1. HABERLER

  2. HABER

  3. MAVİ MARMARA

  4. Türkiye-İsrail İlişkilerini Batıran Gemi: Mavi Marmara
Türkiye-İsrail İlişkilerini Batıran Gemi: Mavi Marmara

Türkiye-İsrail İlişkilerini Batıran Gemi: Mavi Marmara

“Aslında Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmaya başlaması, 31 Mayıs 2010'da Mavi Marmara hadisesinden önce gelir. Yine de ikili ilişkilerin ciddiyetini ortaya koyması açısından böyle bir olayın örneğine rastlanmamıştır.”

28 Mayıs 2020 Perşembe 16:24A+A-

HAKSÖZ-HABER

Türkiye-İsrail ilişkilerine dair İsrail’i meşru bir otorite olarak tanımayan Türkiyeli Müslümanların yaklaşımı açık: Halihazırda en alt düzeyde diplomatik ilişkilerin tamamen bitirilmesi. Ancak bu, gelişmeleri yakından takip etmemiz gerekliliğini ortadan kaldırmıyor. Mesela son günlerde Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarının çıkarılmasında işbirliği yapılarak bu konuda karşılıklı adımlar atılabileceği konuşuluyor. İsrail daha yakın zamanda “Batı Şeria’yı ilhak planı” açıklamışken bu nasıl olacak merak ediyoruz.

Bu bağlamda Tel Aviv Üniversitesi'ne bağlı bir araştırma enstitüsü ve düşünce kuruluşu olan INSS’in internet sitesinde yayınlanan ve Mavi Marmara hadisesinin Türkiye-İsrail ilişkilerindeki rolünü ele alan makaleyi Mavi Marmara’nın 10. yıl dönümünde işgalci İsrail tarafından Mavi Marmara olayına ve Türkiye-İsrail ilişkilerine nasıl bakıldığına dair fikir vermesi için ilginize sunuyoruz.

Türkiye-İsrail İlişkilerini Batıran Gemi: Mavi Marmara Hadisesinden Sonraki 10 Yıl

Gallia Lindenstrauss and Remi Daniel/Çeviri: Abdulfettah İsmail Şenbaş

31 Mayıs 2010'daki Mavi Marmara hadisesinden önce kötüye giden Türkiye-İsrail ilişkileri, beklenmedik bir şekilde meydana gelen bu olayla önemli ölçüde kopma aşamasına geldi. Şüphesiz bu ülkeler arasındaki zayıf ilişkiler ve son iki yıldaki üst düzey diplomatik ilişkilerdeki noksanlık, yalnızca bu olayın sonuçları üzerinden değerlendirilemez. Yine de, filodaki en büyük gemi olan Mavi Marmara'ya el konulmasının sonuçları, Ankara ve Kudüs’ün[i] birbirlerine itimat etmemelerinin en önemli sebebi olarak öne çıkıyor. Son haftalarda, başta Türk basınında olmak üzere ilişkileri düzeltme girişimleriyle ilgili makaleler yayınlandı. Hangi zemine dayandırıldığı belli olmayan ve zan ifade eden bu yazılar şöyle dursun, İsrail’in Batı Şeria'nın bazı bölgelerini ilhak etmeye yönelik adımı söz konusu olursa, Ankara’nın sert bir şekilde tepki vermesi muhtemeldir. Türkiye ile ilişkileri düzeltme çabalarının getirileri bu itibarla kısa ömürlü olacak ve önemsenmeye değmeyecektir.

Aslında Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmaya başlaması, 31 Mayıs 2010'da Mavi Marmara hadisesinden önce gelir. Yine de ikili ilişkilerin ciddiyetini ortaya koyması açısından böyle bir olayın örneğine rastlanmamıştır. 2009'da Davos'ta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile İsrail'in o zamanki Cumhurbaşkanı Şimon Peres arasında kamuoyu önünde gerçekleşen “One Minute” olayı olacaklara dair alametler taşıyorken, Mavi Marmara hadisesinin ise ciddi sonuçları olmuştur. Gazze’ye giden filoyu durdurma girişimi esnasında “yapılmış olması muhtemel hatalar” nedeniyle 2013’ün Mart’ında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun Erdoğan’dan özür dilemesi; hadisede hayatını kaybedenlerin ailelerine 20 milyon dolar kaynak aktarımını içeren ve Haziran 2016’da imzalanan ilişkilerin normalleştirilmesi anlaşması ve insani yardım taşıyan Türk gemilerinin Aşdod Limanı'ndan Gazze'ye ulaşmasına rağmen iki yıl boyunca ülkeler arasında üst düzey hiçbir diplomatik ilişki gerçekleşmedi. Böyle olunca, ilişkileri onarma girişimlerinin olumlu etkisi de uzun sürmedi.

Son on yılda İsrail ve Türkiye, şiddet ihtiva eden tali ve eksta durumlardan kaçındılar. Ancak geçmişe bakıldığında, Mavi Marmara hadisesi kendine özgü bir önemi ve özelliği olmayan yerel bir olay olarak da yorumlanamazdı. 2010 yılından bu yana taraflar arasındaki şüphe, güvensizlik düzeyi arttı. Hatta bu durum şimdilerde Cumhurbaşkanı olan Erdoğan ve Netanyahu arasında kişisel husumeti de beraberinde getirdi. Bu karşılıklı husumet, her iki ülkede de parti saflarına kadar ulaştı. Gelişen ve iyileşen ilişkilere karşı çıkanları iki parlamentonun muhalif sıralarında görmek de mümkün. Mamafih, ülkeler arasındaki karşılıklı ticaret, (2018'de yaklaşık 5 milyar dolar) her iki tarafta da ilişkilerin sürdürülmesini önemseyen tarafların olduğunu hatırlatan, ayrıca kısıtlayıcı bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Hava ulaşımı da bu dönem boyunca devam etti (Tel Aviv-İstanbul hattında sadece Türk havayolu şirketleri uçuş yapmış olmasına rağmen) ve ülkeler arasındaki yolcu trafiği, son zamanlarda korona salgınının neden olduğu kriz nedeniyle durduruldu.

Mavi Marmara hadisesi, Türk-İsrail ilişkilerini olumsuz etkileyen Arap-İsrail/Filistin-İsrail anlaşmazlığıyla bağlantılı bir dizi olaydan bir tanesiydi. Yıllar içinde görüldü ki, İsrail'in Filistinlilerle ilişkilerindeki olumlu gelişmeler ile Türk-İsrail ilişkilerindeki iyileşme arasında belirgin bir korelasyon var. Mavi Marmara hadisesi süreç içinde, Türkiye ve özellikle Erdoğan’ın kendisini, Filistin davasının sesi olarak addetmesine ve Filistinliler arasındaki radikal unsurlarla işbirliği yapmaktan çekinmemesine yol açtı. Türkiye-İsrail ilişkilerinin kötüleşmeye başlamasının ardından birkaç yıl içerisinde bozulan Türkiye-Mısır ilişkileri, Ankara'nın Gazze Şeridi'ne erişimini zora soktu. Ancak Türkiye ile Hamas arasındaki yakın ilişkiler devam etti. Türkiye'nin Filistin yönetimi ile ilişkileri de oldukça sıkıydı. ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması ve İsrail ile Gazze Şeridi arasında gerçekleştirilen Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterilerine yönelik İsrail saldırısı; Türkiye'nin Mayıs 2018'de büyükelçisini çağırmasına ve -uluslararası diplomasi geleneğinin aksine- İsrail'in Türkiye büyükelçisine -istişarelerde bulunmak üzere- İsrail'e dönmesini salık veren haber göndermesine doğrudan yol açan sebeplerdi.

Mavi Marmara hadisesi, Türkiye'nin iç politikası açısından birçok açıdan önemliydi. Öncelikle, Erdoğan'ın saldırgan tutumu ve İsrail ile ciddi bir krize davetiye çıkarmaya matuf hevesliliği, dış politika alanında üstlendiği genişlemiş yetkisini yansıtıyordu. Bu durum özellikle 90'lı yıllarda İsrail ile daha sıcak ikili ilişkilerin ana unsuru olan hatta bu tutumunu muhafazakar ve İslamcı unsurların iktidarda olduğu hükümetlere de dayatan Türk Ordusu’na göre böyleydi. İkinci olarak, vaiz olan Fethullah Gülen’in, Mavi Marmara filosunu organize edenleri suçlaması ve kınaması, kendisi ile Erdoğan arasındaki yoğunlaşan ihtilafın habercilerinden biri olarak kabul ediliyor. (Temmuz 2016'da Türkiye'de Gülen'in, başarısız darbe girişiminin arkasındaki isimlerden biri olduğu suçlamasına konu olan mücadele veya anlaşmazlık)

Mavi Marmara hadisesi, Türk kamuoyunda İsrail'e yönelik saldırılarda başat aktörlerden biriydi ve bu durum hâlâ devam ediyor. Türk medya organları sık sık İsrail'in meşruiyetini sorgulayan bir takım çevrelerden sadır olan içerikleri yayınlamaktadır. Ankara’nın desteğinden yararlanan bazı sivil toplum örgütleri ise ülkeler arasında nefreti körüklemede önemli bir rol oynamaya devam ediyorlar. Nitekim, Gazze'ye giden filonun arkasındaki İHH, hâlâ faaliyette ve Mavi Marmara hadisesi, İsrail karşıtı söylemde merkezi bir rol oynuyor. Bu hadisenin tekrarı 2011'de adeta geniş kitleleri çeken bir filmin başlangıcı ve birçok kitabın konusu olma işlevini gördü. Ayrıca Türk medyasında sıklıkla dile getirildi. Yine her sene Mavi Marmara’da öldürülenlerin anısına İsrail karşıtı gösteriler düzenleniyor. Bu gösterilere katılanların sayısı örneğin, Kudüs adına yapılan gösterilere kıyasla son yıllarda azaldı, ancak bu sefer de İHH 2020'yi “Mavi Marmara Yılı” ilan etti. Mavi Marmara hadisesi diğer yandan Doğu Akdeniz’in İsrail için artık daha önemli olduğunu ve olası askeri bir saldırı için hiç olmadığı kadar elverişli bir arenaya dönüşme sürecini yansıtmaktadır. Kıbrıs ve Yunanistan bu hadiseyi, artan Türk saldırganlığının bir göstergesi olarak gördü. Bu durum, Kıbrıs ve Yunanistan’ın artık bölgede yakınlığa ilgi gösteren İsrail ile daha sıcak ilişkiler kurmasına yol açtı. Burada önemli iki noktadan bahsedilebilir: Kıbrıs ve Yunanistan’ın Türkiye ile artan gerilimi ve İsrail’in Gazze’ye ek filoları önleme arzusu. Doğal gaz keşifleri ve Kıbrıs sorununun çözümündeki düğüm, temelde Doğu Akdeniz'de iki rakip blok meydana getirdi. Birinci grup; Yunanistan, Kıbrıs, Mısır, İsrail ve Libya'daki General Halife Haftar liderliğindeki milislerden oluşuyor. İkincisi ise Fayiz es-Serrac liderliğindeki Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ve Türkiye. Bununla birlikte, korona salgını ve petrol fiyatlarındaki düşüş, -Türkiye'nin mani olmaya çalıştığı- Doğu-Akdeniz boru hattı inşasının gerçekleştirilmesine bir engel teşkil ettiğine göre -Libya iç savaşı tırmanıyor olsa da- Doğu Akdeniz'de gerginliği hafifletmek için bazı fırsatlar olabilir. Diğer bir yandan, mezkur blokların her ikisinin de kendi çıkarlarını korumak için kararlılıkla yollarına devam ettiğini de görmek mümkün.

Son haftalarda başta Türk basınında, -Türkiye ile İsrail arasındaki buzların eritilmesi girişimlerine müteâllik- aralarında deniz sınırı belirleme anlaşmasıyla ilgili müzakerelere ilişkin bazı makaleler yer alıyor. İsrail'in pandemi kapsamında Türkiye’den tıbbi ekipman alması; İsrail hava yolu şirketi El Al'ın -10 yıl içinde ilk kez gerçekleşen- Türkiye uçuşuna ve Türkiye'den İsrail’e kargo uçuşlarına başlamasına Ankara’nın izin vermesi gibi gelişmeler ilişkilerin düzeldiğine dair alametleri gösteriyor. Yine de bu müspet göstergelere rağmen, deniz sınırlarını ortadan kaldırmak için yapılan müzakereler raporu, Ankara'daki İsrail büyükelçiliği tarafından reddedildi. Buradan hareketle, Ankara'dan gelen olumlu işaretlerin anlamının aşırı abartılı olduğu bir kez daha görüldü. Ne var ki, bu tür haber niteliği taşıyan makalelerin yayınlanması, -bazı hususlarda Türkiye’nin uluslararası arenada devletlerle olan ilişkilerinde mevcut sorunlarına ve bu alana dair yükümlülüklerine bir yanıt olarak- Türkiye'nin daha dengeli bir dış politikaya dönme arzusu hakkında sorular ortaya koymaktadır. Buna karşılık, eğer niyet sadece İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan arasındaki ilişkilere çomak sokmaksa, bu İsrail için, ilişkiler bağlamında attığı taşın ürküttüğü kurbağaya değmemesi anlamına gelir. Ayrıca Erdoğan’ın sözcüsü, Netanyahu’nun Batı Şeria’ya hakimiyet kurma niyetiyle ilgili ifadelerini "uluslararası hukuka aykırı işgal politikasının bir uzantısı" olarak nitelendirmişti. Bu nedenle, İsrail'in Batı Şeria'nın bazı bölgelerini ilhak etmesine yönelik herhangi bir hamlenin, ülkeler arasında ilişkileri geliştirmeye dair her türlü girişimi, kısa ömürlü ve önemsiz bir hale getireceği açık bir gerçek.

 

[i] Kudüs, İsrailli bu düşünce kuruluşuna göre İsrail’in başkenti olabilir ancak biz İsrail’i meşru bir devlet olarak tanımadığımız gibi başkentinin Kudüs olduğunu da reddediyoruz. (Çev)

*

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) Tel Aviv Üniversitesi'ne bağlı bir araştırma enstitüsü ve düşünce kuruluşudur. Askeri ve stratejik ilişkiler, siber savaş,terörizm ve düşük yoğunluklu çatışma, Orta Doğu’da askeri denge gibi ulusal güvenlik konuları ile ilgilenmektedir. Eski İsrail Savunma Güçleri (IDF) Askeri İstihbarat Şefi General Amos Yadlin başkanlığında, dünya çapında kitaplar, akademik makaleler ve haber dosyaları yayınlamaktadır. INSS, yıllık Savunma Amaçlı Siber İstihbarat Güvenliği konferansı gibi stratejiye dair çeşitli alanlarında seminerler ve konferanslar düzenlemektedir. Buna ek olarak, INSS Askeri ve Stratejik İlişkiler de dahil olmak üzere hakemli dergiler yayınlamaktadır.

 

HABERE YORUM KAT

1 Yorum