1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Tatvan'da "Kur'ân Akletme" Semineri Yapıldı
Tatvan'da "Kur'ân Akletme" Semineri Yapıldı

Tatvan'da "Kur'ân Akletme" Semineri Yapıldı

Tatvan Özgür-Der’in “Yolumuzu Aydınlatan Kur'ânî Kavramlar” üst başlığıyla devam eden cuma seminerlerinde bu hafta “Kur'ân'da Akletme” konusu işlendi.

A+A-

Haksöz Haber

Her hafta farklı bir Kur'ânî kavramın işlendiği seminerlerin bu haftaki konuğu, Tatvan Özgür-Der’den Hüseyin Yıldırım idi. Murat Yıldırım'ın moderatörlüğünü yaptığı seminer, Tatvan Özgür-Der binasında gerçekleştirildi.

Seminer; Erol Kutlu'nun okuduğu Kur'ân-ı Kerîm ve Türkçe meâliyle başladı.

Hüseyin Yıldırım, sunumunda şu hususlara değindi:

Akletme kavramı, Arapça (ayn-kaf-lam) kökünden türemiştir. İsim olarak akıl, ‘akale, ya'kilu’ fiilinin mastarıdır. Kelime Kur'ân'da isim olarak değil fiil olarak geçer. Akıl, sözlükte; engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelmektedir.

Kur'ân'da bu kavramın kelime/sözlük anlamıyla kullanıldığı bir âyet bulunmamaktadır.

Akletme, kavram olarak; insana verilen düşünme, kavrama, anlama, ölçüp tartma, mukayese ve muhakeme etme yeteneğidir. Âyetlerin ışığında konuya baktığımızda aklın, beş duyumuzdan da istifade ederek merkezi kalp olarak tanımlanan anlama, yargılama, gerçeklikle bağlantı kurarak düşünme, iki farklı şeyi birbirinden ayırma, benzer iki şey arasındaki bağlantıyı kurma, eşya ve olayları düşünüp değerlendirerek hüküm çıkarma kabiliyetidir. Dolayısıyla yapılan bir işin ‘akletmek’ olması için gerçekten aklın/kalbin devreye sokularak düşünülmesi gerekmektedir. Hevaya tâbi olmanın, hislerle hareket etmenin, kalabalıklara uymanın adı akletmek değildir.

Akletme ile ilgili Kur’ân’daki tüm kullanımlar kavramsal anlamda kullanımlardır.

Akletme ile ilgili Kur'ân'da geçen başlıca kalıplar şunlardır: 1. Efela ta'kilun (Hâlâ akletmeyecek misiniz?), 2. La Ya'kilun (Akletmiyorlar.), 3. Le'allekum Ta'kilun (Umulur ki akledersiniz.), 4. Li kavmin Ye'kilun (Akleden bir topluluk için.).

Aşağıdaki âyetleri bu kullanımlara örnek olarak verebiliriz:

1.) Efela ta'kilun (Hâlâ akletmeyecek misiniz?)

2/BAKARA-44: İnsanlara birr’i (tezkiye ve teslim olmayı) emrediyorsunuz da siz kendinizi unutuyor musunuz? Ve siz, Kitab’ı okuduğunuz halde hâlâ akıl etmiyor musunuz?

6/EN'ÂM-32: Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu, takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmez misiniz?

12/YÛSUF-109: Senden önce, kendilerine vahyettiğimiz şehirler halkının adamlarından başkasını göndermedik. Onlar yeryüzünde dolaşmazlar mı? Artık baksınlar! Onlardan öncekilerin akıbetleri (sonları) nasıl oldu? Ve takva sahipleri için ahiret yurdu mutlaka daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?

21/ENBİYÂ-10: Andolsun ki; içinde, sizi zikreden (sizden bahseden) bir kitap indirdik. Hâlâ akıl etmez misiniz?

21/ENBİYÂ-67: Size ve Allah’tan başka taptığınız şeylere yazıklar olsun. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?

23/MU'MİNÛN-80: Ve hayat veren ve öldüren, O’dur. Ve gece ve gündüzün ihtilâfı (karşılıklı dönüşümü), O’na aittir (O’nun hükmüdür). Hâlâ akıl etmez misiniz?

28/KASAS-60: Ve size verilmiş olan herşey aslında dünya hayatının meta’ıdır (malıdır) ve ziynetidir (süsüdür). Ve Allah’ın katında olanlar daha hayırlı ve daha bakîdir (kalıcıdır). Hâlâ akıl etmez misiniz?

2.) La Ya'kilun (Akletmiyorlar)

10/YÛNUS-42 Onlardan seni dinleyen kimseler var. Fakat akıl etmiyorlarsa sağırlara sen mi duyuracaksın?

10/YÛNUS-100 Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir kimsenin (bir nefsin) mü’min olması (mümkün) olamaz. Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap) verir.

29/ANKEBÛT-63 Ve eğer onlara: "Semadan suyu indiren ve böylece onunla arza ölümünden sonra hayat veren kimdir?" diye sorarsan mutlaka, "Allah" derler. De ki: "Hamd, Allah’a aittir." Hayır, onların çoğu akıl etmezler.

5/MÂİDE-58 Ve namaza çağırdığınız (ezan okuduğunuz) zaman, onu oyun ve alay konusu edindiler. Bu, onların akıl etmeyen (aklını kullanmayan) bir kavim olmaları sebebiyledir.

5/MÂİDE-103 Allâh Bahire, Saibe, Vasıyle ve Ham (isimleriyle tanımlanan bir kısım kurbanlıklar) diye bir şey hükmetmemiştir (bu bir kısım insanların uydurmacılık geleneğidir). Ne var ki, hakikat bilgisini inkâr edenler, Allâh üzerine yalan uyduruyorlar! Onların çoğunluğu aklını kullanmaz!

8/ENFÂL-22 Muhakkak ki; Allah katında, (yerde yürüyen) hayvanların en şerlisi (kötüsü) akıl etmeyen sağır ve dilsizlerdir.

39/ZUMER-43 Yoksa onlar, Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar bir şeye (bir güce) malik olmasalar ve akıl etmeseler de mi?"

3.) Le'allekum Ta'kilun (Umulur ki akledersiniz)

12/YÛSUF-2: İnnâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).

Muhakkak ki Biz, O'nu Arapça Kur’ân olarak indirdik. Böylece siz akıl edersiniz.

6/EN'ÂM-151 De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım; O’na bir şeyi ortak koşmayın. Anne, babaya ihsanla davranın. Yokluk (fakirlik) sebebiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de yalnız Biz rızıklandırırız. Kötülüğün açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haklı olmanız hariç kimseyi öldürmeyin ki; onu Allah haram kıldı. İşte bunları size vasiyet (emir) etti. Böylece siz, akıl edersiniz.”

40/MU'MİN-67 O ki, sizi topraktan yarattı. Sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan (rahim duvarına asılı bir damladan). Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarır ki sizin en kuvvetli çağınıza ulaşmanız, daha sonra da yaşlanmanız için. Ve sizden bir kısmı, ihtiyarlamadan önce vefat ettirilir (öldürülür). Ve (bir kısmınızın da) belirlenmiş bir süreye ulaşmanız için. Ve umulur ki siz böylece akıl edersiniz.

2/BAKARA-242: Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz akıl edersiniz.

57/HADÎD-17: Allah’ın, arzı, ölümünden sonra ona hayat vererek dirilttiğini bilin. (Böylece) âyetleri size açıklamış olduk. Umulur ki, böylece siz akıl edersiniz.

4.) Li kavmin Ye'kilun (Akleden bir topluluk için)

13/RA'D-4 Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar (kara parçaları) ve üzüm bağları, ekinler ve budaklı ve budaksız, hurma ağaçlarından bahçeler vardır. Aynı su (tek bir su) ile sulanır ve Biz onların bazısını bazısına, yenmesinde (tadına, lezzetine ve kokusuna göre) üstün kılarız. Akıl eden kavim için muhakkak ki bunda, âyetler vardır.

16/NAHL-12 Ve gece ve gündüz, Güneş ve Ay ve yıldızları sizin emrinize verdi. Onlar, O’nun (Allahû Tealâ’nın) emri ile size musahhar (emrinize amade, hazır) kılındılar. Muhakkak ki bunda, akıl eden bir kavim için, elbette âyetler (deliller) vardır.

16/NAHL-67 Hurma ve üzümden, şeker (hurma şerbeti, üzüm suyu, şıra) ve güzel bir rızık edinirsiniz. Muhakkak ki bunda, akıl eden bir kavim için elbette bir âyet vardır.

2/BAKARA-164 Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yarar sağlayarak denizde akıp giden o gemilerde, O’nun (Allah’ın) gökten su indirip böylece onunla, ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde, orada bütün hayvanlardan yaymasında, rüzgârların (değişik yönlerden) esmesinde ve yerle gök arasında musahhar (emre amade) kılınmış bulutlarda, akıl eden kavim için mutlaka âyetler (deliller) vardır.

Görüldüğü gibi Kur'ân; aklı, vahyi ve hayatı birbirinden ayırmamakta; hem kitabın sunduğu, hem de afaktan ve enfüsten gelen delillerin akledilmesiyle imanın, istikametin, hak üzere oluşun, doğru hükümler vermenin ve cehennemden kurtuluşun mümkün olabileceğini söylemektedir. Eğer akletmezsek Allah, ricsi üstümüze boca eder; gözümüzü perdeler, kalbimize ağırlıklar koyar. Doğru yolu bulmamız asla mümkün olmaz.

Akletme; kalbin bir fonksiyonu olarak Allah’ın ilim, hikmet ve kudretini gösteren yazılı ve kevni ayetleri üzerinde düşünmek ve gerekli sonuçları çıkarmaktır. Kur’ân’ın kast ettiği aklın merkezi kalptir. Yani akletme kalple gerçekleşir. Hac 46’da; "Akledecek kalpleri" ifadesiyle anlama ve düşünme merkezi olarak "kalp" gösterilmektedir. Araplar akletmenin merkezini kalp olarak görüyorlar ve kalbi akılla özdeş tutuyorlardı. Kur'an da bunu aynen benimsedi. Araplar için akletmenin kalbe nisbeti; görmenin göze, işitmenin kulağa nispeti gibiydi.

Kur’ân akıl’dan değil, ‘Akletmek’ten söz eder. Çünkü Vahyi anlamak için gaflet hali üzerinde bulunmayan, sürekli zikredici faal akla ihtiyaç vardır. Durağan, fonksiyonsuz, atıl ve pasif bir akıl değil, dinamik, aktif, işleyen ve çalışan bir akıldır söz konusu olan. Durağan, uyuyan, fonksiyonsuz, atıl ve pasif bir akıl, bir de müstağni ve mütekebbir bir akıl sahibini hedefine ulaştıramaz. Çünkü kullanılmayan bir şey yok hükmündedir.

Allah, âyetlerini, ‘aklını kullanan bir toplum için’ geniş ve türlü misallerle açıklamıştır. Kur’ân, muhatabını düşünmeye ve aklını kullanmaya teşvik eder. Akleden, aklını kullanan insan faydanın büyüğünü ve çoğunu, zararın ise az ve hafif olanını tercih eder. İnsan aklıyla bilgi, deneyim edinir ve aklını kullanarak iman eder. Dolayısıyla akıl insana verilen ve onu diğer iradesiz varlıklardan ayıran en büyük nimetlerden biridir.

Kur’ân’ın ‘akıl sahipleri’nden kastettiği; beyin dediğimiz et parçasına sahip olanlar değil, aklını kullanan, akleden bir kalbe sahip olanlardır. Kur’ân’ın övdüğü akıl ve akıl sahipleri, vahiyden bağımsız akledenler (Rasyonalist) değil, vahyin ışığında akledenlerdir. Yani Kur’ân’i bir akla sahip olanlardır. Bu nedenle Akıllı olmak, yani aklını kullanmak ile akılcı olmak farklıdır. Zekâ ve akıl da farklı şeylerdir. Herkes zeki olabilir, fakat akıl sahipleri yani aklını kullananlar yalnızca müminlerdir. Çünkü Kur’ân’ın övdüğü akıl sahipleri bir bilgi ve basiret üzere akledip imana ulaşanlardır. Diğerleri ise aklı kötüye kullananlardır, yanlış kullananlardır. Kur’ân bunlara “Akletmeyenler” der.

Yüce Allah insanları akletme, iyiyi kötüden ayırt etme yeteneği ile yaratmıştır. Bu nedenle Akletmeyi, kullarına verdiği aklı kullanmayı, ayetlere karşı kör ve sağır olmamayı ve esas menfaatlerinin nerede olduğunu idrak etmelerini emretmiştir. Bu emri yerine getirmek insanın olmazsa olmaz sorumluluğudur. Zira İnsanı sorumlu kılan akıllı olmasıdır. İman olayı akletmekle gerçekleşir. Akletmeyen imandan mahrum kalır. Bu nedenle akıl nimetinden mahrum olan deliler için sorumluluk yoktur. İnsana akıl ve irade verildiğine göre sorumludur.

Yüce Allah'ın insana lütfettiği en büyük nimetlerden biri akıldır. Ancak insanın doğru yolu bulması için akıl sahibi olması yeterli değildir. Bu sebeple peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Gözün görebilmesi için güneş ışığına ihtiyacı olduğu gibi aklın gerçeği özellikle gayb âlemini- kavrayabilmesi için de vahyin ışığına ihtiyacı vardır. Allah'ın insanlara iki elçisi vardır; ilki bâtıni elçi olan akıl, ikincisi de zahirî elçi olan peygamberdir. Öncelikle bâtıni elçiyi (akıl) kullanmadan zahirî elçiden (peygamber) yararlanmak mümkün değildir; çünkü peygamberin öğretisinin sahih olduğu akılla bilinir. Akıl olmasaydı din yaşayamazdı, din olmasaydı akıl şaşkın kalırdı. Onun için Allah Teâlâ bu ikisini birbirine bağlamıştır. Tabiri caiz ise “Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber insanın dışındaki akıldır”

Aklın da, vahyin de sahibi Allah’tır. Vahyin bize ulaştırdığı, aklın üstesinden gelemeyeceği alanlara ait bilgi, belge ve haberlerdir. Akıl bu belge, bilgi ve haberlerin hiçbirisini kendi gücüyle vahiyde mevcut olduğu doğruluk ve isabetlilikte asla saptayamaz. Çünkü aklın bunları elde edecek verileri ve gücü yoktur. Bizler, soyut biçimde kendimizi, çevremizi ve bizi var edeni düşünebiliriz. Ama nasıl ve nereden geldiğimizi, sonunda nereye gideceğimizi düşünerek asla bulamayız. İşte vahiy bize, bizim düşünerek bulamayacağımız konularda bilgi verir. Öyleyse vahiy, akla rehberlik yapmak üzere, aklın faaliyet yetki ve güç alanının dışında bize gelen ek bir nimet ve rahmettir. Demek ki vahiy akıl için bir denge unsuru ve akla rehber olan bir kaynaktır. Vahiy, insanın aklına kılavuz olsun diye gönderilmiştir. Vahyin kılavuzluğundaki akıl yolunu şaşırmaz, yolunu bulur. Akıl, kendisi gibi bir nimet olan vahiy karşısında onu anlamak için gerekli bir alettir ve aklın asıl fonksiyonu, faaliyeti vahye ulaştıktan sonra başlar, böylece istikamet kazanır.

Aklın, hayatın tüm sorunlarını çözecek, tek başına kendini yönetecek bir gücü olmadığı için Allah, insanlık tarihi boyunca vahiyler göndererek akla rehberlik ettirmesi, aklın doğal ihtiyacından kaynaklanır. Çünkü aklın bir sınırı, bir kapasitesi vardır. O, her şeyin ölçüsü değildir. Onun, sınırını aşan noktalarda acziyetini itiraf etmesi, en akıllı davranış tarzıdır.

Zaten delilsiz bir konuda kendini ne kadar zorlarsa, o kadar yanlışını çoğaltır. Eğer akıl tek başına her sorunu çözebilseydi, vahye ve model resullere gerek kalmazdı. Ama bütün bunlar yine de aklın insandaki lokomotif konumunu unutturmamalıdır.

Akıl, yaratılırken özgür bırakılmış bir yetidir. Seçim/tercih yeteneği, özgürlüğünün gereğidir. Bir akıl, vahyin karşısında ona aykırı fikir üretiyorsa o artık sapmış, tabiatından kaymış, sıyrılmış bir akıldır ve hevanın emrine girmiştir. Hâlbuki vahyin tabiatı ile aklın tabiatı paraleldir. Çünkü vahiy fıtrata uygundur. Akıldan istenen de bu fıtrat üzere yürümesidir. Aklın söz konusu paralelliği bozması akıllılık değildir. Yeteneği doğrultusunda özgürlüğünü kötüye, fıtratının zıddına kullanan akıl sahibi, artık akleden insan olmaktan çıkmış, şeytanların iğvasına aldanmış, kendini müstağni görmüş, raydan çıkmıştır.

Akıl, dini/vahyi anlamak içindir, yoksa dine/vahye düzen/şekil vermek için değildir. Böyle bir durum aklı sahasının dışında kullanmaktır (daha doğrusu kullanmamaktır) aklı sahasının dışında kullanmak ise, ona saygı değil, hakarettir; onun kadrini bilmemektir.

Kur'ân'ın ışığında, akletmeye engel hususları aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

1- Fizikî engeller;

2-Delillerin yetersizliği ve zan;

MU'MİN-56 Muhakkak ki, kendilerine gelmiş bir sultan (delil) olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin sinelerinde sadece (Allah’a) ulaşamayacakları bir kibir vardır. Artık Allah’a sığın, muhakkak ki O, en iyi işiten ve en iyi görendir.

HUCURÂT-12 Ey âmenû olanlar! Zandan çok sakının. Muhakkak ki bazı zanlar günahtır. Ve tecessüs etmeyin (merak edip insanların hatalarını araştırmayın). Sizin bir kısmınız diğerlerinin dedikodusunu yapmasın. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Elbette ondan tiksinirsiniz. Ve Allah’a karşı takva sahibi olunuz. Muhakkak ki Allah, tövbeleri kabul eden ve Rahîm olandır

3- Heva;

FURKÂN-43 Hevasını ilâh edinen kişiyi gördün mü? Yoksa sen mi ona vekil olacaksın?

KAMER-3 Ve yalanladılar ve de kendi hevalarına tâbî oldular. Ve bütün işler kararlaştırılmıştır.

4- Günahın hayat tarzına dönüşmesi/alışkanlık olması;

5- Taklit, gelenekçilik ve atalar dini;

BAKARA-170 Ve onlara: “Allah’ın indirdiği şeye tâbî olun!” denildiğinde; “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (yola) tâbî oluruz.” dediler. Ve eğer, onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi?

MÂİDE-104 Ve onlara: “Allah'ın indirdiğine (Kur’ân'a) ve Resûl’e (itaate) gelin.” denildiğinde; “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey (dîn) bize yeter (kâfi)” derler. Ya onların babaları (bu gerçeklere ait) bir şey bilmiyorlarsa ve hidayete ermemişlerse de mi?

6- Duygular;

MÂİDE-8 Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allah için kavvâmîn olun (hakkı ayakta tutun)! Adaletli şâhidler olun! Ve bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın! O takvaya en yakın olandır. Allah’a karşı takva sahibi olun. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.

RÛM-29 Hayır, zalimler ilim sahibi olmaksızın heveslerine tâbî oldular. Bundan sonra Allah’ın dalâlette bıraktığını kim hidayete erdirebilir? Ve onların yardımcıları da yoktur.

ALAK-7 Kendini müstağni görmesi (Allah’a ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını sanması) sebebiyle.

Seminer, soru-cevap faslının ardından sona erdi.

tatvan_cuma_semineri-(3).jpg

tatvan_cuma_semineri-(1)-001.jpg

tatvan_cuma_semineri-(2)-001.jpg

Etiketler : , , ,

HABERE YORUM KAT