Lubna Masarwa’nın MEE’de yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
“Gazze’den ayrılırken yanıma hiçbir şey almama izin verilmedi,” diyor Ömer bana.
“Sadece tişörtün ve pantolonunla çıkmana izin veriliyordu. Aksi takdirde sana bir hediye getirmek isterdim: Gazze’den ahşaptan yapılmış bir ev kutsaması – evlerimizi onurlandırmak için girişine koyduğumuz bir şey.
“Biliyorsun, ev benim için çok önemli, özellikle de doğup büyüdüğüm evimiz bombalandıktan sonra.
“O yüzden bunun yerine sana Dublin’den geleneksel bir İrlanda ev hediyesi getirdim. Bunun da bir anlamı var,” diyor ve hediyeyi bana uzatıyor.
Ömer ve Selim ile Londra’daki King’s Cross’ta buluşuyorum. İkisi de Gazze’deki savaştan sağ kurtuldu ve Gazze’den ayrılmayı başardı; biri Dublin’e, diğeri Londra’ya gitti.
Yürürken “Özgürlük güzeldir” diyorum.
Ama üçümüzün üzerinde de aynı bulut asılı duruyor. Bu, normal görünen, ancak üçümüzün de geride bıraktığımız cehennemi de “normal” hale getirmiş bir dünyaya duyulan şaşkınlıktır.
Ömer, Dublin havaalanına vardığında, etrafına bakınıp duruyordu; acaba biri onu dövecek mi, yoksa tutuklayacak mı diye merak ediyordu.
Havaalanlarını sevmez.
Pasaportları saklamak
“Havaalanında sırada beklerken pasaportumu saklarım. Bu bir mülteci pasaportu ve diğerlerinden farklı bir renge sahip.
“Onu gördükleri anda yüzleri değişiyor. Ve sana farklı davranıyorlar. Sanki soluduğun havanın bedelini ödüyorlarmış gibi.”
Bu duyguyu iyi bilirim. Ben Gurion Havalimanı’ndan uçarken, pasaportuma bakıp B sınıfı vatandaş olduğumu fark edene kadar her şey yolunda gitti.
Selim pasaportunu son ana kadar sakladı.
Berlin’den Londra’ya uçarken, Alman sınır görevlisi sürekli yeni belgeler talep etti.
“Bana yüksek sesle bağırdı ve herkesin önünde şöyle dedi: ‘Sen İngiliz vatandaşı değilsin’,” diye hatırlıyor Selim.
“Hiçbir zaman İngiliz vatandaşı olmak istemedim. Gazze’deki hayatımı seviyordum. Anne babamı, cuma günleri yapılan toplantıları ve arkadaşlarımı özlüyorum. Kendi dilimi konuşmayı, sahile gitmeyi ve arkadaşlarımla vakit geçirmeyi özlüyorum.
“İngiltere’den hiç para almadım. Çalışıyorum ve vergilerimi ödüyorum. Tek istediğim, İngiltere’nin soykırıma fon sağlamayı kesmesi, böylece evime dönebilirim.”
Filistin’den Haberler
Ömer ve Selim bana Filistin’den haberleri soruyorlar.
Londra’ya gitmeden bir hafta önce, Ramallah’tan Kudüs’e giden yolda dört saat boyunca mahsur kalmıştım. Normal şartlarda bu yolculuk 20 dakika sürer.
O gün, Müslümanların bayramı olan Kurban’ın ikinci günüydü ve birçok aile akrabalarını ziyaret etmek için yola çıkmıştı.
Yine de ordu, önceden haber vermeden kapıyı kapatmaya karar verdi ve yüzlerce araba bütün akşam boyunca ne ileri ne de geri gidebilecek durumda mahsur kaldı.
Anneler arabalarını bırakıp yaya olarak yola çıkmaya karar verdiler; araçların arasından geçerek bayram kıyafetleri giymiş çocuklarını yakındaki köylere götürdüler.
Bazıları belki de hastaneye gitmekte olan, farklı yaşlardaki çaresiz sürücüler saatlerce mahsur kaldılar; bu arada kimse onlara yolculuğun ne kadar süreceğini söylemedi.
Şu anda Batı Şeria’daki şehir ve kasabalarda, köy ve kasaba çıkışlarında kayıtlı yaklaşık 1.000 bariyer bulunuyor; bu bariyerler, üç milyondan fazla Filistinli için günlük yaşamı imkânsız hale getiren gettolar yaratıyor.
Ordu, kapıları keyfine göre kapatıp açıyor. Filistinliler ise bu durumla başa çıkmak ve alternatif yollar bulmak zorunda kalıyor.
Londra’da etrafıma bakınıyorum. Neredeyse İsrail bayrakları, sokaklarda silahlı gruplar, savaşı kazanmaya dair sloganlar görmeyi bekliyorum: “Allah’ın yardımıyla kazanacağız.”
Bu sabah, aldığım binlerce haber güncellemesi ve mesajın arasında, iki ile beş yaşları arasındaki üç çocuğun fotoğrafına rastladım. Gece çadırlarında uyurken öldürüldükten sonra kendi kanlarına bulanmışlardı.
Ateşkesin ilan edilmesinden bu yana kimse Gazze’den bahsetmiyor. Oysa İsrail, gece gündüz demeden bombalamaya ve sivilleri öldürmeye devam ediyor.
Başka bir aile, başka bir haber, yaz tatillerini planlamakla meşgul olan insanlar arasında yaz mevsiminin karmaşasında kaybolup gidiyor.
Gece baskınları
Batı Şeria’da, Tell köyünde beş çocuk annesi genç bir kadınla konuşuyorum.
Bu köy, dört Filistinli ile bir İsrail ordusu subayı ve bir yerleşim yeri güvenlik görevlisinin öldürülmesiyle sonuçlanan bir yerleşimci baskını sonrasında manşetlere taşınmıştı.
Olaydan bu yana Naheel’in ailesi ve beş çocuğu evden hiç çıkmıyor. Bahçeye bile çıkmadıklarını söylüyor.
Hepsi tek bir odada oturuyor, bütün gece uyanık kalıyor ve sabah uykuya dalıyorlar.
“Geceler, yerleşimcilerin ve ordunun baskın yaptığı zamanlardır ve uyanık kalmalıyız,” diyor bana.
Gece baskınlarının nerede gerçekleştiği konusunda WhatsApp üzerinden birbirlerini bilgilendiriyorlar. Hepsi, kendilerini koruyacak kimsenin olmadığını biliyor.
“Beş yaşındaki oğluna ne söylüyorsun?” diye soruyorum ona.
"Beş yaşındaki oğluma gerçeği söylüyorum. Gerçeği ondan saklamıyorum. Tam olarak anlayamadığı bir şey varsa, daha basit bir şekilde açıklıyorum. Ona, yerleşimcilerin bölgeye geldiğini ve insanlara saldırabileceklerini söylüyorum.
"Neden insanları dövdüklerini veya saldırdıklarını sorduğunda, anlayabileceği basit bir hikâyeyle açıklamaya çalışıyorum. Onun gerçeklikten kopmasını istemiyorum, çünkü kendini böyle bir olayın ortasında bulabilir ve bu durum onu psikolojik olarak daha da fazla etkileyebilir. Neler olduğunu, az da olsa anlarsa, duygusal olarak daha kolay atlatacağına inanıyorum.
“Çocuklarım daha önce bir ordu baskını ve babalarının tutuklanmasını yaşamışlardı. İki yıl sonra babaları serbest bırakıldığında, çocuklar ona bakıp şöyle dediler: ‘Baba, kendinde gibi görünmüyorsun.’”
Ömer, Selim ve ben, çocuklarıyla birlikte oturmuş, kanal kenarındaki halka açık ekranda bir film izleyen ailelere bakıyoruz. Diğer çocuklar ise su fıskiyelerinde oynuyorlar.
Üçümüz ayakta durup bu manzarayı, neredeyse şaşkınlıkla izliyoruz.
Ömer sonra bana şöyle diyor: “Dublin’e ilk taşındığımda, giysilerimin arasında anneme ait bir çorap buldum; belki de yanlışlıkla valizime girmişti.
“Ama sonra bir yıl boyunca o çorap olmadan uyuyamadım. Onu yastığımın altına koydum.
“Bazen bu çorabı elimde tutarak ağlayan küçük bir çocuk gibiydim,” diyor. “Annemi ve Gazze’deki hayatımı özlüyorum.”
* Lubna Masarwa, Kudüs’te görev yapan bir gazeteci ve Middle East Eye’ın Filistin ve İsrail büro şefidir.
