümleri hakkında açıklamalar getiriyor.

İşte o makale:

AİLENİN GELECEĞİ

Prof. Dr. Mustafa AYDIN

Aile ile ilgili tartışmalardan birisi de şüphesiz ailenin geleceğidir. Özellikle de ailenin geçirdiği değişim ve dönüşümler karşısında soru güncelliğini korumaktadır. Gelecekte aile ne olacak, ortadan kalkacak mı ya da kendisi olmaktan çıkıp bambaşka bir şey mi olacak, değişimler bizim ailemizi ne derecede etkileyebilecek? Gerçekten bu sorulara kehanete kaçmadan belli mevcut nesnel verilere dayalı olarak nasıl bir cevap verilebilir? İşte kısa bir zaman aralığında sunacağım tebliğ bu sorulara bir makul cevap arama abasını ihtiva etmektedir.

mustafa-aydin.jpg

Bu gün aile ile ilgili olarak hemen pek çok kimsenin kaygıları ve endişeleri var. Yani pek çok kişi ailenin kötüye gittiğini düşünmektedir. Şüphesiz bu durum aileye verilen önem ve duyarlılıktan kaynaklanıyor ve tabii ki bu hassasiyeti saygı ile karşılamak gerekir. Ancak değişip dönüşen aile konusunda olumlu ve olumsuz çizgiler vardır ve bunları daha bir gerçekçi yaklaşımla birbirinden ayırmak gerekir.

Şüphesiz aile bir değişim geçiriyor. Ancak bu değişimi bütünüyle olumsuz saymak mümkün değildir. Her şey değiştiği gibi aile de değişiyor ve bu kaçınılmaz bir şeydir. Herhangi bir şeyin değişmemesi beklenemez. Yaratılış, yaşama ve nihayet yok olma yasaları her şeyi içine alır. Aile de bunun dışında değildir.

Ailedeki Değişimin Mahiyeti

Burada değişimi genel olarak olumlu ve olumsuz olarak ikiye ayırmak gerekir. Ayrıntıya girmeden söylemek gerekirse olumlu değişme her hangi bir varlığın kendi iç dinamikleriyle, yaratılışının tabi olduğu ilkeler çerçevesindeki değişmedir. Buna karşılık olumsuz değişiklikler genelde, değişen nesnenin tabiatına zıt olarak birilerinin de yönlendiriciliğiyle meydana gelen değişmedir. Kur’an buna tabii düzen hilafına bozmak anlamına gelecek şekilde fesat adını vermektedir. Bu anlamda aile uzun bir zamandır, ifsatla ifade edilebilecek bir süreç yaşamaktadır.

Bu bağlamda, eskiden beri ailenin ortadan kalkmasını veya tabiatından çok farklı bir biçim almasını savunan marjinal diyebileceğimiz kesimler buluna gelmiştir. Sosyalist, ibahatçı akımlar bunun tipik örnekleridir. Ama özellikle modern kültür dönemi adı verilen son bir kaç yüzyıldır buna yenileri eklenmiştir. Modern kültür çevrelerinde, beklentilerinde bazı küçük farklılıklar bulunsa bile Marksist, materyalist, evrimci pozitivist, katı feminist gibi bazı kesimler ailenin ortadan kalkacağı veya en azından doğasına aykırı bir durum kazanacağı noktası üzerinde durmuşlar ve hatta böylesi bir beklentinin içinde olmuşlardır. Modern kültür de bu bağlamda bazen planlı bazen plansız aileye bir erozyon süreci yaşatmaktadır.

Bunlardan Marksistler, ailenin insanlığın başlangıçlarında olmadığını, daha sonra ekonomik alt yapı temelinde, özel mülkiyetin ortaya çıkışına bağlı olarak doğduğunu ve egemen sınıfların yararını sağlama ve haksızlıkları pekiştirme işlevini yerine getirdiğini düşünmüşlerdir. Buna bağlı olarak da bekledikleri proletarya devrimi ile birlikte ortadan kalkacağını varsaydıkları devlet, hukuk ve din gibi ailenin de sona ereceği iddia ve beklentisinde ola gelmişlerdir. Gerçi ailesizlik dönemi için örnek gösterdikleri ve Altın çağ adını verdikleri hayali geçmişi açıklayacak bir tarihsel veri bulamadıkları gibi onun gelecekte ortadan kalkacağına ilişkin bir izah da getirememişlerdir.

Çin ve SSCB devrimleriyle yaşanan fiili süreçte de bekledikleri olmamıştır. Bu iki sistemde de kendiliğinden kalkmayan ve tarihsel bir burjuva kalıntısı saydıkları ailenin yapay ve zorlayıcı bir yolla tasfiyesine girişmişlerdi. SSCB’de 1927-1930 arasında Kolhoz Projesi, Çin’de 1948-1960 yılları arasında Komün Programı çerçevesinde kadın ve erkekleri düzenli karı-koca ilişkilerinin dışında rastgele cinsel ilişkiye götürerek babalık, doğan çocuklar da hemen annelerinin elinden alıp sıradan emzikli kadınlara vererek annelik olgusunu ortadan kaldırmayı düşünmüşlerdi. Böylece anne- baba- çocuk ilişkileri gibi en önemli öğelerini yok etmek suretiyle aileyi ortadan kaldırmış olacaklardı. Akrabalık soy gibi diğer ailesel öğelerin tasfiyesi bunları izleyecekti. Ama başaramadılar, gerilimler yaşandı ve gizlice anne, baba çocuk ilişkileri kurulmaya çalışıldı. Rusya’da 3, Çin’de 12 yıl zorlamadan sonra bu insanlık dışı uygulamalardan vazgeçildi. 1970 sonrasında bu iki ülkenin de anayasalarında “Aile toplumun temelidir” ilkesi yer almaktadır.

Materyalist Pozitivist Yaklaşım

Materyalist/pozitivist bilimci çevreler de zımnen ailenin kalkacağı beklentisi içinde oldular. Evrimsel bir gelişme sürecine bağlı olarak ailenin bitmesini düşlediler. Ailenin bitebileceğine ilişkin en önemli argümanları her sosyal kurum gibi ailenin de toplumsal gelişmelere paralel olarak değiştiği, bu çerçevede sanayi toplumunun aileyi ufaladığı idi. Bir atomizasyon süreci yaşanmaktaydı ve bu durum ailenin ortadan kalkabileceğinin en önemli delili sayılmıştı. Bu arada atomize aile örnekleri kabul edilen, tamamlanmamış, parçalanmış ve çözülen aile tipleri bu beklentinin en belirgin örnekleri kabul edilmişti. Yani başından itibaren aile oluşturmamış, bir erkek –çocuk ve daha çok da kadın- çocuk halinde ortaya çıkan ve tamamlanmamış aile adı verilen tip veya öncesinde bir aile oluşturmuş bulunan ama herhangi bir nedenle bir araya gelemeyen eşlerden birisinin çocukla sürdürdükleri parçalanmış veya çözülen aile örnekleri ailenin gidiciliğine ait dayanaklarıydı.

Aslında bu yaklaşımda ciddi yanlışların olduğunda şüphe yoktur. Bir küçük aile tipi olan çekirdek aile bir son olmadığı gibi atomizasyona örnek verilen aile tipleri de insanlığın ilk karşılaştığı tipler değildir. Ancak demografik yoğunluğun da etkisiyle artış gösterdikleri söylenebilir.

Pozitivist yaklaşımın ailenin erozyonuna ilişkin en çarpıcı delillerinden birisi akrabalık ilişkilerindeki gevşemelerdir. Sosyal bilimciler arasındaki genel bir kanaate göre akrabalık gibi ailesel ilişki ağları modern kültür karşısında her geçen gün erozyona uğramaktadır ve bu kaçınılmaz doğal bir süreçtir. Aile ve ailesel olguların erozyona uğradığına ilişkin yargı doğru olabilir ama bunun doğal bir süreç olduğuna ilişkin iddia gerçek dışıdır. Çünkü yakınlık kültürüne karşı açılmış ciddi bir savaş vardır. Bu kültürde kandaşlık ilkellik olarak tahkir edilmekte, evlilik bağlamında akrabalarla kurulan evlilik hiçbir ciddi veriye dayanmaksızın ruhsal ve bedensel rahatsızlıkların sebebi gösterilmektedir.

Katı Feminist Yaklaşım

Maalesef bir katı feminist kesim de aileye karşıt bir tavır sergilemektedir. Genel olarak kadın sorunlarının çözümünün, kadını ailenin içinden çıkarmakla sağlanabileceğini iddia etmektedirler. Yani buna göre bu katı feminist çevreler aileyi erkeğe özgü bir kurum olarak ele almakta ve kadının orada her halükarda ezilmekte olduğunu düşünmektedirler. Buna bağlı olarak da kadının sorunlarının çözülmesinin özgürleşmesine, özgürleştirilmesinin ise aile denen ortaklıktan ayrılmasına bağlamaktadırlar. Erkeğin kadını metalaştıran cinsel sömürüsüyle mücadele yerine, kadının da erkeğin bu anormal konumuna getirilmesini savunmaktadırlar. Tabi bu süreç erkekle karşılaştırıldığında doğası itibariyle zaten edilgin olan kadını daha bir sömürü malzemesi, daha kolay temin edilebilir bir tüketim maddesi haline getirmektedir. Tabi burada aile şöyle ya da böyle zarar görmektedir.

Bu noktada feministlerin kullandıkları ve çözümleyici olarak ileri sürdükleri argümanların büyük bir kısmı sorunludur. Mesela kadın erkek eşitliği böylesi bir söylemdir. Aile bağlamında kadın erkek eşit değil, artıları ve eksileri olan varlıklardır, bir birlerini tamamlayan eşlerdir. Esasen sosyolojik bir gerçektir ki hangi gruplaşma olursa olsun, eşitliğin bozulması üstüne oturur. Önemli olan eşitlik değil, eşitsizlik ortamında karşılıklı olarak birbirine bağımlı olan, bunun bilincini taşıyan birlikler oluşturabilmektir. Aile içinde taraflar için kullanılan eşin de böylesi bir anlamı vardır. Günlük hayatta da mesela bu mal ile fiyat arasında muadelet anlamına bir eşleştirme vardır ama eşitlik yoktur. Eşler de eşler arasındaki ilişki de böyledir. Gerçi son zamanlarda aklı başında bir feminist kesim de sorunları artık eşitlik değil, hak bağlamında ele almaktadırlar. Sözgelimi Sosyal güvenlik yasasındaki “kadın erkek 65 yaşında emekli olur” maddesine haklı olarak itiraz etmişlerdir. Çünkü bu eşitlik bir birine eş değildirler. Doğum ve benzeri şartlara bağlı olarak kadınlar daha çok yıpranmakta ve daha erken bir yaşta emekli olması hakkaniyete daha uygun düşmektedir. Unutulmamalıdır ki adalet bağlamında var olmak ayrı bir beşeri ve sosyal olgudur.

Ailenin Bütünsel Yapısı Bozulmaya Çalışılıyor

Bu gelinen noktada denebilir ki bir kurum olarak aile kalkmadı ve kalmayacaktır. Çünkü insan fıtratında onun temelleri vardır. Bir başka kuruma devredilemeyen en temel işlevlere sahiptir. Şüphesiz bu işlevler varlığını sürdürüyor ama onu olumsuz etkileyen bir ilişki ağı da gerçekleşiyor. Her beşeri oluşum gibi farklı şartların bileşkesinde aile de bir dönüşüm yaşıyor ve bundan doğan ciddi sorunlar vardır. Dolayısıyla da burada önemli olan bu sürecin iyi değerlendirilebilmesi; kaygılara bir cevap bulunabilmesi, yeni durumlara yeni çözümlerin üretilebilmesidir.

Bilindiği üzere aile birbirini tamamlayacak şekilde yaratılmış bulunan iki ayrı cinsin insan soyunu da sürdürmek üzere cinsel ve kültürel bağlardan oluşan evlilikle cinsel hayata da meşruiyet sağlayan en deruni bir birincil ilişki sistemidir. Aileyi en iyi anlatabilecek kavramlardan birisi eş kavramıdır. Eş birbirine denk düşen bir başka deyişle muadeleti bulunan taraflardır.

Esasen sosyologlara göre ailenin temel fonksiyonları birincil ilişki adını verdikleri en derunu dostluk ilişkisi, neslin devam ettirilmesi ve cinsel hayata meşruiyet kazandırmadır. Bunlar ayrı düşünüldüğünde bile bu işlevlerin en deruni gerçekleşim alanı ailedir. Hiçbir dostluk grubu, aile düzeyinde birincil ilişkiyi gerçekleştirme şansına sahip değildir. Mesela çok deruni gözüken nişanlılık dönemi bile, bu ikincilliği ortadan kaldıramamaktadır. Sağlıklı bir cinsel hayat aile içinde olabileceği gibi, insan soyunun sürdürülmesi ise zaten aile dışında mümkün değildir. Ancak burada önemle belirtmeliyiz ki bunların aile için önemi bir organik bütünlük içinde gerçekleştirilmeleridir. Bunlar, yani dostluk, cinsellik ve çocuk birbirlerinden koparıldıkları zaman aile dışı ve sağlıksız hale gelirler.

Ne var ki modern kültür bunları birbirinden ayrıştırmaktadır. Ailenin geleceği ile ilgili kaygıların önemli bir kısmı, ailesel olguların ayrışarak bunların ayrı ayrı başka biçimlerde ve yerlerde gerçekleşebileceğine ilişkin düşünce ve pratiklerin oluşmasıdır. Gerçekten de burada modern kültürün önümüze koyduğu sorun aileyi meydana getiren unsurların ayrıştırılması, onun tevhidi niteliğinin bozulmasıdır. Gerçekten de bu gün modern kültür paganist karakterine uygun olarak aileyi dönüştürmekte değersiz, bir tüketim alanı haline getirmektedir. Aileye, cinsellik, evlilik, neslin devam ettirilmesi gibi unsurların ve bunların birliğini sağlayan önemli işlevlerin çözülmesini getiren, bir kısmı planlı bir süreç yaşatılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki aile, bunlardan herhangi birisine değil, bunların bütünlüğüne verilen bir addır. Yukarıda da belirtildiği üzere burada mesela eş (zevc- zevce) kavramı bile fevkalade anlamlıdır. Eş, bir ortaklığın eşit üyeleri değil, ruhsal, sosyal, cinsel çok yönlü ilişkilerin muadil taraflarıdır.

Yalnız modern kültür Marksist yaklaşımda olduğu gibi ailenin kendiliğinden bitmesini beklemekle yetinmemekte aygıt ve örgütleriyle aileyi ayrıştırmaya çalışmaktadır. Modern kültür bu çerçevede aile ile cinselliği, cinsellik ile çocuğu, çocukla evliliği birbirinden ayırmakta buna karşılık aile yerine birlikteliği, evlenme yerine sapkın bir cinsel ortaklığı ikame etmek için uğraşmaktadır. Aile, çocuk, evlilik gibi olguların bileşkesinde mahremiyetin de katkısıyla bir derinliğe sahip olan cinsel hayat, salt organik bir eyleme, Anthony Giddens’ın deyimiyle bir plastik cinselliğe dönüştürülmektedir. Buradaki plastik cinsellik, sorumlulukları olmayan bir ilişki biçimidir. Kırda birleşen iki hayvanın birbirlerine ödeyecekleri bir diyetin olmaması gibi.

Günümüzde pratikte ailenin aşılmasını düşleyen çevrelerin en çok kullandıkları argümanlardan birisi “birliktelik” adı verilen yaşam olgusudur. Aynı veya ayrı cinsler arasında cinsellik konusunda oluşturulan ortaklık ailenin yerine geçen veya geçebilecek olan bir olgu olarak takdim edilmektedir. Burada sorun aile olmayan bir şeyin aile olarak takdim edilmesidir. Birliktelik, sapkın ve meşruiyet dışılığını görmezlikten geldiğimizde bir gruplaşma biçimidir. Alış-veriş grubu, din grubu, eğitim grubu gibi. Ne var ki özellikle Batı dünyasında birileri bunu ısrarla ailenin yerine kaim bir oluşum olarak takdim etmekte ve çoğu eşcinsel bazıları bir fantezi olarak kilisede nikâh kıydırmaktadırlar.

Aile Yapımızın Geleceği

Bu genel söylenenler açısından dönüp baktığımızda şüphesiz ailemiz de değişip dönüşmekte olumlu olumsuz durumlar yaşanmaktadır. Ailemizin bugünkü durumu ve geleceği üzerinde dururken daha gerçekçi bakmamız ve konuşmanın başında söz konusu ettiğimiz olumlu olumsuz durumları daha sağlıklı bir biçimde belirlememiz gerekmektedir. Aile adına bir şeyler yapacaksak bu mutlak gereklidir. Bu açıdan bakıldığında bazı fevri yaklaşımlardan da uzak olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

Aile yapımızın gidişiyle ilgili, birbirine zıt iki genel kanaat vardır. Bunlardan birisi ailemizin çok sağlam olduğu, ikincisi ise kötüye gittiği, geleceğinin hiç de iyi görünmediği görüşleridir. Hemen belirtelim ki bu görüşün ikisi de eksiktir. Topyekûn toplumsal sıkıntıların yaşandığı savrulan bir dünyada ailenin çok sağlam olduğunu ve sırtımızı gönlümüzce dayayabileceğimizi düşünmek sağlıklı bir yaklaşım olmadığı gibi belli açık verilere dayanmadan ailenin her haliyle kötüye gittiğini söylemek de doğru olmaz. Hatta bu noktada bazı karşılaştırmalarda bulunmak ve mesela dünün veya geleneksel ailenin her haliyle iyi olduğunu bu günkü halin her haliyle hatalı olduğunu ileri sürmek de sağlıklı bir görüş olmaz. Bu işin artıları eksileri vardır ve tabii ki modern kültür etkisindeki süreçte bir yığın eksi vardır.

Bu durumu dünden bugüne işleye gelen aile içi ilişki ağında görmek mümkündür. Ama iyi geride kalmıştır, gidiş kötüyedir, en azından mevcut korunmalıdır, temel esprisinde toplanabilecek muhafazakâr refleks hemen her çağda var olagelmiştir. Bu çerçevede daha önceki dönemde aile yapısının şimdikinden daha iyi olduğunu ilişkin bir kanaat ileri sürüle gelmiştir.

Tabii ki benim burada anlatmak istediğim şey mevcut gidişin mutlak iyiye yönelik olduğu değil; olumsuzluk ile ilgili noktaların ve bunların sebep ve sonuçlarının neler olduklarının ve çözümü için neler yapılabileceği konusunda daha net görüşlere sahip olmamız gerektiğidir. Bunu bir örnekle anlatmak gerekirse modern kültürün de etkisiyle İslâmi olduğunu düşündüğümüz geniş ailemizin küçülmesinden duyduğumuz hayıflanma böylesi bir iştir. Yani Müslüman ailesi, mutlaka anne-baba, evlenene kadar kız çocuklar, erkek çocuklar eşleri ve çocukları ve büyük ebeveynlerin ve yerine göre eşlerin kardeşlerinin yer aldığı aile demek olan büyük aile değildir. Burada kastedilenin iyi bir ilişki ağı olduğunu anlamada zorlanmayız ama bizim için sorun büyük ailenin çözülmesi değil, büyük-küçük ilişkiler ağının yozlaşması olmalıdır.

İşin gerçeği İslâm’ın bir geniş aile önerisi yoktur. Bildiğimiz kadarıyla sahabe aileleri, yine tarihsel bir uygulama biçimi olarak Osmanlı ailesi büyük şehir merkezlerindeki konakta yaşayan esnaf ailesinin dışındakiler küçük aile idi. Şer’iye sicillerinden anladığımıza göre çok eşlilik yaygın olmadığı gibi çocuk sayısı da ortalama iki-üç civarında idi. Tabii ki bu aile çizgisi, özel yüklemelere sahip olan çekirdek veya modern aile değildi. İslâm açısından önemli olan ailenin büyük veya küçüklüğü değil, yakınlık kültürünü üretip sürdürebilecek şekilde fonksiyonel olmasıdır. Bu fonksiyon kazandırılamadığı takdirde büyük aile küçükten daha fazla sorunlu olabilir. Dolayısıyla ailenin küçülmesinden şikâyetçilik muhafazakâr bir refleksten, çözümler de gerçekçi olmayan önerilerden ibaret kalabilir.

Esasen sosyolojik bir ifadeyle ailemiz önemli bir yapısal çizgide belirgin bir değişikliğe uğramamıştır, ama fonksiyonel olarak ilişkiler ağında çok ciddi bir değişiklik yaşanmaktadır. Sağlıklı olmayan bir toplumsal dönüşüm aileye indirgenmeye çalışılmaktadır. Bir kesim siyasal muhalefetini din karşıtlığına dökmekte, bunu da muhafazakârlık üzerinden yürütmektedir. Kadın–erkek arasındaki ilişkiler başta olmak üzere sosyal davranış örüntüleri erozyona uğratılmaya çalışılmaktadır. Sözün kısası bunlar aile dışı tortulardır. Çokça tartışılan ve adı aile dizisine çıkmış bulunan TV dizilerinin “aile dizileri” olarak nitelendirilmesi de gerçekten manidardır. Maalesef bugün aile yapımız işlevsel değişim bakımından Batının 80 yıl önce yaşadığı süreci yaşıyor. Aileyi aşağılayan çıkışlar var, bir kesim ideolojik politik tavrını dinin ve ailenin karşısına dikiyor.

Geleceğe Yönelik Ailesel Sorunlar ve Çözümler

Burada önce bir şeye dikkatinizi çekmek isterim. Ailesel olarak görülen sorunların önemli bir kısmı sırf ailesel sorunlar değil, toplumda başlayan ve ailenin içerisine kadar giren toplumsal sorunlardır. Şüphesiz sosyal hayatın bir bütünlüğü vardır, her şey her şeyle ilgilidir. Ailesel sorunlar topluma, toplumsal sorunlar aileye geçmektedir. Ama yer yer ailenin özel olarak hedef alındığını söyleyebiliriz. Mesela değişik toplumsal sorunlar, ailesel sorunlar olarak gösterilmektedir ki son zamanlarda sıkça tartışılan “Birliktelik” bunun tipik bir örneğidir. Birliktelik olarak nitelenen sorun sırf bir ailesel sorun değildir bir toplumsal çözülme sorunudur. Ama bunu birileri bir aile sorunu olarak görmekte biz de öyle algılamaya çalışmaktayız.

Ailesel sorunlar, toplumsal sorunlardan ayrı düşünülemez. Bundan dolayıdır ki aileyi tüm toplumsal şartlardan soyutlanmış bir güvenlik kalesi olarak düşünemeyiz. Çünkü bir süre sonra aile bunu çekemediği zaman bu bizi hayal kırıklığına uğratabilir. Esasen çözümlerde de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Mesela dışarıdaki çalışma düzeni aile düzeninden soyutlanamaz. Sözgelimi bu gün kadın dışarıda çalışmadığında da sorun hemen çözülüverecek değildir.

Ailenin bugününü göz önüne alan ve geleceğe yönelik çözümler üretmeliyiz. Üstelik bu çözümler kendi ailemize yönelik olmalıdır. Ailenin daha iyi bir geleceği için Batıda da yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Ne var ki modern kültürünün paradigmaları sağlıklı bir çözümlemeye fırsat vermediği için bu çözümlerin önemli bir kısmı yeni sorunlar doğurmaktadır. Eşitlikçi yaklaşımlar, aile malını eşler arasında ortak hale getiren yeni mal rejimleri, boşanma zorluğu, bunlardan bazılarıdır. Eşitlik kışkırtması karşılıklı çatışmaları, mal rejimi erkeklerin getirdikleri malı ortak kılmasından dolayı nikâh altına girmemeyi getirmekte, boşanma zorluğu aileyi bir cendere görüntüsüne sokmaktadır. Tabi burada bazı söylemlerin özel olarak kışkırtıcı bir nitelik taşıdığını ifade edebiliriz. Mesela aile üyelerinden kadın haklarının öne çıkarılması şüphesiz çözülmesi gerekli bir sorundur ama aileyi çözücü bir başka işlevi de yerine getirmektedir.

Yine Batıda ortaya konan bazı çözüm önerilerinin önemli bir kısmı bizim kültürel dünyamızla örtüşmemektedir. Mesela Amerika’da uzmanların gözetiminde gerçekleştirilen deneme evliliği böylesi bir şeydir. Onun için ailenin gelecek tasarımında önerilen çözümler kendi kültürel değerlerimizle uygunluk arz etmelidir.

Aile toplumlara göre bir değişim geçire geldi. Bu çerçevede mesela genelde tüccar toplumlarda küçük, tarım toplumlarında büyük, arazi şartlarının çetin olduğu yerlerde daha tutkun, düzlüklerde daha gevşek dokulu bir yapı taşıya geldiği kabul edilmiştir. İlahi dinler bu doğal mekanizmayı değiştirmekten çok ilişkiler ağını düzenlemenin yollarını göstermişlerdir.

Esasen erdemler güzellikler biraz da iradi benimseyişleri gerektirir. Din ve aile bu alanların başında gelmektedir. Aile sorunlarının çözümünde dine büyük ihtiyaç vardır. Ancak bu çözümlemede dini genellemelerden, indirgemeciliklerden uzak olmak gerekir. Mesela İslâm’a göre yapısal çerçevede formel bir aile modeli çizmek sorunlu bir iştir. İslâm tüm kurumsal yapılarımızda bir değersel işleyiş ve fonksiyon olarak devreye girer. Önemli olan işleyiştir.

Aile dinin yanında önemli bir sosyal kontrol kurumudur. Bu bilindiği için bazı çevreler din karşıtlıklarını aileye de yansıtmaktadırlar. Ülkemizde tipik bir süreç işlemekte, siyasal tavır din karşıtlığına, dine karşı tavır da aileye karşı tavra dönüşmektedir. Daha sade bir anlatımla politik bağlamda dine tavır koyuş, aileye tavır koyuş olarak karşımıza çıkmaktadır. Önemli bir kısmı kadınlardan oluşan bazı (aile) platformlar(ın)da belirttiğimiz bu tabloyu açıkça görmek mümkündür.

Sonuç olarak denebilir ki bir kurum olarak aile devam ediyor ve edecek, ama normal sayılabilecek değişimin ötesinde bir dönüşüm de yaşıyor. Dolayısıyla yeni şartları gözeten yeni önerilere ihtiyaç vardır. Nasıl olumsuz yönlendirilebiliyorsa aile süreci olumlu da yönlendirilebilir. Her değişim bir yapılanma ile biter. Söz konusu çözülme ve yeniden yapılanma sürecinde İslâmi değerlerin işleyiş mekanizmaları olarak devreye girmesi gerekmektedir. Yoksa ailesel olguların tevhidi bütünlüğünü kurma şansımız yoktur. Sözün kısası biz de bu dönüşüm sürecinde değer yargılarımıza ters düşmeyen çözümlemelerle yönlendirici katkılarda bulunabiliriz.

Kaynak: sekam.org.tr

HABERE YORUM KAT

1 Yorum