Dr. Binoy Kampmark’ın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
İsrailliler şaşkınlıktan ağızları açık kalmış, yere düşmüş gibiydiler. Suudiler ise sevinçten havalara uçuyorlardı. Trump yönetimi ise her zamanki gibi tutarsız ve kararsız bir tavır sergiliyor. ABD ile Suudi Arabistan arasında sivil bir nükleer programın oluşturulmasına yönelik anlaşma, başlangıçta hayati bir gerçeğe bağlıydı: İsrail ile Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları aracılığıyla ilişkilerini normalleştirmesi. Ancak Başkan Donald Trump, koşullara ve şartlara karşıdır; istikrara kayıtsız, hatta düşmanca bir tutum sergiler. O, her şeyi göreceleştiren bir öz, zincirleri ve anlayışı ortadan kaldıran aşındırıcı bir asittir. Ona ve herhangi bir istikrar duygusuna güvenmek, kendi sorumluluğunuzdadır.
22 Temmuz’da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, ABD Enerji Bakanlığı tarafından “barışçıl nükleer işbirliği anlaşması” (Atom Enerjisi Yasası uyarınca 123 anlaşması olarak da bilinir) olarak tanımlanan belgeyi, ikili güvenlik önlemleri anlaşmasıyla birlikte imzaladılar. 123 Anlaşması, ABD şirketlerine Krallığın nükleer enerji programına erişim imkânı sağlamayı amaçlamaktadır; bu programın sözde “Suudi enerji ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı olurken, Amerikan sanayisine, işçilerine ve tedarik zincirlerine fayda sağlaması” hedeflenmektedir. Bunu, boş ve tutarsız sözler izledi: bu anlaşmaların “nükleer emniyet, güvenlik ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda yüksek standartları” koruduğu ve ABD’nin “sivil nükleer teknolojideki rekabet avantajının” güçlendirildiği iddiaları.
Bakan Wright ayrıca, “bu anlaşmaların, tam da burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde tasarlanan dünyanın en iyi nükleer teknolojisi ve bilim insanlarına dayanarak, nükleer güvenlik ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda en yüksek standartları koruduğu” konusunda güven verici bir tavır sergiledi.
Ne bakanlığın basın açıklaması ne de Bakan Wright, böyle bir anlaşmanın asıl ön koşulu olan Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden bahsetmedi. Riyad, normalleşme sürecine katılımın, İsrail’in Filistin devletinin kurulmasına yönelik net bir yol haritası taahhüdünü içermesini temel bir koşul olarak belirlemişti.
Suudi Arabistan Enerji Bakanlığı da bu düzenlemeye ilişkin herhangi bir engelden bahsetmedi ve anlaşmanın “enerji kaynaklarını çeşitlendirme, en son teknolojileri geliştirme ve iki dost ülkenin karşılıklı çıkarlarına hizmet edecek şekilde işbirliği ve yatırım fırsatlarını genişletme çabalarını” desteklediğini iddia etti.
Truth Social’da Trump, en azından başlangıçta koşulsuz bir anlaşma gibi görünen bu gelişmeye, hemen bir şart koşarak sert bir tepki gösterdi.
“Sivil Nükleer Anlaşma (Malzemenin zenginleştirilmesi olmayacak!) ki bu anlaşma yalnızca İran ve BAE’nin (ve diğerlerinin) hâlihazırda sahip olduğu gibi askeri olmayan kullanımlarla ilgilidir, onaylanacak, ancak tamamen Suudi Arabistan’ın son derece saygın ve başarılı İbrahim Anlaşmaları’na katılmasına bağlıdır.”
Başkan, ayrı bir açıklamada, anlaşmayı imzalamadan önce Wright ile anlaşmalar hakkında konuşmamış olsa da, “bunun her zaman bilindiğini, Chris’in de bildiğini ve Suudi Arabistan’ın da bildiğini” iddia etti.
Beyaz Saray basın sözcüsü Karoline Leavitt de, Suudi Arabistan’ın anlaşmalara katılmaması halinde “anlaşmanın geçersiz olacağı” noktasını yineledi. Bu konuda Suudilerle görüşmeler devam edecek.
Trump’ın açıklamaları İsrail’de olumlu yankı buldu. Ancak Suudi Arabistan’a bir uranyum zenginleştirme tesisi kurulmasına izin verilebileceği fikri, 2023 yılında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından zaten gündeme getirilmişti; ancak bu durum, savunma güçleri, Mossad istihbarat teşkilatı ve İsrail nükleer enerji ajansı mensupları arasında bir miktar endişe yaratmıştı. İsrail Başbakanı’na yakın olduğu anlaşılan isimsiz bir kaynağa dayanan Channel 13, İsrail’in “ABD’nin böyle bir süreci ne düzeyde izleyeceğini, ne ölçüde müdahil olacağını ve İsrail’in güvence politikasının ne olacağını bilmek ve buna göre net bir tutum belirlemek” isteyeceğini ortaya koydu.
Nasıl tanıtılırsa tanıtılsın, ABD-Suudi nükleer anlaşması, fisil malzeme üretimini de içeren bir nükleer silah yayılma tehdidi oluşturmaktadır. ABD merkezli Defense Priorities kuruluşunun Orta Doğu programı direktörü Rosemary Kelanic, bu olasılık karşısında tüyleri diken diken oluyor. “ABD daha önce hiç böyle bir şey yapmadı. Başka bir ülkenin kendi topraklarında zenginleştirme yapmasına hiç yardım etmedik.” Buradaki kusursuz mantık, kendi nükleer yakıtını üretmenin nükleer silah yapımı açısından “çok daha büyük bir risk” oluşturduğu yönündeydi. İsrail Bölgesel Dış Politika Enstitüsü Mitvim’in CEO’su Gil Murciano, “Bir kez kendi topraklarınızda bu maddeye sahip olduğunuzda,” diye ısrar ediyor, “geriye sadece zenginleştirme seviyesinin ne olacağı sorusu kalır.” Suudilerin elindeki kaynaklar göz önüne alındığında, bir “eşik ülke” haline gelmek çocuk oyuncağı olur.
Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan bu Körfez krallığının sivil nükleer endüstriye bu kadar hevesli olması da tuhaf görünüyor. Burada makul bir teori, nükleer enerjinin Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın “Vizyon 2030” ekonomik planı kapsamında karbon emisyonlarını azaltmaya, elektrik üretimi için Suudi Arabistan’ın petrol tüketimini düşürmeye ve petrolün büyük bir kısmının ihracata ayrılmasını sağlamaya hizmet edeceği yönündedir. Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan Hussain Abdul-Hussain ise daha az masum bir başka nedeni öne sürüyor: Bu tür bir endüstrinin, İran’ın kendi nükleer silahlarını geliştirmesi ihtimaline karşı bir önlem olarak konumlandırılacağı. Veliaht Prens’in 2018’de CBS News’e söylediği gibi, “şüphesiz İran bir nükleer bomba geliştirirse, biz de mümkün olduğu kadar uzun süre aynı yolu izleyeceğiz”.
Anlaşmanın şartları henüz tam olarak açıklanmadı. Trump’ın şu anki tutumuna rağmen, ABD’li şirketlerin Suudiler için bir uranyum zenginleştirme tesisi kurması halinde, daha sonra askeri bir programda kullanılabilecek yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum üretimine yönelik adımların azalacağı aşikârdır. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın da imzacısı olduğu Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın, zenginleştirme gibi çetrefilli bir konuyu ele almadığını belirtmek de önemlidir.
Dolayısıyla, bir Sünni devlet için iyi olan şey, diğerleri için de iyi olabilir. Yerli bir zenginleştirme tesisi, örneğin Mısır veya Türkiye gibi diğer ülkeler için de cazip hale gelmeye başlar. Ancak bunun gerçekleşmesi için henüz uzun bir yol var: Bu anlaşma, kâğıt üzerinde ve niyette kalarak son bulabilir ve Trump’ın yarıda kalan projelerinden biri haline gelebilir.
*Dr. Binoy Kampmark, Cambridge’deki Selwyn Koleji’nde Commonwealth bursiyeriydi. Şu anda RMIT Üniversitesi’nde ders vermektedir.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.