Suyu Bulamayan Adam

02.12.2009 22:47
Suyu Bulamayan Adam
"Kemalizm mağlubiyet ve çözümsüzlükten beslendi." Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam hatıratını Haksöz Haber için Ahmet Murat Kaya değerlendirdi.

"Sen köylüsün! Evet, bir köylü…

Yani toplumun tortusu… Bir mülkiyet budalası."

Nazım Hikmet.

(Suyu Arayan Adam s:240)

Ahmet Murat Kaya / Haksöz Haber

Suyu Bulamayan Adam

Otobiyografi okumak, tarihi olayları ve dönemleri anlama konusunda önemli bir yer tutuyor. Zira resmi tarih yazımlarının kısmen de olsa çerçevesi dışına çıkma imkânı olabilen bu türden eserlerde ilginç veriler bulunabilmektedir.

Bir insanın hayatını yazması bazı eleştirmenlerce çok masum kabul edilmez. Aslında bir tür kişisel resmi tarih yazımı örneği olsa da, siyasal kurguların sosyal hayata olan yansımasını gözlemek açısından da verimli örnekler oluşturduğu da bir vakıadır. Bu noktada hayatını kaleme alan şahsın, bir takım hatalarını gizlemek üzere, manipülatif ifadeler kullanabileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Şevket Süreyya'nın Suyu Arayan Adam hatıratını okurken bu türden hisleri zaman zaman yakalamak mümkün. "Acaba gerçekten mi böyle düşünüyor, yoksa hayatına yaydığı pragmatizmin bir benzerini de bu hatıratta mı gerçekleştiriyor?" soruları çok sık olarak zihninizde canlanıyor. Enver Paşa, Tek Adam ve İkinci Adam kitapları ile beraber düşünüldüğünde, Şevket Süreyya'nın operasyonel eserler kaleme aldığı da göz önünde tutulursa, bu hatırata da bir rezerv koymak kaçınılmaz olacaktır.

Hayatının ilk yıllarından itibaren siyasi bir ilgisi bulunan Şevket Süreyya, Osmanlıcılık ile başlayan siyasi düşüncesine, İttihatçılık, Turancılık, Komünizm ve nihayet Kemalizm ile devam ediyor. Hemen hemen dönemin tüm siyasi renklerini üzerinde taşıyan Aydemir, biriktirdiği tecrübe ve gözlem gücüyle beraber düşünüldüğünde, zor bulunacak türden kıvrak zekâlı bir Cumhuriyet aydını profili çizmektedir.

Erken Gençlik, Osmanlıcılık

Bir insanın bireysel serüveninden yola çıkarak bir takım psikolojik yorumlarla bulunduğu zihinsel noktayı anlamlandırmak mümkün müdür? Bu pek tabii olabilir görünse de, söz konusu kişi Kemalist dönemin radikal laik-milliyetçi bir unsuru olursa, artık her canlının altında bir buzağı aramak kaçınılmaz oluyor. Zira ustaca bir anlatım diline sahip olan yazarımız, tam da bu noktada kişisel serüvenini Anadolu'nun makûs talihi ile özdeşleştirmekte, şartların sonucu oluşan doğal bir netice olarak Kemalist Türkiye'yi izah edebilmektedir. Başka bir ifade ile "içinde bulunulan ahval ve şerait böylesi bir duruma el verse de, olayların bağlamı göz önüne alındığında bu durumun çok doğal izahları olabilecektir" klasik tezini estetsize etmiş bir aktördür, Aydemir.

Önceleri Bulgaristan'ın (ki o zamanlar Osmanlı toprağı idi) Deliorman şehrinde varlıklı bir hayat süren babası, Balkan Savaşları sonucunda Edirne'ye göç etmek zorunda kalmış ve geçimini de artık bahçıvanlıktan sağlamaya başlamıştır. Böyle bir geçmiş üzerine Balkan Savaşlarında ölen bir ağabeyi de eklediğimizde, küçük yaşlarda itibaren, Osmanlının yıkılışının yarattığı sosyal travmaların tam da merkezinde bir Şevket Süreyya tablosu ile karşılaşıyoruz.

Çocukluğundaki mahalle savaşlarını uzun uzadıya anlatan yazar, vakti geldiğinde mahalle mektebine ve daha sonra da Askeri okula yazdırılır. Okul duvarlarına asılmış olan Osmanlı haritalarında gördükleri büyük topraklar ile övünen okul öğrencilerinin ruh hallerini anlatan Aydemir'in siyasi haritası da yavaş yavaş oluşmaya başlar.

"Vatan, devlet sınırlarının varabildiği her yerdi. Sınırlarımız nereye varıyorsa vatanımız orasıydı. Bu sınırlar ise ordumuzun gidebildiği yerlerdi. İmparatorluğun orduları nerede iseler vatanın sınırları da oradaydı.

O halde ordu vatanın temeliydi. Devleti yaşatan ordumuzdu. Biz de bu ordunun çocuklarıydık."(S:41)

Son derece heyecanlı bir milliyetçilik algısı ile başlayan gençlik yıllarının bu ilk dönem idealleri, Osmanlı'nın her gün daha fazla toprak kaybetmesi ve padişahın bu olanlar karşısında biçare kalmasıyla yıkılma aşamasına girmiştir. 1911'lerde daha ne olduğunu anlaşılamadan, Girit, Tuna eyaletleri, Bosna –Hersek ve Osmanlı Afrika'sı ve Ege adaları kaybedilmişti.

"Bu yıkılış, artık, sadece bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayalin sona erişiydi. Bir ruhun, bir zihniyetin çöküşüydü. Bir masal, bir imparatorluk masalı sona eriyordu. Meğer bizim saltanat dediğimiz şey bir gaflet uykusuymuş."(s:49)

Gençlik, Turancılık

Henüz delikanlılık çağlarına adım atan Şevket Süreyya, tümüyle bir cepheye dönüşmüş Edirne'dedir. Ağabeylerinden birini Edirne savunmasında kaybeden yazar, içinde bulundu bu dönemleri büyük bir hayal kırıklığı olarak tanımlamakta, askeri okulları dolduran öğrencilerin, yeni fikri arayışlar içinde kaynadığını ifade etmektedir. Zira Osmanlı'nın ihtişamıyla yetişen bu gençler için Düvel-i Muazzama'nın çizdiği vatan sınırları, hayallerinin çok çok altındadır. Dar ve utanç vericidir.

"…vatan, artık sadece devletin sınırlandırdığı topraklar demek değildi. Yani, vatan, sadece ordunun hâkim olduğu yer demek değildi. Hem de asıl olan vatan değil, milletti."(s:55)

Kitabı okurken, dikkat çeken önemli bilgilerden biri de bu sayfalarda geçiyordu. Burada yazar, önceleri hakir görülen "Türk" ün, kendisiyle övünülen bir unsur olarak doğuşuna tanıklık etmektedir. 1911'li yılardır.

"Fakat biz Türkler, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiçbir zaman dile getirmezdik. Irkımızı da bilmez, inkâr ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece:

-Osmanlı!

der, geçerdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıcaydı. Tarihimizin de Osmanlı tarihi olduğu gibi. Reddedilen, inkâr edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumi kanaate göre Türk, kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı."(s:56)

Şevket Süreyya Aydemir, o yılları anlatırken başka bir detaya daha yer verir. Kendisi ilk defa olumlu anlamda "Türk" kavramının kullanılması ve ırk merkezli milliyetçilik tezleriyle o yıllarda "Türk Yurdu Mecmuası" (1911-1931) ile tanışmıştır. Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi Türkçülüğün ideologlarının çıkardığı mecmua, yönünü kaybeden kalabalıklar üzerinde derin tesirler yaratmış ve hiç şansı yokmuş gibi görünen Türkçülük fikrinin hızlı bir şekilde taban bulmasına vesile olmuştur. Suyu Arayan Adam'da bunun psikolojik arka planını gösterecek çok sayıda malzeme bulunmaktadır.

Artık Türklüğün şerefli bir şey olduğunu keşfeden yazarımız için, dünya algısı da, hayaller ve ideolojiler de yeniden çizilmekteydi. Milletin adı Türk, ülkenin adı Turan'dı. Balkanlardan, Çin'e uzanan bir coğrafya üzerine, Osmanlı'nın yerini doldurabilecek hayaller ve hedefler gelişiyordu. Böyle bir zihinsel atmosferde Birinci Dünya Savaşı patladı.(1914)

Son ağabey de Kafkas cephesinde ölünce, Şevket Süreyya'yı ağabeyinin yerini dolduracak bir bilinç ile 1915'de Kafkas cephesine asker olarak katılmış halde görürüz. İstanbul'dan başlayan tren yolculuğu boyunca Anadolu'yu gözlemler.

Anadolu'nun Keşfi

İstanbul'dan Erzincan'a kadar süren bir tren seyahati boyunca hayal kırıklılıkları birbirini izler yazarımızda. Okulda öğrendiği cennet Anadolu ölü bir dünya parçasıydı aslında. Her gün biraz daha çölleşiyordu.(s:75) İnsanlar tarih öncesi çağlarda yaşıyormuşçasına, mağaralarda, açlık, sefalet ve cehalet içindeydi. Evet, Osmanlı Anadolu'ya hiçbir şey bırakmamıştı.

"Bir büyük masal ki, sonu hiçlikle biter"(s:79)

Fiziki şartların kötülüğü bir yana, askerler arasındaki cehalet de sarsmıştı Şevket Süreyya'yı. Askerlere öğretmenlik yaptığı bir dönemi anlatırken ilginç örnekler verir:

"Peygamberimiz kimdir?

deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez Peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi:

"Peygamberimiz Enver Paşadır!" dedi…

"Peygamberimiz sağ mı, ölü mü?"

deyince iş gene çatallaştı… Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür lafını tuttu… Peygamberimiz sağdır diyenlere:

"O halde peygamberimiz hangi şehirde oturur?

diye sordum… Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu… Ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri namaz surelerini yanlışsız okuyamadı… Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı.(s:103)

Yazarın yukarıda aktardığımız vurguları gerçekten dikkat çekicidir. Bir genelleme yapmak doğru olmasa da, dönemin sosyal kültürel şartları göz önüne alındığında, pek abartılı bir tablo olarak görünmez. Gerçekten de cehalet çok yaygındır. İslami ya da batılı olsun, bilgi kaynakları şehirlerdedir ve kırsal alanlar tümüyle bu bilgi paylaşımından yoksundur.

İlginç olan bir nokta daha var ki, bu asker topluluğu bu cehalet içinde Türklüğü de kabul etmemektedir. Yazar daha düne kadar kendi zihinsel duruşunu unutarak, bu garibanların Türklük bilincinden yoksun olmalarını da cehaletleri ile izah etmektedir. Oysa cahil köylü halktan beklediği toplumsak refleksleri, tüm eğitimine rağmen kazanalı daha birkaç yıl olmuştur.

"Biz Türk değil miyiz?"

Deyince de hemen:

"Estağfurullah!.."

diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türkdük. Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk"(s:104)

Bolşeviklerin Saflarında

Kafkas cephesinin en uçlarında görev alan Aydemir, o günleri anlatırken, Rusya'da Bolşevik ayaklanmaları hakkında bir şeyler duyulduğunu ama gel gör ki memlekette Bolşevikliğin ne demek olduğunu bilen adam olmadığını aktartır.(s:122) Nitekim 1917 de Bolşevik devrimi olur ve karşı taraftaki Rus askerleri terhis olurlar. Nihayet Şevket Süreyya'nın birlikleri de terhis olur ve İstanbul'a döner. Fakat Turan aşkı içinde yanmıştır. Kafkaslar yolu açıktır ve Turan onu beklemektedir. O sıralarda Azerbaycan hükümetinin öğretmen aldığını duyarak bölgeye, Karabağ'a gider. Görev yaptığı ilk dönemlerde Turan ideolojisi yönünde propagandalar da yapan yazar, Bolşeviklerin Azerbaycan'a girmesi ile yeni bir şok yaşar.(30 Nisan 1920)Onun hayalini kurduğu Turan Türkleri, Bolşeviklerle beraber, şehirleri ele geçiriyorlardır. Nitekim her rüzgârda yönünü değiştiren Şevket Süreyya bu sefer de komünist olmayı seçer ve artık hakiki ülküsü insaniyettir.(s:181) Gerçi onun komünistliği bir tür Turancılığın farklı okumasıydı ilk zamanlar ama süreçte ideal bir komünist olmayı başardı.

Bu noktada yazarımızın, o dönemde Bakü'de karşılaştığı Enver Paşa değerlendirmeleri de önemlidir. Enver Paşa'yı ele alırken, onun kendisi ve Bolşevikler arasında bir benzerlik gördüğü gibi bir tespitte bulunur. Neticede Bolşevikler de komitacıydı ve İttihat Terakki Cemiyeti gibi birçok ırka sahip olan bir imparatorluğu ele geçirmişlerdi. Üstelik benzer yöntemler ile. Enver Paşa'ya göre "komitacı komitacının dilinden anlardı".(s:195) Bu tespitler önemlidir, çünkü eş zamanlı olarak yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde de benzer bir algı ve Enver Paşalar hakkında benzer iddialar vardır. Bu noktada Avrupa devletlerinin Enver Paşa aracılığı ile Türkiye'ye sıçrayabilecek bir komünizm tehlikesine karşı, Türkiye'de oluşmakta olan devleti ve rejimi konjoktürel olarak desteklemeleri anlam kazanmaktadır.

Bu tarihi tartışmayı bir kenara bırakıp, kitabımıza dönersek, eser bundan sonra Şevket Süreyya Aydemir'in Sovyetler Birliği tecrübelerini anlatmaktadır. Burada çok fazla detayına girmeye gerek olmayan Komünist Rusya hakkında yazılanların önemli olduğu söylenebilir. Gerek ilk dönem ve Stalin dönemi Sovyetlerdeki değişim ve karşılaştırmalar, gerekse komünistlerin Çin, İngiltere ve Almanya algıları ve tartışmaları kitapta geniş bir şekilde yer tutmaktadır.

Şevket Süreyya'nın çelişki ve zikzaklarla dolu hayatı hakkında en çarpıcı tespitleri de bu sayfalarda bulmak mümkün. Bir dönem Nazım Hikmet ve Vâ-Nû (Vala Nurettin)ile Moskova'da bulunan Şevket Süreyya, Nazım Hikmet ile olan ateşli tartışmalarının birinde Nazım Hikmet'ten şu sözleri duyar:

"Sen köylüsün! Evet, bir köylü… Yani toplumun tortusu… Bir mülkiyet budalası…

Siz köylülerin görüş ufkunuz, yalnız kendi tarlalarınızın sınırları ile çevrilmiştir… Hayatınız ağanın, derebeyinin yahut muktedirin elindedir."(S:240)

Hayatı boyunca bir imparatorluğun gücünü özleyen ve arayan Aydemir, gerçekten de ilke ya da düşünceden ziyade gücün peşinden gitmiştir denebilir. Nitekim Nazım Hikmet'in bu sözlerine binaen "köylü sınıfı bilmiyorum ama benim için söylediği sözler, galiba doğruydu"(s:242) diyerek bir özeleştiri yapmış da sayılabilir.

Türkiye'de Kemalist

1923'e kadar Rusya'da kalan yazar, Lenin'in ölümü ve Stalin'in başa geçmesinin getirdiği hesaplaşmalardan korkmuş olacak ki, Türkiye'ye döner. Bir dönem Aydınlık Mecmuasında yazarlık yapmayı dener ise de, dergi kapatılır ve Aydemir İstiklal Mahkemelerinde yargılanır. Bu noktada yazar derginin kapanmasını ve komünizme olan tepkiyi de, İzmir İktisat Kongresi ile izah etmektedir ki, bunun önemli bir nokta olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Mustafa Kemal İzmir İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmada Bolşevikliğe geçit verilmeyeceğini ve yabancı sermayeye hürmetkar olunacağını açıklamıştı.

Derginin kapanmasının ardından, ülkeyi terk eden arkadaşlarından farklı olarak Türkiye'de kalmaya karar veren Şevket Süreyya Aydemir, on yıl hapis cezasına çarptırılır. Afyon cezaevinde cezasını çektiği sırada yaşadıkları onu Kemalist Devrimleri sahiplenmeye sürükler. Cezaevi Anadolu gerçeği ile yüzleşmek için fırsat olmuştur.

"Moskova'dan İstanbul'a dönen otomat artık ölmüştü. Anadolu gerçeği, Anadolu realitesi bu dört kale duvarı içinde olsa bile beni sarıyor, yoğuruyordu…(s:400)

"Evet, Türkiye'de başka bir devlet kurulmalıydı. Belki gene halka rağmen ama halk için bir devlet. Belki güdümlü bir demokrasi. Artık devlet imam ve millet cemaat olmalıydı…"(s:401)

Evet Kemalizm'i anlamak için bir cezaevinin iyi bir başlangıç olduğuna biz de katılıyoruz ama yazarın söylediği gibi birkaç mahkumu gözlemlemekten doğan Kemalist olma fikri bize pek anlamlı gelmiyor. Bu noktada Nazım Hikmet'in yazarımız için sarf ettiği sözleri bir kez daha hatırlıyoruz.

Nihayet cezaevinde ansızın gelişen bu fikri değişim(!) meyvesini verir ve 1926 da bir af ile Şevket Süreyya Aydemir, salıverilir. Artık kararını vermiştir. Devrimler için çalışacaktır. Yeni rüzgarını bulmuştur artık.

Bu noktada, kitabın çeşitli yerlerinde bir takım tahliller yaparken isabetli bulduğumuz görüşleri de olan yazarın, Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi başta olmak üzere, Kemalizm'in en karikatür öğelerini hararetle savunduğuna tanık oluyoruz.(s:433,437)

Yakup Kadri ile beraber "Kadro" dergisini çıkardıklarında, Atatürk ve İnönü dergiye on adet abone olurlar. Sert bir devletçilik metodu öngören Kadro, ülkedeki liberallerce komünist iddialarına maruz kaldığından kapatılmak zorunda kalır. Hayatının sonuna kadar(1976) Ankara'da kalan yazar, rejimin yılmaz bir bekçisi olmuştur.

Sonuç ve Değerlendirme

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, kitap dili açısından oldukça başarılı bir eser. Resmi tarih okumaları yapıp soğuk akademik sayfalardan bıkanlara, roman tadında bir yakın dönem tarihi olanağı sunabilir. Gerek üslup, gerekse bazı siyasal değerlendirmeler de kayda değerdir.

Ama kitap, özellikle son kısımlarında, Mustafa Kemal ile alakalı kısımlarda çok ihtiyatlı görünmekte, bazı diyalogların saklandığı, problem olabilecek bazı olayların atlandığı imajı vermektedir. Afyon Cezaevi anlatımları buna örnektir. Ya da aslında bir Turancı iken tanışma fırsatı bulduğu Enver Paşa hakkındaki kanaatleri de sayılabilir. Bunlar ilk göze çarpan öğeler.

Öte yandan Şevket Süreyya Aydemir'in yaşadığı siyasi tecrübeleri göz önüne aldığımızda, kendisinin akıllı bir insan olduğunu düşünebiliriz. Kitapta Kemalizm konusuna kadar olan kısımlarda bu durum hissedilmektedir. Bu insan birden zihinsel olarak sığlaşmayı ve kısırlaşmayı nasıl seçmiştir? Bizce yazarın karakteri haline dönüşmüş bir "güce tapma" eğilimi vardır. Buna konformizm ve korkaklığı da eklediğinizde ortaya çıkan sonuç çok da şaşırtıcı değildir.

Sonuç olarak Şevket Süreyya Aydemir'in kişisel hayatını yazarken de gerçekçi olmadığı, resmi tarih refleksleri ile kaleme aldığı kanaatini baskın olarak hissettirmektedir.

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim