1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Aylin Tekiner İle Atatürk Heykelleri Üzerine
Aylin Tekiner İle Atatürk Heykelleri Üzerine

Aylin Tekiner İle Atatürk Heykelleri Üzerine

Asım Öz, Özgün Duruş’un 61. sayısında Aylin Tekiner ile “Atatürk Heykelleri: Kült, Estetik, Siyaset Üzerine” bir söyleşi gerçekleştirdi.

A+A-

Türkiye'de heykel dendiği zaman, en azından "halk arasında",  esasen Atatürk heykeli anlaşılır. Atatürk heykelleri, ülkede heykel estetiğini belirleyen baskın unsur niteliğini taşıyor. Bu heykeller, aynı zamanda kamusal mekânlara nizam veriyor, kentin merkezini belirliyorlar.

Aylin Tekiner, titiz çalışmasında, öncelikle Atatürk heykelleri rejiminin politik bir tahlilini yapıyor. Kitaptaki diğer analiz düzlemini ise, Türkiye'deki Atatürk heykelleri envanterinin estetik açıdan ve görsel mesajlar açısından yorumlanması oluşturuyor. Sadece belli başlı "anıtsal" örnekler değil, pek bilinmeyen, kenarda köşede kalmış heykeller de bu gözle inceleniyor. Ayrıca,  defalarca yeniden üretilen kalıp-modeller olgusuna ve bunun gitgide büyüyen "piyasasına" dikkat çekiliyor. Kentsel peyzajın bir sabitine dönüşen ve heykel algısını bir kalıba sokan Atatürk heykelleri hakkında, geniş perspektiften, analitik bir inceleme yapan Aylin Tekiner'le çalışmasını konuştuk. (ASIM ÖZ)

İncelemenizin izleğini konuşmadan önce çalışma yapılmayan Atatürk anıtları hakkında bir çalışma yapma düşüncesini konuşalım. Böyle bir çalışma yapmak sizde hangi gelişmelerin sonucunda oluştu?

Ben bir heykeltıraşım. Lisansım ve yüksek lisansım heykel üzerine. Şimdi söyleyeceğim sözler bu bölümün insanlarını biraz kızdırabilir ama heykel bölümünün hocasından öğrencisine iki lafı bir araya getirip yazı yazanına ender rastlanır. Yaşama genel olarak soyutlamalar üzerinden yaklaşırlar, çünkü basit olanı basit bir dille anlatmayı sanatsal derinliklerine yediremezler. Dolayısıyla Türkiye'de heykel sanatı üzerine kafa yorarken Atatürk anıtlarını son derece ortalama bir yaklaşımla geçiştiriverirler.  Benim kitapta yapmaya çalıştığım ise aslında, Atatürk anıtlarına dair pek çok kişinin aklından geçen soruları biraz daha kapsamlı ve multidisipliner bir bakış açısıyla ele almaktı. Bu anıtları sadece sanatsal açıdan yermek ya da övmekle konunun kavranamayacağını bildiğim için şapkayı koyup düşündüm ve kavramsal düzeyin yanı sıra Cumhuriyet tarihine derin izler bırakan dinamiklerle anıtlar arasındaki ilişkiye odaklandım. Çünkü anıtlar ancak bir bütün içinde kavranabilir.

Araştırma sürecinde karşılaştığınız güçlükler oldu mu peki?

Çok fazla zorlandığımı söyleyemem. Bir takım aksilikler daha fazla uğraşmama neden oldu elbette ama bunu bir zorlanma olarak değerlendirmiyorum. Örneğin çoğaltma anıt üreten iki heykelci, çoğaltıp sattıkları Atatürk anıtlarının bilgisini vermek istemedikleri için tüm valiliklere Bilgilendirme Yasası kapsamında dilekçe yazmam gerekti. Türkiye'de en çok çoğaltılan üç anıtın fotoğrafını dilekçeye iliştirdim ve bu anıtların, kendilerine bağlı olan kaymakamlıklarda olup olmadığına dair bilgi talep ettim. Geri dönüşler üç ayı buldu ancak, heykeltıraşlardan alacağım bilginin sınırlılığını düşündüğümde buna değerdi.

Çalışmanızda sanatsal bir kaygı da söz konusu aynı zamanda. İncelemenizde  elde ettiğiniz "ham bulgu"ları, "estetik ölçüt ögeleriyle bir veriye  dönüştürme" sürecinden söz eder misiniz?

Dediğim gibi bir anıt ancak, bir bütün içerisinde kavranabilir.  Dolayısıyla anıtları, gerek imge gerek siyasi konjonktür gerekse de ideolojik ve estetik açıdan değerlendirmek gerekir. Biçim-içerik ilişkisini doğru çatabilmek için bu şarttır. İlk Atatürk anıtlarından günümüze uzanan anıtlar arasından altmışın üzerinde örnek seçtim. Bu örnekleri ortak bir zeminde tartışabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için bir estetik ölçüt geliştirdim. Bu ölçüt, temel tasarım kurallarından oluşuyordu. Öncelikle ele aldığım her bir anıtı betimledim. Sonrasında ritim, denge, parça-bütün ilişkisi, oran-orantı, anıtsallık gibi kıstaslara tabi tutarak değerlendirdim ve bunların ışığında biçim-içerik çözümlemesi yaptım. Anıtlarda saptanılan göstergelerin ait olduğu siyasi dönem için ne ifade ettikleri noktasında da çıkarımlar yapıldı. 

Heykel deyince Atatürk, Atatürk deyince heykel konumu heykel sanatını nasıl etkilemiştir/etkilemektedir?

Elbette ki olumsuz etkiler bırakmıştır ve zararı çok yönlüdür. Öncelikle toplumun heykel algısının güdük kalmasına neden olmuştur. Toplum, heykeli, -ilk dönem anıtlarını belli bir yetkinlikte görmekle beraber- kötü örneklerini her gün gördüğü figüratif Atatürk heykellerinden ibaret sayıp bu estetik dayatmaya mahkum bırakılmıştır. Figüratif örneklerde de başarılı örnek az olduğu için, insanlar, estetik niteliği, basit düzeyde tartışacak bir birikime dahi kavuşamamıştır. Diğer yandan, Türkiye'de bir heykel sanatçısının istihdam koşulları zordur ve istisnalar dışında ancak iki yolla bu alanda para kazanılabilir. Heykeltıraş ya anıt yapıp piyasada tutunacaktır ya da akademik ortamdan bir gelir elde edip kişisel heykel çalışmalarını yapacaktır. Bu iki çıkmaz içine hapsolan heykeltıraşlar, uzun yıllar sıkıntı yaşadılar. Yaşamlarını anıt üzerinden sağlayanlar çoğunlukla hiçbir yaratıcılık içermeyen tek tip anıt yaparak kendilerini köreltip sanatsal üretimi bıraktılar, akademilerde hocalık yapanlarsa Türkiye'deki anıt üretimine tanıklık ettiler ve hatta çoğu zaman da bu üretime dahil oldular. Sanat ortamlarında yapılan birkaç cılız ahkam yürütmenin dışında, elle tutulur tek bir itiraz ya da girişimde de bulunmadılar. Hal böyle olunca, her yere isteyen istediği anıtı yerleştirir oldu. Devlet bütçesinden anıtlara ayrılan bütçenin neredeyse tamamı hala, örneğin Atatürk anıtı olmayan mülki idare binalarının bahçelerine konmak üzere ayrılıyor. Bu kadar fazla Atatürk anıtı üreterek devlet kasasının olduğu kadar imgenin de içi ısrarla boşaltılıyor. Toplum bu kadar Atatürk anıtı görmeye alışıyor ancak işin ilginç tarafı heykel görmeye tahammül edemez hale geliyor. Resmi duruştaki katı, çatık kaşlı Atatürk imgesine aşina olan toplum, ya vandallığını kanun gereği Atatürk heykeline değil de soyut tasarımlara kusuyor ya da bir bürokratın ya da belediye başkanının müstehcen bulduğu bir heykeli peşinen yuhalayıveriyor. Yani toplumun heykelle olan ilişkisi böyle. Türkiye'de heykel sanatının tüm bunlardan etkilenmemesi mümkün değil ancak elbette su, yolunu yavaş yavaş buluyor. Çözüm, bu heykelleri topluma benimsetmeyi sağlayacak yönetim zihniyetlerinin oluşabilmesinde. Diğer yandan Türkiye'nin heykel sanatçılarının da artık özeleştirilerini derinlemesine yapmaları gerekiyor. Gelecek kuşakların, bu coğrafyanın her bir ögesini kabullenebilecek ve sindirebilecek bir demokrasi ortamında yapılan heykel çeşitliliğine doğmalarını umuyorum. Bu ülkenin ozanlarının, şair ve edebiyatçılarının, bilim insanlarının, kurucu önderlerinin yani tüm değerlerinin felsefesini topluma sunabilecek nitelikte ve doygunlukta heykellerle donatılsın bu ülkenin bir türlü yapılamayan meydanları.

Dünyada Atatürk anıtlarının üzerinden gelişen estetik gerçekliği karşılaştırabileceğimiz örnekler nelerdir?

Bu süreklilikte, bu sayıda ve estetik düzeyde yok.

La Repubblica gazetesinin haftalık magazin dergisinin 3 Eylül 2010 sayısında Marco Ansaldo, referandumda "evet çıkarsa Atatürk heykelleri  yıkılacak" biçiminde bir şeyler yazdı. Şunu merak ediyorum: Politik olarak Atatürk heykelleri üzerine ciddi bir tartışma yaşanmış mı Türkiye'de?

1951'de çıkarılan Atatürk'ü Koruma Kanunu aslında Türkiye'nin farklı yerlerinde bir anda kendini gösteren heykel tahribatları üzerine gündeme gelmiştir. Ticanilerin Atatürk büstlerini kırmaları, o günün TBMM'sinde yoğun tartışmalara ve tek parti dönemini kapatan Menderes hükümetine karşı CHP'nin çetin muhalefetine neden olmuştur. Demokrat Parti son derece siyasi bir kıvraklıkla Atatürk'e sahip çıkma misyonunu toplum nezdinde üzerine almıştır. Yani tüm bu tartışmalar, Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve anıtlara yapılan tecavüzlerle patlak vermiştir. Türkiye'de Atatürk anıtları zaten, hiçbir zaman estetik açıdan değerlendirilecek fırsatı bulamamıştır. Her daim, bir takım protestoların, ideolojik kodlamaların doğrudan aracı ve göstergesi olmuş, hatta kimilerince rejimin güvencesi, kimilerince de bir dayatma olarak değerlendirilmiştir.

Tek partili yıllarla çok partili yıllar arasında Atatürk anıtları bakımından esaslı farklılıklar var mı?

Çok partili dönemden itibaren anıtlarda yavaş yavaş bozulmalar başlamıştır ancak temel farklılaşma 1980 sonrasına denk gelir. Öncelikle yerleştirildikleri mekanlarda farklılıklar var. Diğer yandan, tek parti döneminde birkaç anıt çoğaltılmıştır ancak, bunu yine de 80'lerin çoğaltma anıt anlayışı gibi değerlendiremeyiz. Malzeme olarak da temel bir değişim var. 1980 dönemi, anıtları artık yeni bir malzemeyle üretmeye başlar. Polyester, ucuz maliyetli ve hızlı çoğaltılabilir bir malzeme olduğu için anıtlar genel olarak bu malzemeyle üretilmiştir. Temel bir başka fark da, Atatürk anıtlarının çok partili dönemden itibaren, Atatürk imgesine bağlı olarak çok daha fazla araçsallaştığıdır.

Ele aldığınız seksen sonrası süreçte Atatürk heykelleri siyasal-mekansal  dinamiklerin çevrelediği ortam içinde nasıl bir değişim geçirmiştir?

Tek parti döneminde anıtlar, toplumun deneyimleyebileceği park ve meydanlara ya da kentin ana aksına yerleştirilirken özellikle 1980'den itibaren devlet bahçelerinde yerlerini almaya başlar. Bu da doğrudan Atatürk kültü ile devlet kültü arasına sıkışan bir Atatürk figürünü adeta devletin demirbaş bir malzemesine dönüştürmüştür.

Darbe dönemlerinde üretilen Atatürk anıtları ile görece sivil iktidarlar döneminde üretilenleri karşılaştırmayı denediğimizde  genel hatları ile nasıl bir durum ortaya çıkmaktadır?

Pek bir fark yok aslında. Aynı modeller üretiliyor ve ister darbe döneminde ister sivil dönemde olsun kamusal alanda yerlerini alıyorlar. Söz konusu darbeler anıtlarda niteliği değil niceliği belirliyor aslında. Bir de kaidelere yazılan ifadeler darbenin yaklaşımını ve meşruiyet arayışını bir gösterge olarak sunuyor. Yani darbeciler Atatürk anıtı yaptırarak, sözlerini Atatürk'e dayandırma geleneğine devam ediyorlar.

28 Şubat sürecindeki araçsallaştırma sürecinde yaşanan tartışmaları 12 Eylül darbesiyle karşılaştırıldığında  iki darbenin araçsallaştırmadaki farklarına da nüfuz edilebilir mi?

12 Eylül korkunç bir kırılmadır ve bilindiği gibi 28 Şubat'ın nüveleri de o sürece dayanır. Türk Silahlı Kuvvetleri her iki süreçte de Atatürk imgesinin tartışılmasına neden olmuştur. 12 Eylül sürecinde bu araçsallaştırma doğrudan TSK tarafından yapılırken 28 Şubat'ta işin içine sivil insiyatifler de katılmıştır. Kanımca temel fark öncelikle burada aranmalı.

AKP'nin meşruiyet kaynağı olarak sivil Atatürk'e yaptığı vurguya değiniyorsunuz. Bu  bir anlamda bu partinin bu konularda DP çizgisinin aşkın özne olarak Atatürk imgesini sürdürdüğünün ve pekiştirdiğinin göstergesi olarak okunabilir mi?

Bu yaklaşım merkez sağın aslında bir geleneğe dönüştürdüğü pragmatizmle ilgili. Ama bundan da güçlü olan ana damar, Türkiye'de kendini siyasi arenada temsil edecek her türlü oluşumun kendine Atatürk'ü referans alma "alışkanlığı". Ancak konu Atatürk anıtları olunca, Demokrat Parti ile AKP'yi karşılaştırmanın doğru sonuçlar vereceğini düşünmüyorum.

Anıtlaşma çizgisinin farklılaştığını ifade ederken sürekliliklere de vurgu yapıyorsunuz. Bu süreklilikler hakkında  hangi tespitler yapılabilir?

İlk anıt deneyimimiz yabancı heykeltıraşların akademik estetik anlayışında yaptığı, benzetmeye dayalı Atatürk figürlerinden oluşuyordu. Birkaç istisna dışında bu biçim dili hala devam ettirilmeye çalışılıyor. Ancak beceriksiz ellerin altında bu yapı da zamanla bozulmuştur. Hala figüratif anıt yapmakta ısrarlı olan "anıtçılar" var, söyleyecek yeni bir sözleri yok. Ancak bu konu biraz çetrefilli ve aslında bu çıkmaz, doğrudan heykeltıraşın insiyatifinde değil. Bu sorun biraz önce de söylediğim gibi, anıt yaptırma zihniyeti ve pratiğindeki yozlaşma nedeniyle ucuz maliyetli haspelkader bir Atatürk anıtının yaptırılması ve bir devlet ikonu olarak işlev görecek şekilde kurumların önüne yerleştirilmesinden kaynaklanıyor. Düşük maliyetli çoğaltma figürler tercih edilir olduğu için heykeltıraşlar bu üretime zorlanıyor. Ama yine de bu kadar masum değiller. Bir diğer süreklilik de hala anıt denince ağırlıklı biçimde Atatürk'ün heykelinin yapılıyor olması.

Çalışmanızın anıt alanına ilişkin diğer bir katkısı, günümüze değin yapılmış olan Atatürk anıtlarının büyük bir bölümünün envanterinin çıkarılmasıdır. Bu envanterde öne çıkan nitelikler desek ilk olarak ne üzerinde durursunuz?

Türkiye'nin anıt envanterini çıkarırken bir hayli zorlandım açıkçası. Anıtların künyelerini çıkarabileceğim bir iki kitap vardı ve bunlar da sınırlı bilgiler sunuyordu. Anıtların yapıldığı döneme ait süreli yayınlara ve kitaplara başvurdum. Bu araştırma sırasında, anıtların künyelerinin tek parti döneminde çok daha hassas biçimde kayıt altına alındığını gözlemledim. Anıt açılışlarına geniş yer veren gazeteler de önemli bir kaynak teşkil ediyordu. Ancak özellikle 1980'den itibaren anıtların nereye, ne zaman ve kim tarafından yapıldığına dair bir bilgiye ulaşmak, çok daha zorlayıcı oldu. Basının, sayısı bu dönemden itibaren rekor seviyelere ulaşan anıtların künye bilgilerinden çok, açılışı yapan bürokratın rekor açılış haberlerine yer vermesi de önemli bir kaynağı bu anlamda etkisiz kılıyordu. Bu arşiv oluşturulurken Türkiye'de çok fazla çoğaltma kalıptan üretilmiş Atatürk anıtı olduğunu fark ettim ve bu anıtların nerelerde olduğunu bulabilmek için de dediğim gibi Bilgilendirme Yasası kapsamında, bu modellerin fotoğraflarını eke iliştirdiğim bir dilekçeyi tüm valiliklere gönderdim. Kim tarafından yapıldığını ve biçimsel özelliklerini zaten bildiğim bu çoğaltma anıtların nereye ve ne zaman yerleştirildiği bilgisine de gelen cevaplar ölçüsünde ulaştım. Yani şunu söyleyebilirim, ilk dönemlerde yapılan anıtlar, toplumca önemseniyordu ve basın da buna geniş yer veriyordu. Ancak özellikle 1980'in ardından öylesine bir değersizleştirme politikası güdüldü ki bunu da en belirgin biçimde yüzlerce çoğaltılan Atatürk anıtlarıyla başardılar.

"Öğrenciliğim sırasında piyasaya anıt üreten birkaç atölyede çıraklık yaptım. Bu, her açıdan önemli bir deneyimdi" diyorsunuz bir söyleşinizde. Defalarca yeniden üretilen kalıp-modeller olgusuna ve bunun gitgide büyüyen "piyasasına" dikkat çekiyorsunuz. Bu piyasa nasıl bir piyasa?

Denetimsiz, başına buyruk bir piyasa. Uzun yıllar Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nün başında duran bir bürokratın, Türkiye'deki anıt yaptırma pratiğini yozlaştırması ve bunun bir gelenek haline gelmesi sonucu son derece kötü bir mekanizma kuruldu. Her kurumun önüne bir Atatürk anıtı konması modasını, pazarı kendi mantığıyla kuran ve geliştiren bu bürokrata borçluyuz. 

Kitapta yazamadıklarınız veya yazıp da keşke yazmasaydım dediğiniz şeyler oldu mu?

Hayır olmadı.

(RÖPORTAJ: Asım Öz / Özgün Duruş)

HABERE YORUM KAT