1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. “Ortadoğu'daki Gelişmeler Işığında Vahhabilik ve Suud"
“Ortadoğu'daki Gelişmeler Işığında Vahhabilik ve Suud"

“Ortadoğu'daki Gelişmeler Işığında Vahhabilik ve Suud"

29 Nisan Çarşamba günü Beykoz Özgür-Der Şubesi’inde Ahmet Arslan ve Oktay Altın’ın sunumlarıyla “Ortadoğu'daki Gelişmeler Işığında Vahhabilik ve Suud" başlıklı seminer yapıldı.

A+A-

Muhammed bin Abdulvehhab’ın biyografisi ve Vehhabilik üzerinde duran Ahmet Arslan, amacının günümüze kadar gelmiş ve etkisini hala sürdüren bu akımı anlamak ve bu akımın bir fotoğrafını sunmak olduğunu belirterek özetle şunları söyledi:

Muhammed bin Abdulvehhab 1703 yılında Uyeyne’de dünyaya gelmiş ve 1787 Riyad yakınlarındaki Diriye’de vefat etmiştir.  

Babası da bölgesinde tanınan bir alim olan Muhammed, Kur'an ve ilimlerini, tefsir ve hadis ilimlerini Hanbeli fıkhını küçük yaşlarda babasından öğrenmiştir. Genç yaşlarında İran ve Irak'ta bulunan, dinî ilimlerden başka felsefe dersleri alan ve tasavvufa intisap eden Muhammed, sonradan İbni Teymiyye'nin kitaplarını okuyup incelemiş ve bunlardan etkilemiştir.

Vehhabilik, Muhammed b. Abdulvehhab’ın düşünceleri çevresinde oluşan dinî, siyasî bir harekettir. Harekete Vehhabilik adı, karşıtlarınca verilmiş olup bunlar, kendilerine Muvahhidun (Tevhidciler) derler ve Hanbelî mezhebine ve İbn Teymiye’nin yorumlarına uyduklarını söylerler.

Şahısların aşırı derecede kutsallaştırılması, onlardan bereket umulması, bunlar aracılığıyla Allah’a yakın olunmak istenmesi, dinde bulunmayan bidatlerin çoğalıp dinî törenlere ve dünyevi işlere hakim olması sebebiyle, bütün bunlara karşı çıkan ve İbn-i Teymiyye’nin takipçileri olduklarını söylerler.

 İbni Teymiyye ile Addulvehhab’ı karşılaştırıldığında İbni Teymiyye’nin çok daha yetkin bir “alim” olduğu, Muhammed bin Abdulvehhab’ın ise İbn Teymiyye’nin takipçisi ve taklitçisi olduğu söylenebilir.

Muhammed bin Abdulvehhab’ın hareketini diğer hareketlerle kıyasladığımızda biraz sert olduğunu görüyoruz. Bu sertliğin nedenleri şöyle sıralanabilir:

1- Neşet ettiği ortamdaki insanların sert olması.

2- Göçebelerin, bedevilerin çok yoğun olduğu bu bölgede, yerleşik hayatın çok az alması.

3- İslami külliyata, kaynaklara sahip olmamaları.

4- O dönemde kabirlere tazimin tapıcılık seviyesine gelmiş olması.

Muhamed bin Abdulvehhab böyle bir ortamda ortaya çıkıyor ve şiddetle bunlarla mücadele ediyor, mücadele ederken de o bedevi yapının getirdiği sertlik oldukça etkin oluyor.

Vehhabilik bir inanç hareketi olarak başlamakla birlikte, kısa zamanda siyasî bir nitelik kazanmıştır. Arap yarımadasında etkinlik kurarak devlet durumuna geldi. Günümüzde, Suudi Arabistan'ın resmî anlayışı durumundadır.

Kendilerini selefi olarak nitelerler. En hayırlı nesil olarak gördükleri sahabi, tabiun ve etbauttabiinin yaşadığı gibi dini yaşama iddiasındadırlar.

Temel karakterik özellikleri ise:

1. Hadis merkezli oluşları ve metinleri zahiri bir şekilde anlamaları.

2. Kendilerini fırka-i naciye olarak görüp dışlayıcı, ötekileştirici ve tekfir anlayışına sahip olmaları.

Görüşleri özetle şöyle sıralanabilir:

1.Müteşabih ayetleri, lügat anlamlarıyla anlayarak olduğu gibi kabul ederler.

2.Tasavvuf ve tarikatlerin bidat ve dalalette olduğunu ifade ederler.

3.Fıkhi meselelerde herhangi bir imanın taklit edilmesine şiddetle karşı çıkarlar.

4.Şefaati küfür kabul ederler.

5.Tevhit önemli ölçüleridir. İmanın kalp, lisan ve amelden müteşekkil olduğunu, bunlardan birinin eksik olması halinde kişinin Müslüman sayılamayacağını ifade ederler.

6.Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker önemli ölçülerindendir.

İbn Abdülvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah'ı bir tanımaktır. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe ilallâh) söylemek Allah'tan başka tapınılan şeyleri tanımadıkça bir anlam taşımaz. Allah kalple, dille ve davranışlarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olması durumunda kişi Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrılır. İlki, Allah'ı isim ve sıfatlarında birlemek (tevhid-i esma ve sıfat), ikincisi Allah'ı rablikte birlemek (tevhid-i rububiyet), üçüncüsü de Allah'ı ilahlığında birlemektir (tevhid-i uluhiya). Allah'ı bu üç biçimde birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnet'in dışında emir ve yasak tanımamak, Hz. Muhammed'in döneminde bulunmayan şeyleri ve tevessülü terk ederek Allah'ı birlemek gerekir. Bu tevhide ameli tevhid denir. Herhangi bir hüküm koyucu tanımak, Allah'tan başkasından yardım dilemek, Peygamber için bile olsa, Allah dışındaki bir varlık için kurban kesmek, adakta bulunmak kişiyi küfre düşürür, can ve mal dokunulmazlığını ortadan kaldırır.

Bu tevhid anlayışının getirdiği önemli sonuçlar vardır. Bunlardan birisi, Hz. Muhammet'ten şefaat talebinde bulunulamayacağıdır. Şefaat, Allah'a özel bir haktır. Bu nedenle Hz. Muhammed'den doğrudan şefaat talep etmek, onu Allah'a ortak tutmaktır. Nitekim müşrikler de Allah'ı kabul ettikleri halde, melekleri, putları şefaatçi kabul ettikleri için müşrik olmuşlardır.

 Yaygın olan tevessül inancı da şirktir. Tevessül inancı, daha çok mutasavvıflar arasında yaygındır. Bir takım şeyhlerin, velilerin hem hayatlarında, hem de öldükten sonra tasarruf sahibi olduklarına inanmak, onlardan himmet dilenmek açık bir şirktir.

Vehhabiliğin en önemli özelliklerinden birisi de bidatler karşısındaki tutumudur. İbn Abdülvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te olmayan her şey bidattir. Bir bidat çıkaran melundur ve çıkardığı şey reddedilmelidir. Bidatlerin çoğu insanları şirke düşürmektedir. Bunların başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Mezarlarda yapılan ibadetler şirktir. Sevap umarak Hz. Muhammed'in kabrini ziyaret bile şirke neden olabilir. Şirke neden olmamaları için, mezar ziyaretleri, türbe yapımı kesin olarak yasaklanmalıdır. Ölülere niyaz, tevessül, falcılara, müneccimlere inanmak, Hz. Peygamber'in anısını yüceltmek, hırka-i şerif, sakal-ı şerif ziyaretleri yapmak, Allah'tan başkasına ibadet etmek, şirk koşmaktır. Mevlit toplantıları düzenlemek, bu toplantılarda mevlit okumak, sünnet ya da nafile namazlar kılmak yasaklanmalıdır. Göz değmemesi için nazar boncuğu takmak, muska takınmak, ağaç, taş vb. şeyleri kutsal saymak, bir hastalık ya da beladan kurtulmak, güzel görünmek vb. için boncuk, ip gibi şeyler takınmak, sihir, büyü, yıldız falı gibi şeylere inanmak, iyi kişilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua etmek, onlardan yardım dilemek gibi şeyler de şirke neden olan bidatlerdendir. Riya için namaz kılmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek çıkar sağlamak da şirktir. Cami ve mescitlerin süslenmesi, minare yapılması da terk edilmesi gereken bidatlerdendir.

Sonuç Vehhabilik bir mezhep değil Sünnilik içinde bir harekettir. Mezhepler ise İslam dünyasının bir vakıasıdır. Bunlar arasında bir alış veriş, bir diyalog olması gerekiyor. Mezhep merkezli bir din algısı yerine ümmet merkezli bir din algısını geçirmek suretiyle ümmetin hayati sorunlarının etrafında bir gündem oluşturmak gerekir. Herkesin bir mezhebi olabilir. Önemli olan bu mezhepleri ortaya çıkaran tarihsel koşulları anlamak, bunları dinleştirmemektir.

Şu anda bir İslam ümmetini içine alacak bir kültürel perspektife sahip değiliz. Sahip olmalıydık. Niçin İslam milleti ya da ümmet, şu anda siyasal, kültürel, entelektüel bir iradeye niye sahip değil? Niçin bir ümmet, bir otorite inşa edemiyor? Niçin ümmet bünyesinde bir şurâ gibi bir organizasyon yok? Bütün bunların temelinde hizip, mezhep, cemaat ve lider bencilliği yatmaktadır. Bu açıdan evvela bu bencilliklere veda ederek ortak bir ümmet algısı ve bilinci oluşturmak, mezhebi, hizbi aşırılıklarla yüzleşmek gerekir. Çünkü hiçbirimiz mezhebimizi Kuran-ı Mübîn'in ve Sünnet-i Resulullah'ın yerine koyamayız.

İkinci konuşmacı Oktay Altın ise daha çok Suud devleti ile Vehhabilik ilişkisi üzerinde durdu. 1744 Diriye ittifakının Vehhabi düşünceye siyasal bir imkan sunarken Suud Emirliğine de dini meşruiyet ve dinamizm sağladığını belirterek konuşmasını özetle şöyle sürdürdü:

 1700’lü yıllarda net bir şekilde ortaya çıkan Suud Emirliği 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın cihat çağrılarına icabet etmeyerek savaşçı unsurlarını büyük oranda korumuştur. 1918 yılında Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle Necd ve sahil bölgesinin en dinamik gücü haline gelmiştir. Vehhabi düşünceden aldığı dinamizmle ve bedevi kabileleri “İhvan” adıyla örgütleyerek başta Osmanlı’ya isyan etmiş Şerifler olmak üzere diğer kabileleri alt ederek kısa sürede Arap Yarımadasının büyük bölümünü ele geçirmeyi başarmıştır.

Kurucu kral Abdulaziz’in Yarımada’da huzur ve güveni sağlaması, yerel kabilelerle iyi ilişkiler geliştirmesi ve daha sonra petrol rezervleriyle ekonomisini geliştirmesi Suudi Arabistan’ı Arap dünyasının önemli devletlerinden biri yapmıştır.

1950-60’lı yıllarda Arap ülkelerinde peşpeşe gelen askeri darbelerle krallıkların yıkılıp yerlerine “cumhuriyet”lerin inşası krallıkla yönetilen ülkelerin sözcüsü konumundaki Suudi Arabistan’ın Arap cumhuriyetleriyle ilişkilerini germiş, zaman zaman ufak çaplı çatışmalara sürüklemiştir.

Son dönemlerde ise Mısır’daki Sisi darbesine açık destek vermesi, ardından Yemen’e hava müdahalesi Suudi Arabistan’ın, Orta Doğu’daki rolünün yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur.

Suud, Mısır’da Abdunnasır’ı darbesinden sonra İhvan’a kapılarını açmış ve onlara ev sahipliği yapmıştı. İhvan, körfez ülkelerinin başta eğitim kurumlarında olmak üzere yetişmiş eleman ihtiyacını karşılamış ve devlet yapılanmasında önemli roller üstlenmişti. Ancak İhvan’ın bütün Arap ülkelerinde güçlenmeye başlaması Suud’u endişeye sevk etmiştir. Çünkü Suud’un resmi din algısıyla İhvan’ınki uyuşmuyordu. Ayrıca İhvan’ın öngördüğü model, krallıkla da örtüşmüyordu. Başarılı bir İhvan yönetiminin kendi hanedanı için tehlike arz ettiğini düşünen Suud, Mısır’da bazı selefi akımları destekleyerek İhvan’ı dengelemek istedi. Mübarek döneminde de selefilerin camilerde örgütlenmesine, yardım kuruluşları, dernekler ve uydu kanalları açmalarına izin verildi. Bunların bir kısmı Suud tarafından finanse edildi. 

Sisi darbesi sonrası bazı selefilerin darbecilerin yanında yer alması da Suud etkisine bağlanmaktadır. Ancak bugün veliahtla birlikte bazı bakanların değişmesi, Kral Abdullah döneminden kalma yöneticilerin bir nevi kızağa çekilmesi, Suud’un Mısır politikasında kısmi farklılaşmaların olacağı izlenimi vermektedir.

Suud’un Yemen’e hava müdahalesi ise güneyden tarafından kuşatılma korkusuna verilen cevaptır. İran şu an Bağdat, Beyrut, Şam olmak üzere üç Arap başkentini fiilen kontrol etmektedir. San’a ise dördüncüsü olma yolundaydı. Suud diğer Arap ülkelerinin desteğiyle bunu şimdilik durdurmuş, İran’ın kuşatma harekâtına göz yummayacağını da göstermiştir. 

HABERE YORUM KAT

4 Yorum