1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Biden Ziyaretinden Ne Çıktı?
Biden Ziyaretinden Ne Çıktı?

Biden Ziyaretinden Ne Çıktı?

Al Jazeera’den Ayşe Karabat, Biden’ın Ankara ziyareti dolayımında Cerablus hattındaki gelişmeleri SETA’nın Washington Araştırma Direktörü Kılıç Buğra Kanat ile konuşmuş.

A+A-

SETA’nın Washington Araştırma Direktörü Kılıç Buğra Kanat’a göre, ABD Başkan Yardımcısı Biden’ın Ankara ziyaretinin en önemli sonucu YPG’ye verilen ve tehdit tonunu da içeren mesaj. Ziyaretin en başarısız boyutuysa, Gülen'in iadesinin hukuk meselesi olduğuna vurgu yapması. Kanat, "Mesele ulusal güvenlik ve ulusal çıkar olduğunda farklı standart uygulandığını Amerika’da herkes az çok bilir" diyor.

Al Jazeera’den Ayşe Karabat’ın röportajını okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Washington Araştırma Direktörü Kılıç Buğra Kanat’a göre, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, geç de kalmış Ankara gezisinin etkisini artırmak için çabaladı ama çok da başarılı olmadı.

Kanat’a göre, Biden’ın ziyaretinin en önemli sonucu YPG’ye verilen mesajın açıklığı, zira, mesaj yalnızca bir uyarı değil, tehdit tonu da taşıyor.

Biden, Ankara ziyaretinde Başbakan Binali Yıldırım ile yaptığı ortak açıklamada"YPG, nehrin doğusuna geri dönmelidir, aksi takdirde ABD tarafından desteklenmeyecektir,” demişti.

Kanat, Biden’ın Ankara ziyaretinin darbe girişiminden 40 gün sonra gerçekleşmesinin ziyaretin etkisini azalttığını vurguluyor. Üstelik ne yaralıları ziyaret etti, ne de Ömer Halisdemir gibi darbe girişiminde ölenlerin mezarlarını ziyaret etti.

Kanat’e göre ziyaretin en başarısız boyutu da  Fethullah Gülen’i iadesi konusunda hukuk vurgusu yapması. Kanat’a göre “hukuka giriş dersine ihtiyacı olmayan Türk kamuoyu" siyasi kararlılık ve sürecin hızlandırılacağı mesajı duymak istiyordu.

ABD’de başkanlık seçimlerine üç ay kaldığını hatırlatan Kanat’a göre, Biden ziyaretinden sonra ABD tutumunda belki bazı değişiklikler olabilir ama ilişkilerin rayına oturması, bir sonraki ABD yönetimine kaldı. Kanat’ın sorularımıza verdiği yazılı yanıtlar şöyle:

"Biden ziyaretinin etkisini arttırmak için çabaladı ama..."

Bu ziyaret Türkiye’nin ABD’ye olan kırgınlığını, şüphelerini  ne ölçüde değiştirdi?

Elbette bu tip üst düzey bir ziyaretin yapılması bekleniyordu. Başkan Yardımcısı seviyesinde yapılan bir ziyaret de önemli bir gelişme ikili ilişkiler için. Ancak bu gezi için darbeden sonra 40 gün beklemesi bu tip bir ziyaretin yapabileceği olumlu tesiri de ciddi bir şekilde azaltmış durumda. Bunun sanırım Biden da farkındaki bu durumdan dolayı birkaç kez özür diledi. Biden’ın konuşmasındaki yer yer apolitik ton biraz da aslında bu gezinin tesirini artırabilmeyi amaçlıyordu. Bunun tam olarak başarılabildiği ve Türk kamuoyu ile ABD arasındaki sorunun çözüldüğü sanıyorum söylenemez.

Bana göre bu kadar geç kalınmış bir gezinin kamu diplomasi kanalı daha güçlü olabilirdi. Yaralıları ziyaret ve Ömer Halisdemir gibi 15 Temmuz’da şehit düşenlerin aileleri ile bir görüşme bu etkiyi artırabilirdi. Müttefik bir ülke hakkında yayınlanan seyahat uyarıları elbette iyi bir hava oluşturmuyor.

Keza iade süreciyle ilgili yapılan uzun açıklama da aslında pek işe yaramışa benzemiyor. Bu ziyaret geciktikçe beklentiler artmıştı kamuoyunda. Kamuoyu beklediğini bulamadı. Bunlar elbette kamu diplomasi ve Türk kamuoyu ile ABD yönetimi arasındaki ilişkilerle ilgili. Ancak Biden’ın YPG’nin Fırat’ın Batı’sına geçmesi konusunda yaptığı açıklama ve uyarı önemli. Bunun yanında elbette mevcut atmosferin gölgesinde kalan Kıbrıs ile ilgili girişimler de önemliydi.

"YPG'ye uyarı tehdit tonu taşıyordu"

Bu ziyaretin en önemli sonucu nedir sizce?

Elbette^, ikili görüşmelerdeki detayları bilmiyoruz ama söylediğim gibi, YPG’ye verilen mesajın açıklığı oldukça önemliydi. Bu sadece bir uyarı değil, aynı zamanda tehdit tonu da taşıyordu. Bu pozisyon sürdürüldüğü takdirde ikili ilişkilerdeki en önemli sorunlarından biri olan YPG probleminin kuşatılması ya da kontrol altına alınması önemli bir gelişme olacak.

Şu noktaya da dikkat çekmek lazım: Obama yönetimi göreve geldiğinde Başkan ilk yurtdışı gezilerinden birini Türkiye’ye yapmış, oldukça da olumlu bir hava ve atmosfer yaratmıştı. Model ortaklık kavramı ikili ilişkilerdeki paradigmatik bir değişim olarak ortaya çıkmıştı. Obama yönetimi sona ererken de bu sefer Başkan Yardımcısı seviyesinde ziyaret edildi Türkiye. Tabii 2009’daki hava ile şimdiki hava arasında dağlar kadar fark var. Dolayısıyla, bu ziyaretin en önemli sonuçlarından biri de, ABD yönetiminin Türkiye gibi müttefik bir ülkede aynı yönetim sürecinde kamuoyu nezdinde ikili ilişkiler açısından geldiği durumu göstermesi oldu. ABD yönetimi “Bize niye tepkililer?” yerine, “Biz nerede hata yaptık?” sorusunu da sormalı sanırım kendine.

“Sizin en iyi dostunuz biziz' demek yetmiyor"

Biden’in konuşmasında dikkat çeken noktalardan biri de, ‘Sizin en iyi dostunuz biziz’ ifadesiydi. Belki de bu, Ankara ve Moskova ilişkilerinin yeniden kurulması, Türkiye’de son zamanlarda iyice artan Amerika karşıtlığına bir yanıttı. Amerika, Türkiye’nin tahammül sınırının ne olduğunu düşünüyor? Ankara’nın ikili ilişkilerdeki kötüleşmede neleri göze alabileceğini tahmin ediyor?

Öncelikle; ‘Sizin en iyi dostunuz biziz’ elbette kulağa hoş gelen bir açıklama. Ancak, bu noktada hem Türk kamuoyu, hem de dış politika yapıcılar retorikten fazlasını bekliyorlar. Kobani krizinden bu yana ikili ilişkilerde Türkiye YPG’ye askeri anlamda olan yardımı kesmesi için sürekli çağrıda bulundu ancak bu konuda bir ilerleme sağlanamadı. Keza, darbe girişimi sırasında yapılan ilk açıklamada istikrar ve süreklilik vurgusu yapılması ve demokrasiden bahsedilmemesi ve ikinci açıklama da darbe girişimine darbe girişimi denilmemesi karşılıklı güven ilişkisini oldukça ciddi bir şekilde etkiledi. Dahası, son günlerde ABD Adalet Bakanlığından isimsiz kaynakların Türkiye’den iade konusunda gelen dosyalarla ilgili yaptığı isimsiz açıklamalar bu gerilimi iyice derinleştiriyor. Bu açıklamalar ve sızıntılar Türk kamuoyunda bu süreci itibarsızlaştırma girişimi olarak algılanıyor. Dolayısıyla ‘en iyi dostunuz biziz’ sözü kamuoyunu çok tatmin etmedi.

İkincisi; bu Amerikan karşıtlığı vurgusu da tartışılması gereken bir husus. Dünyada Amerikan karşıtlığı tek tip olmuyor ve sebebini de tek değişkenle açıklamak mümkün değil. Türkiye’de Amerika’ya duyulan tepki ideolojik anti-Amerikanizmlerden farklı. Burada Amerika’nın değerleri ve kimliği ile değil, Amerika’nın yaptıklarını sorunlu bulan bir toplumun tepkisinden bahsediyoruz ki bu, düşünüldüğünde oldukça anlaşılır. Son aylarda Türkiye ile ilgili yazılıp çizilenler ki aralarında, “Türkiye’yi NATO’dan atalım”, “Türkiye güvenilir müttefik mi?” gibi  birçok sorunlu argümanın sıralandığı ve her birinde bir felaket senaryosunun sunulduğu makale ve yazıları saymıyoruz. Dediğim gibi, ABD’nin ne dediğine değil ne yaptığına yönelik bir tepki bu ve aslında bakarsanız Amerika’nın diğer müttefiklerinde de oldukça yaygın bir kanaat. Amerika artık eskisi gibi güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. ABD ile ittifak ilişkisi olan devletlerin tümünde bir kuşku ve bir şüphecilik var. Japonya’da da böyle, Suudi Arabistan’da da, Polonya’da da, İsrail’de de.

Üçüncü noktaya gelirsek; burada; “Türkiye ne yapabilir?” veya “Nereye kadar gider?” sorusu yerine, “Sonuçları ne olur?” diye sormamız lazım. Zira, iki ülke NATO üyesi ve iki ülke de şu an IŞİD ile mücadelede ortaklar. Cerablus operasyonlarıyla bu durum daha da ilerleyebilir. Ancak istikrarlı ikili ilişkiler ve ittifaklara baktığımız zaman iki ülke arasında ad hoc (belli bir amaca yönelmiş geçici ortaklık) bir ilişki yerine daha geniş çaplı bir anlayış bütünlüğü ve işler bir işbirliği ilişkisi gerekiyor. Sadece kurumsal bir bağlılık ve anlaşma bağı yerine iki ülkenin stratejik bir işbirliği  geliştirebilmesi gerekiyor. Bu da karşılıklı güven ilişkisi ile başarılabilen bir süreç. Amerika’nın şu noktada bu güvenilirlik meselesini tazelemesi lazım. Büyük güçlerin sorumlulukları gibi yarattığı güven bunalımları da büyük olabiliyor. Küba Füze Krizinden Kıbrıs’a, Körfez Savaşından Çuval olayına bayağı bir sıkıntı var. YPG’ye yardım, darbe girişimindeki tavır ve iade süreci bunu sadece derinleştiriyor.

"Ziyaretin en başarısız boyutu"

ABD’nin, ‘iade hukuk meselesi’ demesi hiç inandırıcı bulunmadı Türkiye’de. Sizce, Biden bu konuda Türkiye’yi ikna etti mi?

Biden gezisinin en başarısız boyutu buydu sanırım. Özellikle basın toplantısında Amerika’nın hukukun üstünlüğüne verdiği değeri uzun uzun anlatması ve ‘biz buyuz’ tarzı ifadeleri çok iyi bir hava yaratmadı. Mesele ulusal güvenlik ve ulusal çıkar olduğunda farklı standart uygulandığını Amerika’da herkes az çok biliyor. Türkiye kamuoyunun burada hukuka giriş dersine pek ihtiyacı yok. Burada duyulmak istenen, siyasi kararlılık ve sürecin hızlandırılması ve bu konuda bir şeyler söylemesi daha fazla olumlu bir hava yaratırdı.

ABD neden PYD’yi bu kadar destekliyor? Bir tek IŞİD ile mücadele değil herhalde?

Bu sorunun muhatabı elbette Amerikalı yetkililer. Bunu anlamakta herkes oldukça zorlanıyor. IŞID’e karşı mücadelede Suriye’deki bir azınlığın içindeki militan ve terörist bir grubun kullanılması oldukça garip bir denklem ortaya çıkardı. Diğer muhalif gruplara hiçbir zaman gösterilmeyen ilgi ve verilmeyen destek YPG’ye verildi. Sebep sorulduğunda her seferinde sahadaki tek savaşmak isteyen aktör olarak sunuldu. IŞİD ile başka bölgelerde mücadele eden muhaliflerden bu destek esirgendi. Bu durumun yarattığı demografik ve coğrafi sorunlar sümen altı edildi. Dahası, YPG’nin burada uyguladığı insan hakları ihlalleri ve Uluslararası Af Örgütü’ne  göre savaş suçu sayılabilecek faaliyetleri görmezden gelindi. Bu durum elbette, bölgedeki YPG ve PKK yanlılarında bir özgüven patlaması ve gittikçe daha radikal bir havanın oluşmasına sebep oldu. YPG’nin IŞİD ile mücadelesinin devlet kurmaya çalışan iki silahlı terör örgütünün toprak kazanma mücadelesi yerine neredeyse “YPG terörle mücadelenin yıldızı” olarak sunulmaya çalışıldı. Elbette bu durumun bir yerde sona ermesi gerekiyordu. Zira, Amerika’da bu durumun sürdürülür bir durum olmadığını biliyor.

“ABD YPG’yi terk etmez ama YPG’nin alanı daralacaktır”

ABD-PYD ilişkilerinde bir değişiklik olur mu, Cerablus operasyonundan sonra?

Burada PYD ile YPG’nin bir hayal kırıklığı yaşayacağı açık. Özellikle Biden’ın açıklamasından sonra bir nevi karizma krizi yaşayabilirler. PKK’ya yakın gruplar Kobani krizinden bu yana bu fırsatın kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğu fikrindeydi. Bölgesel aktörler ve beraber yaşayacakları gruplarla tüm ilişkilerini bir kenara bırakıp fırsatçılık yaptılar. Bölgede Türkiye’nin kendilerine açtığı krediyi oldukça kötü harcarken aynı zamanda diğer bölgesel aktör ve gruplarla da ilişkisini zedeledi. Bu noktada bundan sonra ABD’nin YPG’yi tamamen terk edeceğini düşünmüyorum ancak, Türkiye’nin içinde bulunduğu son operasyon sonrası alanlarında belirli bir daralma olacaktır. Bu daralma bu kadar mobilize olan silahlı bir terör örgütü için oldukça ciddi bir krizi de beraberinde getirebilir. Toprak genişlemenin tek strateji olduğu bir durumdan bahsediyoruz. Bu noktada daralmanın yaratacağı sıkıntı, iç çekişme ve sorunlar illa ki PYD ile Amerikan ilişkilerinde gerilimi beraberinde getirebilir.

Biden ziyaretinden sonra ABD’de bir tutum değişikliği olur mu sizce?

Öncelikle en azından YPG konusunda bir nüans görüyoruz ancak, Gülen meselesinde Biden'ın açıklamaları pek bir değişiklik sinyali vermedi. Ancak, burada iki ayrıntı var. Öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda bazı bilgiler paylaşacağını söyledi. Aynı zamanda da Adalet Bakanlığı nezdinde görüşmeler yapan ABD heyeti iki gün oldukça uzun bilgilendirmeler ve açıklamalar aldı. Tüm bunlardan sonra bir değişiklik beklemek sanıyorum yanlış olmaz. Ancak, bu yönetimin son üç ayı olduğunu da göz önünde bulundurmak lâzım, dolayısıyla ABD yönetimi bunu bir dahaki yönetime de bırakabilir. Bu kritik süreç de hiçbir adımın atılmaması durumu elbette ikili ilişkilerde biraz daha gerginliğe yol açacaktır. 

"İlişkilerin düzelmesi bir sonraki ABD yönetimine kaldı"

ABD 20 yıl sonrası için nasıl bir Ortadoğu hayal ediyor ve bu hayalinde Türkiye’yi nereye koyuyor da, Türkiye ile ilişkilerini bu kadar germeyi göze alıyor?

Obama yönetiminin tam bir Ortadoğu stratejisi olduğu söylenemezdi. Onun için bazı analistler Obama’nın Ortadoğu yerine orta sınıfı öne çıkaran bir anlayışa sahip olduğunu ifade etmişti. Daha sonraki bazı demeçlerinde Başkan Obama kendi hayalinde Şiiler ile Sünnilerin dengeli olacağı bir Ortadoğu görmek istediğini söylemişti. Bunun ne anlama geldiğini çok anlayamadık hiçbir zaman. Çok ciddi bir strateji yoktu ortada. Ortadoğu özelinde olmayan nükleer silahlardan arındırma gibi genel stratejiler Ortadoğu politikasında daha etkili oldu. Yeni yönetimin nasıl bir Ortadoğu’yu hayal edeceği sorusunu sormak için ise henüz erken. Ancak, Clinton’un başkan olması durumunda kendi dışişleri bakanlığı sırasında hayata geçirmeye çalıştığı Asya’ya yönelmenin etkili olacağını tahmin etmek zor değil. Daha ekonomi temelli bir dış politika görebiliriz. Kendi dışişleri bakanlığı sırasında bunun adına economic statecraft (ekonomiyi ön plana alan devlet idaresi) demişti Clinton. Ancak elbette bu Ortadoğu’dan tamamen kopma olmayacak. Eski Başkan Bill Clinton’un yönetimde aktif rol olması durumunda Ortadoğu Barış Süreci gibi kendi başkanlığı sırasında tamamlayamadığı bir dosyayı almak isteyeceği tahmin ediliyor. Elbette her yeni başkan kendini bir önceki başkandan farklılaştırmaya çalışır ve bu süreçte Clinton’dan da bazı konularda anti-Obama olmasını beklemek çok yanlış olmaz. Zaten kendi anılarında başta Suriye meselesi olmak üzere birkaç kilit konuda Obama ile arasına mesafe koymuştu. Bunu canlı olarak bu süreçte görebiliriz. Özellikle güven artırıcı adımlar ve müttefiklerle ilişkiler konusunda ileriye yönelik birkaç adım geleceği beklenebilir.

 

HABERE YORUM KAT

1 Yorum