“Kurani Kavramlar” Semineri Sona Erdi

16.06.2013 18:04
“Kurani Kavramlar” Semineri Sona Erdi
SABED Kurani Kavramlar seminerlerinin sonuncusu M. Baki KIZILTEPE’nin sunduğu "İhlas ve Takva" semineri ile son buldu.

SABED Kuran’i Kavramlar seminerlerinin sonuncusu Özgür-Der Sakarya Şube Başkanı M. Baki KIZILTEPE’nin sunduğu  İhlas ve Takva semineri ile son buldu. Genelde kavramların vahiyle birlikte anlam kazandığı ve altlarının doldurulduğu vurgusu ile sunuma başlayan Kızıltepe müslümanların anlamları değiştirilen veya kaydırılan kavramları yeniden ele alırken Kuran’daki kullanımlarına dikkat etmeleri gerektiğini ve Kuran’i bakış açısı ile bakmadan çoğu kavramın yeterince anlaşılabileceğini belirtti.

M.Baki Kızıltepe’nin sunumu aşağıya çıkartılmıştır. 

İHLAS (MUHLİS) VE TAKVA (MUTTAKİ)

İHLAS (MUHLİS)

Sözlükte, h-l-s fiil kökü, “arınmak, ayrışmak katışıksız bir şeyi saf/safî kılmak, bir şeyden ayrılmak, bir şeye varmak/yetişmek, gösterişi bırakmak, arı, katışıksız gibi anlamlara gelmektedir. Halis kelimesi de saf, çok beyaz anlamındadır.

Rağıb el-İsfehani’ye göre, ‘Halesa’ kelimesi ‘safî’ kelimesiyle aşağı yukarı aynı anlama gelmektedir. Aradaki fark şudur: ‘Halesa’, önce kiri vardı, arındı, temizlendi anlamına gelmektedir. Safi ise, baştan beri temizdi, kiri hiç olmadı demektir.

Zıddı ”karıştırmak,kirletmek,saflığını bozmak” anlamındaki şevb’dir,şaibe buradan gelir

İhlâs ise, “bir şeyi, kendisine karışmış ve bulaşmış olan şeylerden arındırmak, ayrıştırmak ve sadece kendisi yapmaktır.” İhlâs bir açıdan, eşyayı yabancı unsurlardan ayrıştırma olurken, bir başka açıdan da aslına ve özüne döndürme anlamını ifade eder ki, h-l-s kökü, “min” edatıyla kullanıldığında kurtulmak ayrılmak manasına gelirken “ilâ” edatıyla kullanıldığında ise ulaşmak ve varmak anlamını taşımaktadır. Bu anlamda bir şeyin yabancı unsurlardan ve kirlerden arınması kurtulması aynı zamanda onun özüne dönmesi ve ulaşması demektir.

İhlâsın terim/dinî anlamı ise, gizli ve açık bütün nevileriyle şirkten uzak ve tevhid üzere Yüce Allah’a kulluk edilmesi, ibadette sadece Allah rızasının kastedilmesi demektir. Kısa ve öz bir şekilde arz edilen bu anlam Kur’ân’da,  muhlis, muhlas, muhlisîn, muhlasîn, ed-dinu’l-hâlis, muhlisan lehu’d-dîn, ahlasû dînehum ve muhlısîne lehu’d-dîn, kalıplarıyla beyan edilir. Bu terimlerin bir kısmı, bazı insanların sıfatı olarak geçerken diğer bir kısmı ise, gerçek din ve dindarlığın sıfatı olarak ayetlerde yer almaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de ihlâs ifadesi “muhlisîne lehu’d-dîn” şeklinde ve on bir defa yer alır ki, insanların, gizlisiyle açığıyla şirkin her türlüsünden arınmış bir imana sahip olmaları anlamına gelmektedir

اِلَّا الَّذٖينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا دٖينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُولٰئِكَ مَعَ الْمُؤْمِنٖينَ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِنٖينَ اَجْرًا عَظٖيمًا

- Ancak tevbe edenler, dürüst ve erdemlice yaşayanlar, Allaha sımsıkı sarılanlar ve yalnız Ona yürekten inanıp bağlananlar hariç: Zira bunlar müminlerle birlikte olacaklardır ve zamanı geldiğinde Allah bütün müminlere büyük bir mükafat bahşedecektir.( 4. Nisa;146)

Dîni Allah’a has kılmak, biz insanlar açısından geçerli bir tutum, davranış ve iman biçimidir. Pratik sonuçları bulunan bir iman meselesidir. Dîni Allah’a has kılmak, öz olarak, Dîn’i Allah’ın dîni olarak kabul etmektir; dîni Allah’ın indirdiği gibi kabul etmek demektir; dîni tahrif, tağyir ve tebdil etmemek demektir. İlah ve Rab olarak Allah’ı tanımak, ibadeti yalnızca Allah’a yapmak, Allah’dan başkasından yardım talep etmemek, Allah’dan başkasının şefaat edeceğine inanmamak, yani din gününün sahibinin yalnızca ve yalnızca Allah olduğuna inanmak

اَلَا لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ وَالَّذٖينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖ اَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فٖى مَا هُمْ فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖى مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

- Halis inancın yalnız Allah'a yönelmesi gerekmez mi? O'ndan başkasını dost ve koruyucu edinenler, "Biz bunlara sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!" (derler). Şüphesiz Allah, (Kıyamet Günü) onlar arasında (hakikatten saptıkları) her konuda mutlaka hüküm verecektir, çünkü Allah, (kendi kendine) yalan söyleyen ve inatla nankörlük yapan hiç kimseyi rahmetiyle doğru yola ulaştırmaz! (39 Zümer;3)

Kur’ân’da Dîni Allah’a has kılmak,anlamında kullanılan İhlâs, zamanla anlamından uzaklaşarak içine aldığı samimiyetle sınırlandırılmış ve bağlamından kopartılmıştır.

 Sözlükte "ihlaslı olan" anlamına gelen muhlis, din ıstılahında, îmân ve ibadetlerinde şirk, küfür, nifak, riya ve süm'ayı (halka duyurmayı) terk edip dinî görevlerini sırf Allah rızası için yapan, özünde, sözünde, fiil ve davranışlarında dosdoğru olan insana denir.

TAKVA (MUTTAKİ)

"Muttakî", "vekâ" fiilinin ifti'al babındaki: "ittika" kelimesinin ism-i fâilidir. "İttika" ve "takva" kelimelerinin kökü, "veka" fiilinin masdarı olan "vikâye"dir. Yine aynı fiilin "vakyen", "vakıyeten", "tevkıyeten" ve "vikaen" şeklinde "vikaye" ile aynı mânâya gelen masdarları vardır. Bu masdarların hepsi "bir şeyi muhafaza etmek, eziyetten korumak, himâye etmek, zarar verecek şeyden onu sakınmak, çekinmek" manâsındadırlar

"İttika", vikâyeyi kâbul etmek, diğer bir ifâde ile vikâyeye girmek, yani elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice koruma altına almak mânâsınadır. Buna göre, ittika ve onun ismi olan takva, lügat itibariyle, kuvvetli bir himayeye girmek, korunmak, kendini muhafaza altına almak demek olur.Bu masdarlar aynı zamanda "bir şeyi başka bir şeyle, bir tehlikeye karşı korumaya almak" mânâsını da taşırlar,

Kur’anda ;Muttegîn, fettegûn, vettegav, vettegullâhe, tagvâ, vettegûni, tettegû, âmenuttegullâhe, tegıyyâ, nasuttegû, tagvel, yettaghi,terkipleri ile 184 kez kullanılmaktadır

Takva  Kur’an’da tümüyle insana nisbet ediliyor. Bu nedenle Kur’an’da hep fail formu (muttaki) kullanılır"takî" ve "muttaki" isimleri de takva fiilini işleyen, onunla nitelenen kimse demektir

"İttikanın esas mânâsı iki şey arasına engel koymaktır", Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan adlı eserinde  “Takva” kelimesinin Arapçanın bize kadar gelen ilk ürünleri deki kullanımlarını incelemeri sonucunda merkezini “sorumluluk” kelimesinin teşkil ettiği bir anlam yumağına ulaşmıştır.  “korunma ve sakınma” takvanın sebebi değil sonucudur. Asli mana, Toshihiko İzutsu’nun ulaştığı anlam olan, “korunma ve sakınma” sonucunu da doğuracak  “sorumluluk bilinci” dir.Takvanın “sorumluluk/mesuliyet” ile ilgili bir şey olması, takva’yı gerçek anlamına ve yerine oturtmaktadır

 Takvayı imanın üzerine bina etmek,tamamlayıcı olarak görmek yada tezahürlerinden,sonuçlarından yola çıkarak tarif etmek, anlam kaymalarına yol açmış
 bu yüzden “takva” “zühd”ün, “müttaki” de “zahid”in eşanlamlısı gibi görülmeye başlanmıştır.
 kişinin takvası zahidliğinde aranmıştır.

Oysaki Bakara Sûresi’nin 2. âyetinde hidayetten önce var olan ve hidayete sebep olan takvadan söz edilmektedir.

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ                                                        

- Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilahi kelam muttaki (Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde) olanlara bir  rehber (olarak indirilmiş)tir, (2 Bakara ;2)

Ayette yol gösterecek olanın kitap olduğu, korunan, sakınan ve sorumluluğunun bilincinde olanı hidayete ulaştıracaktır vurgusu yapılmaktadır. Dolayısıyla takva imanın bir tezahürü değil,iman muttakinin varacağı yerdir.Bu varışın son durağı yoktur,dolayısıyla takva da,iman da durağan değil,sürekli hareket halindedir.

 - gayba inanırlar ve namazlarında dikkatli ve devamlıdırlar; verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar, peygamberlere, indirilene  iman ederler, ahrete bütün kalpleriyle inanılar.İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler onlardır, mutluluğa erişecek olanlarda! (2 Bakara ;3-5)

-Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah'a, Ahiret Günü'ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır sadakatlerini gösterenler ve işte onlardır Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar. (2 Bakara ; 177)

Yukarıdaki ayetler muttakilerin kurtuluşa doğru ilerlerken, elindeki hidayet rehberin onu yolun durumun haberdar etmesi olarak algılanmalıdır. “Muttakı“bu yolun çok büyük bir bölümünü kazasız belasız atlatmış kişilerin kazandıkları bir mertebe değildir.Takva bina değildir temeldir.Aksi durumda Peygamberlerin toplumlarına yönelik “Takvalı davranmayacak mısınız?” hitaplarındaki takva boşlukta kalmaktadır.

- Kardeşleri Nuh onlara: "Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymaz mısınız?" dedi,

- öyleyse artık Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyın ve benim izimden yürüyün!"  (26 Şu’ara;106,108)

Nuh’un çağrısı Hud, Salih, Lut ve Şuab tarafındanda Şu’ara suresinin 129 ayetine kadar aynı cümleler kullanılarak tekrarlanmaktadır. Buradanda anlaşılmaktadır ki muttaki hidayeti bulmuş kişi değil, hidayete ihtiyacı olan onu arayan kişidir. Hidayetten önceki takva “sorumluluk ahlakı”dır. Bu ahlakın itici gücü olan sorumluluk bilinci, kişiyi hidayetin kapısı önüne getirip bırakır. Sorumluluk bilinciyle yapılan her davranış, sahibinin sorumluluğunu ve bilincini artırır.

Takva kalple ilgilidir. Yani sadece davranışlarımızın değil, fikirlerimizin de merkezinde yer alır.İnsan bilincinin tekâmül kapasitesinin sınırsızlığını ifade eden “takva”, bitimsiz bir yolculuktur. Sorumluluk bilinci, birinin bitiş noktasını diğerinin başlangıcının oluşturduğu iç içe geçmiş tekâmül sürecidir; kâfiri imana, mümini ihsana, muhsini îkâna, mûkini irfâna ulaştırır.
 

Kur’an takva’nın zıddı olarak fucur’u kullanır. Bu bağlamda takva “sorumlu davranış”, fucur ise “sorumsuz davranış” anlamına gelir.

- İnsan benliğini düşün ve onun nasıl (yaratılış) amacına uygun şekillendirildiğini;

- ve nasıl ahlaki zaaflarla olduğu kadar Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle de donatıldığını! (91 Şems ;7-8)

 İnsan içine yaratılıştan ekilmiş bu iki tohumdan hangisine bakar, hangisini sularsa, o büyür. İçindeki “takva tohumunu” sulayan insan, cennetini sulamış, cennetini büyütmüş olur. İçindeki “fücur tohumunu” sulayan insan, cehennemini sulamış, onu büyütmüş olur. Yani nihai tahlilde kendi elleriyle seçtiği akıbet kendisini bulur:

“Muttaki ve Muhlis” olanların Kuran da ki özellikleri

İlah ve Rab olarak Allah’ı tanırlar, ibadeti yalnızca Allah’a yaparlar.

Allah’dan başkasından şefaatçi aramazlar.

Vahyin gerçekliğine inanır onu az bir kazanca değişmezler.

Allah’ın huzurunda toplanacakların bilinciyle hareket ederler.

Ahitlerine ve borçlarına sadıktırlar şahitliklerini tam yaparlar. Adaletten sapmazlar.

Namazlarında, dikkatli ve devamlıdırlar.

Zorluklara sabreder, Allah yolunda harcarlar, doğru olanı emreder, eğri olandan men ederler.

Kâfirleri, Müminleri küçümseyen onlarla alay edenleri dost edinmezler.

Hakikati inkâr edenlerin ve ikiyüzlülerin sözlerine uymazlar.

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim