İnsansızlığın Issızlığından Anılar

18.07.2011 18:56
İnsansızlığın Issızlığından Anılar
Gün Zileli’nin, Sığınmacılar kitabını Asım Öz, Haksöz-Haber okuyucuları için değerlendirdi.

İnsansızlığın Issızlığından Anılar

Asım Öz / Haksöz Haber

Gün Zileli’nin 1946-2000 yıllarını kapsayan uzun soluklu otobiyografisi Sığınmacılar’la (1990-200) ile tamamlandı. Zileli’nin anılarını yazma süreci orta yaş sendromunun neticesi bir bakıma. Bunalımlı yıllarında yüzeysel, içerikten yoksun ilişkiler içinde kaybolup gitmemek ve bunalımını atlatmak için kendini daha çok yazıya veren Zileli önceki Yarılma, Havariler, Sapak ve Ev adlı dört ciltte, gençlik yıllarını, 1960, 1970 ve 1980’lerdeki siyasal mücadelesini anlatmıştı. Tabii bunların öncesinde 1995 yılında basılan Deniz Orada ve 1997 yılında basılan Bahar ve Tipi romanlarını bu yazı serüvenine dahil etmek gerekir. Zileli Sığınmacılar adını taşıyan bu ciltte 1990 yılında gidip yaklaşık on beş yılını geçirdiği Londra’daki sığınmacı yaşamının on yılını konu ediyor. Yalnızca kişisel anılarını aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda göçmenlik gerçeklerine Türkiyeli bir sığınmacının gözünden tanıklık etme fırsatı sunuyor okuyucuya: “Bu büyükçe parklarda, işsiz siyahlara olduğu gibi, bizim Türkiyeli sığınmacılara da rastlardınız. Sokaklarda ya da parklarda, kafasında köylü kasketi, üstüne bol gelen ceketi ve pantolonu, uzun sarkık bıyıklı, yaşlı Alevi köylülerine rastlamak insana hüzün verirdi. Kim bilir hangi rüzgâr savurmuştu onu köyünden alıp bu yabancısı olduğu diyarlara. Elleri arkasında, parmaklarına tespihini dolamış, başı havalarda, öylece, tek başına dolaşırdı. Belki de konuşacak birilerini arardı... Sığınamamış sığınmacının heykeli gibi bir taşın ya da bankın üzerine oturmuş olurdu. Çaresiz, umarsız, yalnız, ne geldiği yere ne kendi içine ne de dilsiz kaldığı bu ülkeye sığabilen acılı sığınmacının...”

Bununla birlikte anılarının önceki ciltlerinde olduğu gibi siyasal değerlendirmeleri ve yön değişmeleri de önemli bir yer tutmakta Sığınmacılar’da. 90lı yılların Londra’sına ait bir panorama ortaya koyması da çabası. Körfez savaşından, Sivas olaylarına, antikapitalist hareketten 11 Eylül olayına değin pek çok olaya ilişkin tavırları da belirgin biçimde yer almakta anıların bu kitabında. Irak savaşına İncirlik üssünü açarak doğrudan destek veren Türkiye’den değişik grupların da katıldığı bu protesto gösterileri soldaki gruplar arasındaki nüfuz çatışmaları da görülür: Spartakistler Irak bayrağı ile en önde yer alırken Troçkistlerle anarşistlerin tartışmaları Gün Zileli’nin zihnindeki Troçkizmle Anarşizm’in dost akımlar olabileceği yönündeki tahayyülü yıkar.

Atomize olmuş İngiltere toplumu içinde kendini idare edecek bir işi ve gelirin olmaması halinde uçurumun dibini boylanacağını yakın gözlemleri ve deneyimleri ile aktaran Gün Zileli’nin anılarının son cildinde yer alan siyasal sorgulamalardan bir kısmına değinmeyi daha doğru bulduğumu belirtmeliyim. Elbette sığınmacıların yaşadıklarını, kaldıkları mekanları, devlet kurumlarında karşılarına çıkan yüzleri de unutmamak gerekir.

Stalin Eleştirisi ve Kaypakkaya

siginmacilar-gunzileli.jpgAydınlıkçılardan Troçkist’lere değin hemen bütün sol gruplarla bir biçimde yollarlı kesişir Londra yıllarında. Bunlarla ideolojik tartışmalar da yapmayı önceleyen Zileli etkinliklerde sorduğu sorularla da siyasal yönelişini ortaya koyar. Sosyalist İşçi’nin bir toplantısında Roni Margulies’in tercümanlığını yaptığı bir Rus sendikacının konuşması sonrasında böyle bir soru sorar. Rejim muhalifi olan sendikacı Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfının koşullarını anlatırken Stalin dönemi hakkında hiçbir şey konuşmaz. Sendikacının konuşması bitince sorular kısmında söz alan Zileli sendikacıya Stalin dönemi hakkında ne düşündüğünü sorar. Sorunun muhatabının verdiği cevaplar toplantıya katılan Maoist Komünist Parti adıyla bilinen TKP-ML adlı Kaypakkaya taraftarı grubun tepkisini çeker. Sorulan soru sonrasında yaşananları şöyle anlatır Zileli: “Sorular kısmında söz alarak, sendikacıya, Stalin dönemi hakkında ne düşündüğünü sordum. Aman kardeşim, bir dokun bin ah işit derler ya, aynen öyle! Adam sanki bu soruyu bekliyormuş gibi anlattı da anlattı. Stalin’i yerin dibine geçirdi. Benim kadar Roni’nin de anlatılanlardan memnun kaldığını görebiliyordum. Ne var ki, herkes için aynı durum söz konusu değildi. Sendikacının cevabı biter bitmez, hemen ön tarafta oturan Kaypakkaya taraftarları ayağa kalkıp protestoya giriştiler. “Stalin Yoldaş”a yapılan bu “haksız” saldırıları protesto ediyorlardı. “Stalin Yoldaş, devrim yolunu gösteren, dünya halklarının büyük dostu”ydu, “ona saldırmak emperyalistlerle aynı safa düşmek”ti vb. Bu konuşmalardan sonra, TKP-ML taraftarları öfkeyle çıkıp gittiler. Onlarla daha sonraki yıllarda da karşılaşmalarım olacaktı.” Kapkakkayacılarla Stalinizm konusunda ter düşen hatta karşı saflarda yer alan Zileli reformculuk konusunda onlarla aynı safta yer alır.

Stalinist “tek ülkede sosyalizm” teorisine fırsat buldukça yüklenen Zileli seksenli yıllardan itibaren soldaki gruplar içinde yükselişe geçen yaklaşımlara da değinir. Sovyetlerin dağılmasından sonra daha da görünür olan bu akımların yanında Sovyetler’in ne diyeceğini her zaman önemseyen TKP ise teknolojinin harika ilerlemesini desteklemenin ötesinde herhangi bir şey söyleyemez. Reformculuğun, devrimi terk etmenin adı olarak da okunan bu yaklaşım diğer taraftan yapacak bir şey yok düşüncesinin de dışavurumudur bir bakıma. Seksenli yılların sol iklimini şu şekilde tasvir ediyor Zileli: “1980’li yıllar, soldaki insanlar için, hem katı Marksist-Leninist öğretiden, hem de sol örgütlerin bağnazca baskısından kurtulma ve yeni arayışlara girme dönemi olmuştu. Bu arayışların sonucunda, aslında katı Leninist doktrinin bir versiyonu olan ama 1923 sonrası Sovyetler Birliği’nin uygulamalarında payı olmadığı için bir anlamda devrimci ışıltısını ( ya da yanılsamasını) kaybetmemiş Troçkizmle, feminizm, anarşizm, liberter sol gibi eğilimler ortaya çıkarken, bir yandan da sivil toplumculuk, liberalizm, Erich Fromculuk, Karl Poppercilik, teknolojicilik gibi eğilimler de güç toplayabilmişti. Yıllar yılı Sovyetler Birliği’nin yetmiş yıllık yönetici partisi SBKP’nin, “kardeş” partilerine “Başınızın çaresine bakın,” anlamına gelen nihai talimatını vermesi üzerine çalkantılı ve fırtınalı bir denizde kaptansız ve pusulasız kalıvermişti. TKP gemisi ( ya da yandan çarklısı) ister istemez fırtınaya karşı en korunaklı liman olarak gördüğü “teknolojizm limanı”na yanaşmakta bulmuştu çareyi.”

Sovyetlerin dağılmasından sonra komünistleri şaşkınlıktan ağzı açık bırakacak ölçüde büyük bir ideolojik dönüşüm yaşandığını bilinir. Lenin’in kurduğu ve iktidara taşıdığı SBKP iktidardan devrilmiş ve rejimin resmi “Sovyet Sosyalist” niteliği ortadan kalkmıştı. İşte tam bu noktada kendi yolunu izleyen ve dünya radikallerini kışkırtmaktan vazgeçen Çin yanlısı anakronik Maocular, “biz zaten demiştik” havalarındadır. TKP’de toplanan Sovyet yanlıları ise ölen babaya gereken saygıyı göstererek yeni sahip arayışı içine girerler. Maoculardan daha fazla “biz demiştik” havasına girmeleri beklenen Troçkistler ise tahmin edilemeyecek bir şaşkınlık içindedirler. Çünkü onlar 1927 yılından beri Sovyet yönetimlerini eleştiri konusu haline getirmişlerdi. Teoriyle ilgilenmelerinden dolayı reel olan hakkında esaslı bir şeyler söylemekten uzak konumları Troçkistleri oyuncakları elinden alınan çocuk konumuna itmiştir. Yozlaşmış işçi devleti üzerinden Sovyetleri eleştiren Troçkistler Londra’da duvarlara ve direklere “Komünizm öldü, yaşasın sosyalizm!” afişlerini asarlar. Tabii bütün bu tavırlar ince ince eleştirilir Gün Zileli tarafından. Öte yandan uzun yıllar İngiltere’de yaşayan Orhan Suda, tüm belaların sorumlusu olarak Stalin’in gösterilmesinden rahatsızlık duyarak Lenin’in de Stalin kadar suçlu olduğunu ifade eder. Suda’ya göre Stalin’in başlangıcı Lenin’dir. Suda’nın bu konudaki yaklaşımları Mehmet Ali Aybar’la paralel olması da üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Suda’nın bu eleştirileri karşısında susan Gün Zileli içten içe Leninizm’e olan güveninin de günden güne çözüldüğünü fark eder. Kimi sığınmacılar Marksizm’in sona erişini ikinci el kitapçılarda Marks ve Lenin’in eserlerinin en ucuz olmasına karşın kimsenin başını çevirip bakmayışı üzerinden gündeme getirirler. Özkan Mert mesela sosyalizmin bittiği ve insanın bencilliğine en iyi uyan sistemin kapitalizm olduğu kanısındadır. Bencillik karşısında çok ileri hedefler koyan Sosyalizm’in havada kaldığını düşünen Mert gibi düşünmez bu yıllarda Zileli. Sosyalizm’in layığınca uygulanamadığı için, reel dünyanın gerisinde kaldığı için uygulanamadığını düşünür. Bütün bu iyi niyetine karşın Marksizm’in Leninizm’in bu kadar gözden düştüğü ve görüldüğü kadarıyla kısa vadede bir çözümün de görünmediği ortamda “devrimi kurtarmak ve devrimci kalmak için” artık yavaş yavaş Anarşizm Gün Zileli’nin gündemine gelmeye başlar. Stalinizm’le liberalizm kayalıkları arasında kazasız belasız bir yol bulabilmek için rotayı anarşizme kıran Zileli Bakunin’in haklı olduğunu da ciddi ciddi düşünür. Onun anarşistliğini köylü kökenli ve “Biz de anarşist sayılırız” havasındaki Kaypakkaya yanlıları neredeyse takdirle karşılarlar. Fakat iş, Mao’ya, Stalin’e gelince ezberlerin bozulmasına razı olmazlar. Stalin eleştirilerinden ziyade Mao eleştirilerine daha çok alınır Kaypakkaya yanlıları. İbrahim Kaypakkaya hakkındaki düşüncelerinden de parçalar yer alır anıların bu cildinde: “Kaypakkaya arkadaşımdı, değerli bir devrimciydi, Kemalizme karşı çok esaslı eleştirileri bugün de geçerlidir, böylesine peygamberleştirileceğini aklının ucundan geçirdiğini sanmıyorum.(…) Kaypakkaya’yı 1968 yılından tanırdım. FKF içindeki MDD-SD çekişmesinin başlangıcında, İstanbul sekreterliğindeki arkadaşlarla birlikte SD saflarında yer almış, sonradan MDD saflarına geçmiş ve bir yıl sonra Beyaz Aydınlık-Kırmızı Aydınlık bölünmesinde de Beyaz Aydınlık’ı, yani PDA hareketini tercih etmişti. Ne var ki, PDA önderliğini de bir süre sonra reformcu ve Kemalist olmakla eleştirmiş ve ölümünden yaklaşık bir yıl kadar önce TKP-ML adlı yeni bir Maocu parti kurmuştu. O hızlı değişim ve ideolojik çatışmalar ortamında kısacık ömrüne çok şey sığdıran Kaypakkaya, PDA hareketinin eleştirisini yaparken birçok teorik yazı ve inceleme ortaya koymuştu. Bu yazılar, elbette ve doğal olarak birçok dogmatik yön taşısa ve koşullara uymayan devrimci stratejiler içerse de, günümüzde de geçerli olan bazı önemli saptamalar ortaya koyuyordu. Özellikle solun önemli kesimlerinin Kemalist-milliyetçi bir yönelim içine girdiği ve Aydınlık hareketinin, Kemalizm kanalından ilerleyerek nasyonal sosyalist bir yöneliş içinde bulunduğu koşullarda Kaypakkaya’nın Kemalizm eleştirileri daha çok değer kazanıyordu. Kaypakkaya, tüm solun neredeyse kendine başlangıç noktası aldığı “Kurtuluş Savaşı” efsanesini sorguluyor ve Kemalizm’in anti-emperyalizminin sahteliğine dikkat çekiyordu. Bu eleştiri, her şey bir yana, geleneksel Marksist-Leninist çizginin, hatta Maocu paradigmanın kurtuluş savaşlarını kutsayan anlayışının da sorgulanması anlamına geliyordu. Bunu Türkiye solunda dört başı mamur ve uzlaşmasız bir şekilde yapan ilk kişi Kaypakkaya’ydı ve bu yüzden önemliydi.”

Sosyal Çevre, Seçkincilik ve Feminizm

Kırgınlıklar, eski hesaplar, kızgınlıklar sürgün yıllarında farklı kişilerle karşılaşma anlarında önüne çıkar. Oral Çalışlar’la bir toplantı sonrasında kırgın da olsa centilmence elini yarım yamalak uzatarak tokalaşmak zorunda kalır. Adamın eli havada kalırsa ayıp olacak düşünceleri yanında Emine Özkaya’nın da elini uzatması bu tokalaşma durumda etkili olur. Hepi topu birkaç saniye süren bu olay üzerinde ayrıntılı olarak durma gerekçesini açıkladığı yerler üzerinde düşünülmeye değer: “İnsan sosyal bir varlıktır. Bu sosyal varlık, genellikle yüreğine, vicdanına, aklına göre değil, yakınlarının, çevresinin, arkadaşlarının, akrabalarının, komşularının vb. ne diyeceğine göre davranır. Yaşadığımız birçok trajik olayda bu davranış tarzında belirleyicidir. Bugünlerde “mahalle baskısı” diye dillere düşüp, herkesin derinliğine düşünmeden tekrarladığı şey, aslında çok daha derin bir olaydır ve mahalleyle sınırlandırılamaz. Oral’la yaşadığımız, belki çevreden kimsenin dikkatini çekmeyen bu kısa, “basit” olay, insanın temel davranışını güdülerini açıklayacak oranda derin ve kapsamlıdır.”

Sığınmacılar bir göçmen olarak hayatlarını çok zor sürdürmektedirler. İşte böyle bir ortamda doksanlı yılların başında hayata tamamen seçkinci bir çerçeveden ve acıyarak bakan Fatma Bursalı Londra’ya gelir. Göçmenlerin yaşamını her zamanki seçkinci bakışı ile küçümser. Onların pahalı tiyatroya gidemeyişlerini eleştirdiği gibi İstanbul’un yeni halini de seçkinci bir bakışla eleştirir: “Fatma, İstanbul’un İstanbul olmaktan çıktığından şikâyet ediyordu. İstanbul artık kocaman bir köy haline gelmişti. Taşralılar her yeri kaplamıştı. Görgüsüzlük dizboyuydu. Sıkmabaşlar çoğalmıştı. Kadınlara “bayan” diye hitap eden kaba saba erkeklerden geçilmiyordu ortalık. Eski, “gerçek” İstanbullulara yaşama alanı kalmamıştı. Fatma’yı dinledikçe, babamın sık sık anlattığı, “Nerede o eski enginarlar,” fıkrasını düşünüp kıs kıs gülüyor, içimden, “Sizi gidi asilzadeler sizi, ayrıcalıklarınızdan oldunuz, değil mi?” diyordum. Gerçi benimki de epeyce popülist bir tutumdu ama Fatma’nın burnu yukarılarda elitizmini ancak böylesi bir popülizmle dengeleyebiliyordum.”

Türkiye solunu irdelerken feminizm meselesini de tartışır. Feminizmin 1980’lerin başından itibaren tartışıldığını seksenlerin sonunda yükseldiğini doksanlı yıllardan itibaren bir durulma içine girdiğini belirtir. Sürgünde yaşayan sığınmacılar içinde de feminizm ve sol ilişkisi hararetli bir şekilde tartışılmaya devam etmektedir. Hem İngiltere hem Türkiye üzerinden feminizm konusu sohbet ortamlarında tartışılır.

Aydınlıkçıların Milliyetçiliği

Bir zamanlar IRA’nın yürüttüğü ulusal bağımsızlık mücadelesinin en hararetli taraftarı olan Doğu Perinçek ve partisi aynı zamanda PKK’nın da en hızlı savunucusu konumundadırlar. Bu yıllarda adı Sosyalist Parti olan İşçi Partisi, PKK’yı legal alanda temsil etmesinin karşılığında, Doğu bölgelerinde onun şemsiyesini talep etmektedir. Bundan dolayı PKK’nın muadili olarak gördükleri IRA’nın eylemlerini destekleyen Perinçek ve ekibi olayı ezilen ulus milliyetçiliği üzerinden yaklaştıklarını ifade eder bu yıllarda. Zileli’nin “yalakalık” olarak andığı bu durum bir süre sonra “azgın bir ezen Türk ulusu milliyetçiliğine” dönüşecektir. Tabii bu ani dönüşümün bir bedeli de vardır. İşçi Partisi bu dönüşüm sonunda epey taraftar kaybetmiştir: “İşçi Partisi’nin PKK destekçiliğini ciddiye alıp Kürt milliyetçiliğine yakın bir konuma gelen birçok üye ve taraftar, Doğu Perinçek’in esnekliğinden yoksun olduğu için, Türk milliyetçiliğine destek vermektense heyheyli günlerini yaşamakta ve yükselmeye devam etmekte olan Kürt milliyetçiliğine iltihak etmeyi daha mantıklı buldu.”

Doğu Perinçek 1994 yılının başlarında, taraftarlarına konuşma yapmak ve biraz da İngiliz sterlini devşirmek için aşağı yukarı her yıl geldiği Londra’ya gelir. Zileli bir anarşist olarak Perinçek’in geleceği toplantıya gidip orada Amargi ve Ateş Hırsızı dergilerini satmaya karar verir. Çoğunluğunu Pazarcıklı köylülerin oluşturduğu ve epey kalabalık olan toplantıyı anlattığı bölümler hem Doğu Perinçek hakkındaki kanaatlerini hem de anarşist olarak Perinçek’le diyalogunu görmek bakımından önemli. Doğu Perinçek ve yanındakiler gösteri toplumuna yaraşır bir tantanayla salona girer. Perinçek burada oldukça reformist bir konuşma yapar. Belediyeleri ele geçirerek halka hizmet edilmesini ardından da genel seçimlerde iktidara gelmeyi hedefleyen bu konuşmanın yapıldığı yıllarda Perinçek ve ekibi henüz bugünkü nasyonalist çizgisine oturmamıştır ancak bu yolda emin ve hızlı adımlarla ilerlemektedir. Nasynonal sosyalizme doğru esas kırılma 1995 yılında gerçekleşecektir. Tabii konuyla ilgili olarak Havariler’e yaptığı gönderme de önemli: “Aynı, rotanın yirmi yıl önce, 1975 yılında, partiyi Türk devletinin ve egemenlerinin yedek gücü haline getirecek ölçüde sağa doğru şiddetler kırılmasında olduğu gibi.”

Konuşma sırasında aklına birçok konu gelir ama konuşmak niyetinde değildir toplantıda Zileli. Fakat Perinçek’in konuşması ilerledikçe aldığı notlar Gün Zileli’nin ayranını kabartır. Konuşmadan sonra soru faslına geçildiğinde ilk el kaldıranlardan biri olarak sorularını sorar. Tabii hemen tanır onu Perinçek. Soruyu ön tarafa gelerek sormasını ister. Mikrofon önerisi ile öne giden Zileli’ye mikrofonu uzatan Perinçek samimi biçimde onu şap şap öper. Bu aşırı samimiyet Zileli’nin hoşuna gitmese de ters bir davranışta bulunmaz, ona ne kadar kızsa da eski bir arkadaş olarak hürmet gösterir. Sorusunda Perinçek’in konuşmasının reformcu yanlarını, parlamentarizmini eleştirir. Perinçek ise konuşmasında anarşistlerin ellerini kirletmemek için pratikten kaçındıklarını, göklerde dolaştıklarını, oysa devrim yapmak isteyenlerin ellerinin kirlenmesini göze alması gerektiğini, anarşistlerin dünyanın hiçbir yerinde pratiklerinin olmadığını ifade eder. Zileli ise ona cevap olarak 1936 İspanya Devrimi’ni örnek gösterir. Bu devrim sürecinde anarşistlerin bir yandan Franko’ya karşı savaştıklarını öte yandan da devrimi sürdüren kolektifleri hayata geçirdiklerinin altını çizer. Mikrofonu eline alan Perinçek ise eski hesaplar üzerinden bir konuşma yaparak onun Marksizm’i ve Leninizm’i terk edişini eleştiren ajitatif ve demagojik bir konuşma yapar. Zileli’nin kendini savunmaya çalışması da bir işe yaramaz.

Perinçek Gazi olayları konusunda yapmış olduğu açıklamalarla yeni konumunu iyiden iyiye pekiştirir. Amerikan’ın tertiplerine vurgu yaparak tek güvencenin parlamenter sistem ve Genelkurmay Başkanı Karadayı olduğunu açıklayarak, o zamana değin izlediğinin çok ötesinde bir devlet ve ordu işbirlikçisi çizgiye yerleşmiştir. 28 Şubat sürecinde ise bu tavan yapmıştır. Lakin bu 28 Şubat sürecinde Perinçek’in sergilemiş olduğu tavırlarla ilgili olarak herhangi bir değini yok anıların bu cildinde.

Oğuz Atay ve Sezai Karakoç

Sığınmacı Gün Zileli’ye annesinin yazdığı yazmış olduğu mektuplarda yer alan “Sizi Allaha emanet eder ikinizi de yanaklarınızdan çok çok öperim canım oğlum.” “Allaha emanet ederim” cümleleri dikkatimi çekti. Din söz konusu olduğunda oldukça çapaklı bir anlatımı var Zileli’nin. Sovyetlerin yıkılışı ve Çin kapitalizminin yükselişi sonrasında kendini rakipsiz gören dünya kapitalizmi karşısında, yükselişe geçen radikal İslam’ı reaksiyoner, anti-kapitalist hareketi devrimci olarak değerlendirmesi onlarca örnekten sadece biri. Üstelik radikal İslam’ı dünya hakim sisteminin bir parçası olarak değerlendirişi de dikkat çekmekte. O yüzden bu mektupları anma gereği duydum.

Yine 1933 doğumlu abisi ile Oğuz Atay arasında kurduğu bağ da oldukça dikkat çekici: “Turgay Ağabeyim, Türkiye tarihinde pek sözü edilmeyen, görünmez bir kuşağın mensubuydu: 1930’lular kuşağı. Oğuz Atay gibi birçok ünlü edebiyatçı 1930’lular kuşağındandır, bu kuşak edebiyata birçok isim kazandırmıştır. 1940’lılar kuşağı (yani şu ünlü ‘68’liler) sol siyaset alanında parlamışlarsa da edebiyatta o kadar parlak isimlere sahip olamamışlardır. Oğuz Atay da ağabeyim gibi 1933 doğumludur. Oğuz Atay’ın romanlarını okuduğum zaman ağabeyimin espri tarzını yakalarım. Evet, çok sözü edilmese de kesinlikle esprili ama o ölçüde de hüzünlü bir kuşaktı. Tüm hatırlanmayanlar gibi alaycı ve hüzünlü.”

Sefa Kaplan’ın İngiltere’ye iltica edişinin ardından onunla bir akşam tanışmaya gider Gün Zileli. Kaplan’ı sol orijinden gelen bir isim sandığı için hangi fraksiyondan geldiğini sorar. Tabii bu münasebetsiz bir soru olur. Çünkü Sefa Kaplan soldan değildir. Bunu anlatırken şu cümleyi kurar: “Sefa sol kesimden gelmiyormuş meğer, dinci şair Sezai Karakoç geleneğinden geliyormuş ve sağ kökenliymiş. Olabilir tabii, bu o kadar anormal bir şey değil ama Sefa nedense kökenini saklama gereği duydu ve “Birikim hareketinden” geldiğini söyledi bize. Bu da çok yanlış değildi.1980’li yıllarda entelektüel alanda önemli atılım yapmış dinci entelijansiyanın mensuplarından Sefa, aynı entelektüel çizgide ilerlemeye devam edince, doğal olarak kendini Birikim hareketi saflarında bulmuştu.”

Kızı Irmak Zileli’nin Aydınlıkçı olması anarşizm sapağında yaşadığı sansür uygulamasının ardından onu dağıtan sebeplerden biri olarak dikkat çeker. Kızının Aydınlıkçı oluşunu İşçi Partisi’nin nasyonal sosyalist çizgisi üzerine yazdığı yazıyı Birikim dergisine gönderdikten sonra öğrenmesi onu daha kötü etkiler.

Otobiyografi dizisinin son kitabı olan Sığınmacılar, bir yaşam anlatısının beşinci halkası. Aynı zamanda Türkiye’nin yakın dönem sol siyasal geçmişinde aktif bir yere sahip olan Zileli’nin Londra’daki Türkiyeli göçmenlerin yaşamına ama aynı zamanda onun girdiği sapakların hayal kırıklıklarının içeriden tanıklığı.

Gün Zileli, Sığınmacılar, İletişim Yayınları, 2011, 380 sayfa. 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim