
Vatikan’ın kolonyal hafızası
Halim Gençoğlu, Katolik Kilisesi’nin yüzyıllar boyunca sadece dinî bir otorite değil, aynı zamanda Avrupa merkezli üstünlük anlayışının ve sömürgeci yayılmacılığın nasıl ana meşruiyet kaynağı hâline geldiğini tarihsel belgeler ışığında mercek altına aldı.
Vatikan’ın Kolonyal Hafızası: Afrikalılar ve Müslümanlar Üzerine Tarihsel Tartışmalar
Doç. Dr. Halim Gençoğlu / Fokus+
“Bana Muhammed’in getirdiği yeni şeyi gösterin; orada yalnızca kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksınız.” (Papa XVI. Benedict)
Genel anlamda Katolik Kilisesi, tarih boyunca yalnızca bir dinî otorite olarak değil, aynı zamanda Avrupa siyasal düşüncesinin, kültürel kimlik inşasının ve sömürgeci yayılmacılığın şekillenmesinde belirleyici rol oynamıştır. Özellikle Orta Çağ’dan itibaren Papalık makamının siyasî meşruiyet üretme kapasitesi, Avrupa monarşileriyle kurduğu yakın ilişkiler sayesinde yalnızca teolojik alanı değil, aynı zamanda askerî, ekonomik ve kültürel süreçleri de doğrudan etkileyen bir nitelik kazanmıştır. Bu nedenle Vatikan’ın farklı etnik topluluklara ve dinî kimliklere yönelik tarihsel yaklaşımını yalnızca inanç eksenli bir mesele olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Hatta aksine bu yaklaşımın, Avrupa merkezci üstünlük anlayışıyla, sömürgecilik ideolojisiyle ve medeniyet kavramının Batılı yorumuyla yakından ilişkili olduğu görülmektedir.
Katolik dünyasının tarihsel söylemlerinde Afrikalılar çoğu zaman medenileştirilmesi gereken ilkel topluluklar, Müslümanlar teolojik ve askerî tehdit, Türkler ise Avrupa-Hristiyan medeniyetinin karşısındaki barbar güç olarak temsil edilmiştir. Bu temsil biçimleri yalnızca dinî polemik düzeyinde kalmamış, köle ticaretinin meşrulaştırılmasından Haçlı Seferleri’nin kutsanmasına, Osmanlı karşıtı propaganda faaliyetlerinden sömürgeci yayılmanın ideolojik temelinin oluşturulmasına kadar çok geniş bir alanda etkili olmuştur.
Émile Signol, Haçlıların Kudüs'ü Ele Geçirişi, 15 Temmuz 1099
Vatikan tarihindeki dışlayıcı ve ayrımcı söylemleri üç ana eksende incelemek gerekir. İlk olarak Afrikalılara yönelik kölelik merkezli yaklaşım ve sömürgecilikle kurulan ilişki, ikincisi Müslümanlara karşı geliştirilen sistematik düşmanlık söylemi ve üçüncü olarak ise Osmanlı İmparatorluğu üzerinden şekillenen medeniyet tehdidi anlayışıdır. Hakikaten, Katolik Kilisesi’nin tarihsel olarak yalnızca dinî bir kurum gibi hareket etmediği, aynı zamanda Avrupa’nın siyasal üstünlük anlayışını destekleyen ideolojik bir aygıt işlevi de gördüğü bilinmektedir.
Papalık belgeleri ve köle ticaretinin dinsel meşruiyeti
On beşinci yüzyıl, Avrupa sömürgeciliğinin kurumsallaşmaya başladığı ve Atlantik merkezli ticaret ağlarının genişlediği bir dönem olarak dikkat çekmektedir. Bu süreçte Papalık makamı, özellikle Portekiz ve İspanya gibi Katolik monarşilere sağladığı dinî destek aracılığıyla sömürgeci yayılmanın ideolojik altyapısının oluşmasında etkin rol oynamıştır. Papa V. Nicholas tarafından yayımlanan Dum Diversas (1452) ve Romanus Pontifex (1455) adlı papalık fermanları, yalnızca siyasî belgeler değil, ayrıca Avrupa’nın Hristiyan olmayan toplumlar üzerindeki tahakkümünü dinî açıdan meşrulaştıran metinler olarak değerlendirilmelidir.
Söz konusu belgelerde putperest, kafir veya Hristiyan olmayan toplulukların boyunduruk altına alınmasının meşru görülmesi, Afrikalı halkların köleleştirilmesine doğrudan ideolojik zemin hazırlamıştır. Böylece siyah Afrikalılar, yalnızca ekonomik sömürünün nesnesi hâline getirilmemiş, aynı zamanda insanlık hiyerarşisinde aşağı konumda değerlendirilen topluluklar olarak görülmüştür. Bu durum, Avrupa merkezli ırksal düşüncenin erken biçimlerinden biri olarak yorumlanabilir.
Katolik teolojisinin teorik düzlemde tüm insanların Tanrı önünde eşit olduğunu savunmasına rağmen uygulamada Kilise’nin sömürgeci güçlerle iş birliği yapması, dinî idealler ile siyasi çıkarlar arasındaki çelişkiyi açık biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim Atlantik köle ticaretinin genişlediği dönemde Papalık makamının sistematik bir karşı duruş geliştirmemesi, hatta zaman zaman bu süreci destekleyen bir tutum sergilemesi, modern dönemde Vatikan’a yöneltilen eleştirilerin temel nedenlerinden biri olmuştur. Çok daha yakın zamanda, 1948’de apartheid resmî devlet politikası hâline geldiğinde, Güney Afrika’daki Hristiyan kurumlarının büyük kısmı zaten beyaz egemen düzenin içinde faaliyet gösteriyordu. Beyazların siyahlarla evlenmemesi için 1980’lere kadar devam eden yasada kilisenin büyük rolü olmuştu.
Medenileştirme misyonu ve siyahi kimliğin aşağılanması
Batı’nın Afrika Talanı adlı kitabımızda ayrıntılarıyla ortaya koyduğum üzere sadece Hristiyan dünyası değil, Avrupa üniversitelerinde okutulan Hegel ya da Weber gibi ırkçı filozoflar da Afrika hakkında hastalıklı görüşlere sahiptiler. Yirminci yüzyılın sonlarına kadar bu görüşlerin en büyük destekçisi yine Vatikan idi.
Katolik misyonerlik faaliyetleri, özellikle Afrika kıtasında çoğu zaman medeniyet götürme söylemiyle birlikte yürütülmüştür. Avrupa merkezci düşünce yapısı içerisinde Afrikalı toplumlar, kendi kültürel sistemleri ve medeniyet gelenekleri olan bağımsız topluluklar olarak değil; Hristiyanlaştırılması ve Avrupalı normlara göre dönüştürülmesi gereken geri kalmış halklar şeklinde değerlendirilmiştir.
Bu yaklaşımın en dikkat çekici yönlerinden biri, dinî dönüşüm ile kültürel asimilasyonun birbirinden ayrılmaz biçimde ele alınmış olmasıdır. Bir başka ifadeyle Afrikalıların yalnızca Hristiyan olması yeterli görülmemiş, aynı zamanda Avrupalı yaşam tarzını benimsemeleri de beklenmiştir. Böylece misyonerlik faaliyetleri dinî olmaktan çok kültürel tahakküm mekanizmasına dönüşmüştür.
Eski Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe
Özellikle Belçika Kongosu örneğinde görüldüğü üzere misyoner okulları ve kilise yapıları, sömürge yönetimlerinin yerel halk üzerindeki kontrolünü güçlendiren araçlar hâline gelmiştir. Yerel dillerin, geleneklerin ve inanç sistemlerinin aşağılanması Avrupalı beyaz kimliğin üstün medeniyet olarak sunulması, modern anlamda ırkçı düşüncenin dinsel bir çerçevede yeniden üretilmesine katkıda bulunmuştur. Bu minvalde Eski Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe, kendisi de Hristiyan olduğu hâlde Vatikan’a ve Batı kilise kurumlarına doğrudan saldıran açıklamalarında özellikle şunu savunuyordu:
“Kilise, sömürgeciliğin bir aracı olarak kullanıldı.”
Mugabe özellikle beyaz misyoner yapıları ve Batılı din kurumlarını, Afrika üzerindeki siyasi-etnik etkiden dolayı eleştirdi. Sadece Papa’ya hakaret eden bir cümlesiyle değil, genel anti-kolonyal söylemleriyle de bilinmekte.
Eski Uganda Cumhurbaşkanı Idi Amin ise çok daha sert ve kaotik açıklamalar yapıyordu. 1970’lerde Uganda’daki Hristiyan kurumlarla çatışan, Batılı kiliseleri emperyalist ajanlar diyerek suçlayan Amin’in Papa ve Vatikan çizgisine yönelik tavrı da düşmancaydı. Ona atfedilen en bilinen çıkışlardan biri şu çizgideydi:
“Avrupalı din adamları Afrika’ya Tanrı’dan çok siyaset getirdiler.”
Ayrıca haklı olarak Uganda’daki kilise liderlerini Batı’yla iş birliği yapmakla suçlamıştı. Özellikle Anglikan Psikoposu Janani Luwum ile yaşadığı kriz dünya çapında büyük skandal olmuştu. Luwum kısa süre sonra öldürüldü ve bu ölüm nedeniyle Amin rejimi suçlandı.
Papa II. Urban, Haçlı Seferleri çağrısında bulunurken, temsili
Haçlı seferleri ve kutsal savaş doktrini
Katolik Kilisesi’nin Müslümanlara yönelik tarihsel yaklaşımının en belirgin örneklerinden biri Haçlı Seferleri sürecidir. Papa II. Urban’ın 1095 yılında Clermont Konsili’nde yaptığı konuşma, yalnızca askerî bir çağrı değil, aynı zamanda Hristiyan dünyasının kolektif kimliğini Müslüman düşman üzerinden yeniden inşa eden ideolojik bir manifestodur.
Bu süreçte Müslümanlar, Avrupa’daki dinî söylemlerde yalnızca farklı bir inancın mensupları olarak değil, Tanrı’nın düşmanları, kutsal toprakların işgalcileri ve medeniyet karşıtı güçler şeklinde tasvir edilmiştir. Böylece dinî farklılık, ahlaki ve kültürel aşağılamayla birleşmiş, İslam dünyası sistematik biçimde şeytanileştirilmiştir.
Haçlı Seferleri boyunca gerçekleştirilen katliamlar, yağmalar ve zorla dönüştürme faaliyetleri, dinî savaş anlayışının nasıl bir şiddet üretme kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Özellikle Kudüs’ün işgali sırasında yaşanan kitlesel öldürmeler, kutsal savaş retoriğinin insanlık dışı uygulamaları meşrulaştırabildiğini ortaya koymaktadır.
Kolonizasyon döneminde Vatikan, Afrika’nın askerî sömürgeleştiricisi değildi fakat Avrupa kolonyal düzeninin kültürel ve epistemolojik ayağında önemli rol oynadı. Bu nedenle dekolonizasyon perspektifinden bakıldığında, Afrika’ya yönelik daha açık bir tarihsel muhasebe ve ahlaki sorumluluk taşıdığı yönündeki eleştiriler ciddi akademik temellere sahiptir.
Burada özür talebi yalnızca politik değil, hafıza ve insanlık meselesi olarak görülmektedir. Zira dekolonizasyon düşüncesi, Afrikalıların yalnızca topraklarını değil, tarih anlatılarını ve zihinsel öz güvenlerini de geri almayı temel alır.
Endülüs’ün düşüşünde Müslümanların tasfiyesi
1492’de Granada Emirliği’nin yıkılmasıyla birlikte İber Yarımadası’ndaki Müslüman varlığı büyük ölçüde sona ermiş, Katolik monarşiler ile Kilise iş birliği içerisinde yoğun bir asimilasyon politikası yürütülmüştür. Camilerin kiliseye çevrilmesi, Arapçanın yasaklanması ve Moriskoların zorla Hristiyanlaştırılması, dinsel dışlayıcılığın etnik tasfiye boyutuna ulaştığını göstermektedir. Bu süreçte gerçek Hristiyanlık anlayışı ile saf Avrupa kimliği düşüncesi iç içe geçmiş, Müslüman kökenli topluluklar yalnızca inanç açısından değil, aynı zamanda etnik ve kültürel bakımdan da tehdit olarak görülmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki ilerleyişi, Katolik dünyasında yalnızca askerî bir tehdit olarak algılanmamış, Hristiyan medeniyetinin varlığına yönelik tarihsel bir meydan okuma şeklinde yorumlanmıştır. Bu nedenle Papalık söyleminde Türkler çoğu zaman barbar, şeytani ve medeniyet düşmanı sıfatlarıyla tanımlanmıştır.
1453’te İstanbul’un fethi sonrasında Avrupa’da oluşan psikolojik kırılma, Türk karşıtı propagandanın yoğunlaşmasına neden olmuş, Papalık makamı Osmanlı’ya karşı yeni Haçlı ittifakları oluşturma çabasına girişmiştir. Avrupa sanatında ve edebiyatında Türk figürünün çoğu zaman vahşi, acımasız ve barbar biçimde tasvir edilmesi, bu propagandanın kültürel boyutunu göstermektedir.
Francesco Brizio, Papa V. Pius ve İnebahtı Savaşı
Özellikle 1571’deki İnebahtı Deniz Savaşı’nın ardından Papa V. Pius’un Osmanlı yenilgisini Tanrı’nın Hristiyan dünyasına lütfu olarak değerlendirmesi, Türk karşıtlığının dinî bir zafer söylemi üzerinden nasıl kutsallaştırıldığını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, Avrupa kimliğinin, uzun süre Türk tehdidine karşı savunulan Hristiyan medeniyeti anlayışıyla şekillendiğini göstermektedir.
Modern Avrupa siyasal düşüncesinde dahi zaman zaman görülen Avrupa’nın savunulması retoriğinin tarihsel kökenleri büyük ölçüde bu dönemde oluşmuştur.
Sonuç
Vatikan’ın tarihsel politikaları incelendiğinde, Katolik Kilisesi’nin yalnızca ruhani bir otorite olarak hareket etmediği fakat ayrıca Avrupa merkezli üstünlük anlayışının ideolojik taşıyıcısı olduğu görülmektedir. Afrikalılara yönelik kölelik politikaları, Müslümanlara karşı geliştirilen Haçlı zihniyeti ve Türklere yönelik sistematik düşmanlık söylemi, Kilise’nin tarih boyunca öteki toplulukları dışlayan bir yaklaşım geliştirdiğini ortaya koymaktadır.
Her ne kadar modern dönemde özellikle II. Vatikan Konsili sonrasında daha uzlaştırıcı ve diyalog temelli bir dil benimsenmiş olsa da tarihsel belgeler, Katolik dünyasının uzun yüzyıllar boyunca Avrupa-Hristiyan üstünlüğü fikriyle hareket ettiğini açık biçimde göstermektedir. Dolayısıyla Vatikan tarihinin eleştirel biçimde incelenmesi, yalnızca din tarihini anlamak açısından değil, modern Avrupa kimliğinin nasıl şekillendiğini kavrayabilmek açısından da büyük önem taşımaktadır.
*
Kaynakça
§Edward Said, Orientalism, Vintage Books, 1978.
§Edward Said, Culture and Imperialism, Vintage Books, 1993.
§Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes, Schocken Books, 1984.
§Halim Gençoğlu, Batı’nın Afrika Talanı, Kronik, 2025.
§Christopher Tyerman, God’s War: A New History of the Crusades, Harvard University Press, 2006.
§David I. Kertzer, The Popes Against the Jews, Knopf, 2001.
§Robert C. Davis, Christian Slaves, Muslim Masters, Palgrave Macmillan, 2003.
§Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003.
§Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, University of Chicago Press, 1977.
§Dum Diversas (1452), Romanus Pontifex (1455), Papalık belgeleri.
§Albert Hourani, A History of the Arab Peoples, Harvard University Press, 1991.





HABERE YORUM KAT