1. YAZARLAR

  2. MURAT AYDOĞDU

  3. 23 Nisan Aforizmaları
MURAT AYDOĞDU

MURAT AYDOĞDU

Yazarın Tüm Yazıları >

23 Nisan Aforizmaları

A+A-

“Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…”

Sallamayın Ya Hu!...

22 Nisan 2014, Hereke Nuh Çimento İlk Öğretim Okulu bahçesinde hazırlık yapan çocukları izliyorum. Bir kısım öğrenci mevzuattan kaldırılmış nakaratı tekerrür ediyor. “Söz uçar yazı kalır” denir, bence yazı silinse de sözler hala bazı zihinlerden zor siliniyor.

Asya, Afrika, Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlarda birkaç düzine ülke gezdim. Öyle nezih topluluklar gördüm ki, Yaşadığımız coğrafyadaki Türk denilen kitle bunların yanında vasatın altında kalır.

Her ne kadar mevzuattan düşmüş olsa da bünyenin mikroplardan arınması zaman alıyor. Daha da kötüsü genetik kopyalama şeklinde bizim mahalleye sıçrayan bir hastalık. Müslüman olmayı kafalara çakma ve bundan üstünlük kurma hayalleri. Ne yazık boğazdan aşağıya inmemiş Müslim kelimesini isimlerin öneki haline getirmiş kesimlerin Baas muhipliğinden, Kutsal Devlet reflekslerine oradan Dünya’nın merkezine kendi mezhebini ve metodolojisini oturtmalarına ve mazlumların gözyaşlarına aldırmadan kendilerine Mehdeviyet/Armageddon dolu bir gelecek tasarımlarına kaptıran “Doğru ve Çalışkan” kadrolarla karşılaştık son zamanlarda.

Şu Türk denilen TC’de yaşayan kitleye düşmanlık etmemek için İnançlarım beni bir hayli frenliyor. Zira hiç bir topluluğa adil davranmanın ötesine gitmemeliyim. Ama tahlil yapamadan edemiyorum. Genlerinde sadece %7 Türk özelliği taşıyan bu topluluğa nazaran benim dominant bir Türk gen yapım var. Hani tam çözemediğim Mekadonya Üsküplü Babaannem ve Tatar olan dedemin annesinin haricinde bilinen tüm nesebi köklerim Türkmen/Yörük çıkıyor ki; kafama çakılıp duran Türk Ulus Kimliğini buna asla bağlamam. Şimdi “yaşadığımız şu reel Türk toplumu nedir?” derseniz, benim kanaatim dini formu Emevilik, siyasi formu Bizans entrikaları, kültürel form’u Şaman-Alevi, halk kültürü de kısmi Batıni tarikatlardan oluşan bir kitle. Çoğunluğunun asimile olmuş/Türkleşmiş kadim Anadolu toplulukları olmasına karşı kompleksif bir Türk olduğunu vurgulama hastalığı var. Hele de son dönem İttihatçı-Kemalist kadroların Üniterleştirme faaliyetleri altında ucube bir taabiyet/ulus ortaya çıkmış. Oysa o zengin kavmiyetler mozayiğinden, hatta dilindeki zengin karışmışlıktan sıyrılıp monoton Faşist bir kimlik ve uyduruk kaydırık bir dil oluşturulması bana korkunç itici geliyor. Yok, illa ki; ayrışma diyorsanız; bedevi özellik taşıyan şehir dışı Türkmen genlerim daha sempatik geliyor ama bunu cahili bir asabiyeye çevirmemem lazım. İster istemez konuştuğumuz dildeki zengin Farsça, Arapça, Rumca hatta Ermenice ve daha birçok kavmi kelimelerin ayıklanıp uyduruk-kaydırık Türkçeleştirilmesini; zenginlikten fakirliğe gidiş olarak algılıyorum. Hatta piyasanın ezici gücü karşısında Kapitalist global dünyanın fast-absürd kelimelerinin gençleri kuşatması bu ucube’nin tekamülünü(!) tamamlıyor.

Üniversite yıllarımdaydı. Türk-İslam sentezcisi bir gurupla tartışıyoruz;  Dillerin Allah’ın ayetleri olduğunu, Allah’ın insanları tanışmaları için farkı kavimlerde yarattığını ve aslını inkâr edenlerin bizden olmadıkları üzerinden kavimlerin varlığının inkar edilmemesi gerektiğini söylüyorlar. Sorunun inkâr değil, ötekileştirme olduğunu söylüyorum Ayetleri okuyuş biçiminde sorun olduğunu, ayrıştırıcı değil birleştirici okunulduğunda tanışıp kaynaşmanın esas olduğunu söylüyorum. Ekliyorum da; efdal olanın farklı kavimler arasındaki evlenmelerin olduğunu güzel bir adet/sünnet edinilmesinin faydalarından söz ediyorum. Hatta gücümüz yetse de; bütün dilleri karıştırıp ortak bir dile dönüşsek, zaten iletişim içerisinde dillerin birbirlerine birçok kelime transfer ettiğini ilave ediyorum. Filolojide okuyan Kürt bir arkadaşım itiraz ediyor; dilde asıl olanın kelimeler değil ,cümle kalıpları ve gramer olduğunu, bu durumda baskın olan kesimlerin ve özellikle dini metinlerin dili olan Arapçanın diğerlerini asimile edeceğinden söz ediyor.  Kısmen haklı bir çıkış. Asimilasyonun yanında Entegrasyonun daha iyi olduğundan söz ederek, ana dili farklı toplulukların bu dillerinin korunması gerektiği üzerinde hemfikir oluyoruz. Özellikle de belirteyim; şu an başka bir ülkede yaşamak durumunda olsam kültürel zenginliği sağlamanın ötresinde ille de çocuklarımın ve sonraki nesillerin bulundukları toplumun dilinden farklı olan Türkçeyi ana dilleri olarak katı bir formda yaşatmak için de fazla uğraşmam. Ana dil genetik değil bulunduğu, iletişime geçtiği çevrenin, topluluğun dili olmalı bence, soya dayalı olması cahili asabiye. Belirgin bir toplumsal yığılma olmadıkça o bölgenin hâkim dilinin zamanla ana dil olmasından pek te rahatsız olmam. Özellikle irrite edici şekilde ekleyeyim, daha az yaygın olan ama bulunduğum coğrafyada Kürtçe, Lazca ya da Gürcü’ce konuşuluyor olması bunu değiştirmez, O dilin O bölgede hâkim olması ve bunu benim aile ve nesep fertlerimi kuşatmasına da pek fazla aldırmam.

Şu Doğru ve Çalışkanım nakaratına dönelim.

Doğru ve çalışkanmışsın peh peh peh!; günümüzde 1920-40 arası Faşist rüzgarların Jakoben dayatmasından çok daha güçlü kapitalist tüketim dayatması insanları çok daha çalışkan kılmış. Çapulculuktan kalma çalmayı hatırlatan Çalışkanlık idealist bazı kadroları Kutsal Devlet,  Kutsal Millet nakaratı ile yerken kadrolara sinmiş elit Kemalistler çalma işinin kompedanı olmuş. Tabi yeni nesil tarihin diyalektik sürecinde bir sonraki nesline Kapitalizmin vahşi çalma metotlarını öğrenmiş. Tüketmek için ölesiye rekabet ve çalışma ortamına giren yatırımcı ve esnafımız, kendine modern Tüketim toplumunda nezih(!) yer kapmaya çalışan gençlerimizin kendilerini ölesiye harcadıkları/harcandıkları yaşlardaki yarış atı psikozlarını atlatmaları ile kapitalist toplumda yiyen içen ve atık oluşturan çarklara dönüşmesi çok daha çalışkanca bir durum (!) (mudur?)

Çalışkanlık denen yarış atı psikozunu iyice deşelemeden bırakalım bir kenara da şu doğruluk ne oluyor? Eğri büğrü kalaslardan yontularak dosdoğru monoton vatandaş şeklinde latalar ve onun gelişmemişi çıtalar üretip durdunuz. Doğruluk buysa alın başınıza çalın! ne de olsa tavan kirişlerinin dosdoğru olmasını siz istediniz. Erdem ve Fazilet denilen şeyi kast ediyorsanız; ondan azıcık nasibi olanlar sizden nefret ediyorlar bunu bilesiniz.

Çalışmak yerine dünya-ahiret verimliliği gerektiren bir İbadet anlayışını, doğruluk yerine de Erdem ve Fazilet şeklinde, bizim entellerimizin adam gibi bir jargon,  münevverlerimizin kelime haznesi oluşturmaları gerek diye düşünüyorum. Zaten işin aslının da bu olduğu Kur’an’a vakıf kişiler için malum değil mi?

“Patalojik Sirayet” başlığı ile bir hatırlatma yapmıştık, şu modern paradigmadan esinlenmiş ittihatçı zihinlerin nasıl bulaştığı hakkında.  Keşke haksız çıksaydık ta görmeseydik. Ölmek üzere olan Jakoben İttihatçılığın son çırpınışları ile ihtilal kotarmaya çalıştığı Gezi Zekâlıların her çeşit yelpazesinde rüyalarımızda görsek inanmayacağımız Kutsal İttifaklarını. Nurcu, İnkilapçı, Milli Görüşçü ve daha bilmem ne versiyonlu, bu vasıfların tam tersi bir anlayışa nasıl savrulduklarını.

Kitlesel çocuk istismarının yaşandığı bir günde küçük bir çocuğa soruyorlar “Evladım sen ne zaman doğdu?”  “19 Mayıs’ta doğdum” diye cevaplayan çocuğa “23 Nisanda olgunlaştın, 10 Kasımda da öldün mü yoksa?!” Diyesiniz geliyor. Hani bizim mahalleye “Her kim Elçiye ibadet ediyorsa O öldü ama her kim Allah’a ibadet ediyorsa O baki’dir” diyeceğiz ama bir sürü tevil karşılığı polemiğe girmeden soralım: Kutlu doğum adı altında Modern Hurafeler, Modern Bid’atler ve Sentezler konusunda biraz kafa yorsanız? Sentezciler neden hep Ümmet çapında zaafa sahipler?

Karamsar da olmayalım. Neticede bütün sapkınlıklar istisnadır, marjinal mikroplar şeklinde, fazla eko yapsalar da ana bünye kelimelerin ruhuna yakın şeyler hissediyor.

Kemalizm denen şey aslında Batılılaşmanın maymuncasından başka bir şey değil. Batı siyasal ve sosyal kelimelerini içselleştirmiş kesimlerin de bununla mücadelesi akim kalmaya matuf. Totaliter, Devletçi yönelmeler Maymunlaşma içeren bir taklidi içerirken, daha modern kavramlar Domuzlaşma temayüllü kapitalist tüketim güdüsüyle birlikte daha derinden etkiliyor. Diğer ideolojik kalıntılar da bunların haşarı ve üvey evlatlarından başka bir şey değil. Üniversitede Öğretim görevliliğine yeni başladığım yıllardı; Refahyol iktidara geldiğinde bazı kesimler kriz geçirmeye başlamışlardı. Böyle bir tip küçücük çocukların başörtüsü taktırılmasının çocuk istismarı olduğunu söylemişti.

“23 Nisan ne oluyor?” diye sorduğumda, “O devletin işidir” dedi.

“Çocukların vesayetinde aile mi üstün devlet mi?” üzerine uzun tartışmamız oldu. Nihayetinde; “Faşizm nedir?” diye sorduğumda ise kendisinin sosyalist ve çağdaş birisi olduğunu Faşizme karşı olduğunu söyledi.

Okulda Bazı Liberal ve Sosyalist arkadaşlar bu şahsa katılmadıklarını söylemişlerdi. Ama maalesef 28 Şubat Sürecinde hepsi birlikte oldu ve biz şamar oğlanına döndük. 

O gün şunu yazmıştım bir kenara;

“Türkiye’de Kemalist olmak namussuzluktur.

Kemalistlerden ayrışamayan Liberaller Liboştur, özgürlük anlayışları da. 

Kemalistlerden ayrışamayan Sosyalistler ne orağa ne de çekice sap olamazlar, devrimcilikleri de darbecilere sap olur o kadar.”

Sonradan bazı siyasiler bunları kullanarak alan açma çalışmasına girdiklerinde uzak durduk, nihayetinde bunlar birer birer tasfiye edilip ya da kendileri firar ettiklerinde (sanırım siyasi iktidarı yönlendiremediklerinden olsa gerek) Siyasilerin manevra yeteneklerini takdir etmedim değil.

Ama şunu bir kenara yazıp, parmağınıza bağlayın; “Münferit istisnalar hariç bu ülkede Liboş lar ve Sosoş’lardan bir halt olmaz.”

Hani üretilmiş modern kavramlar var ya!; Liberalizm özgürlüğü, Sosyalizm toplumsal dayanışmayı getirmiyor maalesef. İlla ki oluştukları fasit kültürün izlerini taşıyorlar.

Yani “Liberalim, Devrimciyim, Antibilmemneciyim” teraneleri de İttihatçılıktan kurtulamamış sentezci kavramlar üretmekten başka bir şey değil

Kelimeler içlerine yüklendikleri manalarla Kavramlaşırlar. Her ne kadar yeni kelimeler üretilse de, çoğunlukla bu kelimeler üzerine oturdukları kültürün manasını yüklenirler ve “Çalışkan ve Doğru Türk” kelimesi peşinde koşup duranlar cehenneme odun oldular. Oysa Kavramsallaştırılmış kadim ve evrensel kelimeler, özlerinde/ihtiva ettiği değerlerde ölümsüzdürler ve onların peşinde bedel ödemişler rızıklandırılmaya devam etmektedirler.

“Ümmetçiyim, Faziletliyim, İbadetimde Devam”

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum